26 Haziran 2017 Pazartesi

Çocuk Beslenmesi Hakkında Devrim Yaratmayacak Yazı


Çocuk 'beslemek' sorunsalı, yüzyılların konusu. Oturup burada farklı ve tüm kuralları değiştirecek açıklamalar yapacak değilim. Ancak istikrarlı olduğum yerlerin, en azından benim imkanlarımda ve evdeki çocuk modelinde işe yaradığını sabahın şu kör saatinde anlatasım geldiyse, bıraqın da anlatayım!

Ne zamandır kursağımda duruyor çocuk beslenmesi mevzusu. Çünkü bu konuda yaşadığım yerde öyle yalnızım, öyle takımsızım ki- Türkan Şoray'ın palyaço kostümündeki ağladığı o sahnedeki gibi, sürünüyorum anasınko satanko. Bayramın gelmesiyle, her yerde ulaşılabilir halde olan tüm boyalı şekerlerden, ardından ig'de gördüğüm 'AVM'lerde şekerci istemiyoruz' kampanyasından sonra, bi omuz- yalnızlığımı paylaşmak isteği duydum.

Öncelikle ben aşırı şeker aktivisti bir anne değilim. Öyleleri de var, acaip bayılıyorum. Çoğunuzun tanıdığı, benimse çok yakın zamanda keşfettiğim Devletşah var. Kendisi aslında ünlü blogger, youtuber ve TV programcısı olarak da bilinen, çok yönlü- iç açıcı bir kimse. Ancak herkes gider Mersin'e, ben giderim tersine bi insan olduğumdan, ben onu eşi Barış Özcan'ın videolarını izlerken tesadüfen keşfettim. Şekeri oğullarının hayatından olduğu gibi uzak tutmayı başarmış, bir aile onlar. Hatta, Sufi'nin doğum günlerinde, kocaman bir karpuz(!) pasta hazırlayarak, partiye davetli tüm şekersever junior kitlenin ilgisini 12'den vuran olaylara giriyorlar. Sufi doğum gününde yiyeceği karpuz pastayı günler önceden iple çekiyor, hayaliyle yaşıyor. Yediği içiyle dışıyla 'karpuz'... Karpuzlu bir şeyler değil. Karpuz dilimli, aromalı, kokulu vs değil. Normal hani 'daha karpuz kesecektik' karpuzu. Tarifi şu linkte var.

Kavun ve karpuzdan pasta

Benim şekerle ilişkim, bu seviyede değil. Tümden kesmedim. Ev çocuğuna yedirdiğim abur cuburlar var. Bunlar bir grup sağlıklı atıştırmalıklar; işlenmemiş kuru yemişler, meyveler, kuru meyveler, ev yapımı dondurma, smoothie'ler, nadiren de şekersiz hamur işleri vs.

Bir diğer grupta da gayet sağlıksız ancak 'olabilir' dediğim atıştırmalıklar; çubuk kraker, çok minimal düzeyde hazır dondurma, peti bör bisküvi, bitter ya da bitteri yoğun çikolata, hazır lor kurabiyesi,  işlenmiş kuru yemiş, evde pişen şekerli hamurlular.
En seksi abur cubur


Görüldüğü gibi oğluma radikal bir sınır çizdiğim yok; ancak ortamların parmakla gösterilen annesi (dedikodu anlamında) çocuklarına cips alıp parka götüreni değil, gelen cips teklifini reddeden olarak bizzat ben oluyorum. Şeker bayramında, ikram edilen şekeri kabul etmediğim zaman üzerime yapışan bakışlar filan oluyor. Sosyalleştiğimiz yerlerde, hazır meyve suları yerine sadece 'su' ikram edilmesini isteyince, bir uzaylı görseler ilgi daha az olurdu, garanti.

'Sizin çocuk cips yer mi' dendiğine ben..


Jelibon, şeker, cips, baharatlı krakerler, kremalı bisküviler, şekerli içecekler, meyveli sütler, şerbetli tatlılar gibi yapış yapış 'şeyleri' yemesini engelliyorum. Bunda hiçbir zaman tereddütte kalmadım, her zaman nettim. Sebebi de 'sağlıklı' beslenme değil, kötü alışkanlık oluşturmamak, şimdiden bir damak tadı inşa etmekti. Şuan kendisi 'biz şeker yemeyiz' gibi sloganlarla boy gösteriyor, ancak izin versem o da rengarenk yapış yapış dünyasında aklını yitirir, eminim. Fakat bu zamanla değişecek. Bir gün artık damak tadında bir 'şekerli limiti' oluşacak. Mesela çok tatlı şeyler, ona ağır gelecek. Ya da fikir olarak yanlış bulacak, tercih etmeyecek. Bu bilince ağır ve zor yollardan kavuşacak.


Ben bu bakış açısını kendi totomdan uydurdum. Kimse bilimsel bir yan aramasın. Bu bir inanç. Ancak elbette bu konudaki kıvrak olmayan, net tavrımla ilgili karşıma 'destekçilerden' ziyade, muhalifler çıktı dersem, aybolmaz değil mi kimseye?

  • Nasılsa ilkokulda alışacak.
  • Bir gün senin haberin olmadan harçlığıyla alacak.
  • Sen ne yaparsan boş, zamane çocukları böyle.
  • Ben korudum da ne oldu, bak kola bile içiyor.

Katılmıyorum. Evet belki arkadaş ortamının gazına gelir. Üç beş defa o da alır. Ama devamı gelmez. Bilincine büstü yapıldı çünkü ; 'Biz şeker sevmiyoruz'. Hadi en kötü senaryo olsun, yetişkin bir erkek olduğunda, ekmeğini yer bu aile kuralının. Onun tüm mutfakla olan ilişkisini bile etkiler. Bunu öngörebiliyorum.

Buralar şimdi dutluk ama ileride şeker-cips gibi şeyler yiyen çocuklara, sigara içmiş muamelesi yapılacak. Tamamen bence tabi. Nasıl şimdi eskiden otobüslerde sigara içiliyormuş ya diyip makaraya alıyoruz toplumu, benzer muhabbet boyalı şeker yiyen çocuklar üzerinden dönecek.

Makyajsız şeker

Tüm bunların yanı sıra, ev çocuğunun beslenmesi konusunda 'ne yediği değil, ne yemediği' felsefesi üzerine kurduğum tüm sofralarda, hiçbir zaman tabağındaki tüm köfteleri bitirmesini kendisinden istemiş değilim. O gün hiç sebze yememiş de olabilir, kabulüm. Bazen günlerce yumurta yemek istemediği oluyor, eyvallah çekiyorum. Aylardır balık yemediğini söylediğim herkes çocuğumun gelişimi için evhamlanıyor. Ceviz yiyor, o da okey benim için. Tek önemsediğim sağlıklı şeyler yemiyorsa bile, sağlıksız şey hiç yemesin abi. Aç kalsın, o bile uygun. Yeter ki sağlıksız damak tadı gelişmesin. Canı tatlı çektiğinde, zihninde canlanan şeker katmanları makul düzeyde olsun. Stresini yenmek için abur cubura koşmasın.

Özellikle kreşlerde çocuğunuzla ilgili tabağını bitirip bitirmediği raporlanır. Umrumda bile olmadı. Hatta menüde tavuklu pilav varsa, ve 'yemedi maalesef' şikayeti aldıysam, 'oo güzeeel' diyorum içimden. Beyaz pirinç pilavı ve ne idüğü belirsiz tavuk etinden kazancımız ne? Hiç. Onun yerine iki dilim elma yesin, mutlu olurum ben. Akşam da telafisini yaparım evde.

Kısacası oğlumun ne yediği çok umrumda değil. Ne yemediği, üzerinde çalıştığım bir alan. Yoksa derdimiz yanaklarından sağlık fışkıran bebe projesi oluşturmak değil. Ben ki günü kurtarmak için az mı fakir sofralar kuruyorum, besin piramidini ters döndüren günlerden geçiyorum. Hastalık günleri var... Rüşvete ihtiyaç duyulan anlar var. Kurallarım değişmiyor. En çılgın kaçamaklar bile eser miktarda 'garip yapışkan şeker' içermiyor. Çünkü hedefimiz damak tadı. Hedefimiz kötü alışkanlıklar savaşı.

Sonuç?

Maalesef annem ve ev erkeği hariç kimseyle bu konuda ekip olamıyorum. Ortamda gerginlik rüzgarları esiyor, kaçınılmaz şekilde. Kreş, park, toplu taşımalar, arkadaş buluşmaları... Hatta çocuk susturmak için şeker silahını kullanan doktorlar! Hepsinde 'aşırı takıntılı anne' etiketini tam ense köküme kadar yiyorum. Açıklama yap, rica et, gönül al, yanlış anlaşılıp anlaşılmadığını kontrol et. Hep bu döngü. Fakat değer. Çünkü ev çocuğunun şeker konusunda damak tadı şekillenmeye başladı bile. Kendi doğum gününde dahi, hiçbir pastadan ikinci çataldan fazlasını alamıyor. Bir kez ben müdahale edemeden, ikram edilen jelibondan yemiş bulundu ve onun o çok 'çiğnenme' hissine şaşırması dışında, 'zevk' almadı. Bir daha da marketlerde görmesine rağmen istemedi. 'Bu jelibon muuğğ' diye soruyor, o kadar. Konu kapanıyor. Hazır dondurma veriyorum çok az, ama içine taze meyve koyuyorum. Baskın tat yine meyve oluyor, aslında.

Etrafımızda bir çok iyi gıda var. Hangisini yemek istiyorsa, onu yesin bence veletler. Kendimizi 'yeterince semizotu yemiyor' diye üzmemize gerek yok. İsterse sadece salatalık kemirerek 'yeşil' ihtiyacını karşılasın ama yeter ki ağzı kremalı, yumuşak, şekerli ve asitli tatlar aramasın. Belki günü kurtarıyor ama tartışmasız geleceğe de borç yazıyor.

Sağlıklı beslenmeden şunu anlamasak artık?

Çocuk beslenmesi konusunda okuduğum en iyi kaynağı şuraya not düşmeden de bu yazıyı bitirmiyim. Bu kocaman uzun yazıyı baştan sona okuyanlar olduysa, kalpten bir kahve!








24 Haziran 2017 Cumartesi

Cumartesi Sabahı Çenesi


dipçik gibi temsili

Cumartesi sabahına giriş. Dışarıda mahalle pazarının harıl hurul kurulmalarını sabah serinliğini pencereden koklaya koklaya dinledim. Şimdi saat 06:55, onlar çay faslına başladı. Çay-keyif-sohbet çağrışımlarından bir bloğum olduğunu bir zahmet hatırladım ve parmak ucunda salona geldim.

Bu roman olmaya aşırı özenmiş giriş cümlelerinden sonra, şuanda nihayet blog yazısına bizzat girmiş sayılıyorum. İşyeri çok yoğun. Yorucu yoğun. Eve döndüğümde mental olarak bitmiş oluyorum. Mantıklı şeyler yaptığım söylenemez. Yarı besleyici yarı laylaylom akşam yemeği, uzanmalı oyunlar, sonra sızış. Olsun İzmir'de kendi işimi yapabildiğim için her tür şükür, zikir, fıkıh vs. Bu arada eğer evde tartışmayı hak eden durumlar varsa, koyveriyorum gitsin. Bu sanki karşı tarafa cool şekilde tavır almışım efekti veriyor. Çok şık. Halbuki tartışmaya bellerim dayanmıyor.

İşten sonra zeka seviyem

Bu ara ev erkeği her şeye atarlı. Onun bazen olur. İki lafın belini kıramazsın. Tıkalıdır yollar. Konu kumanda bile olsa bir ergenin ebeveynleriyle kurduğu diyalogları aratmayan, postmodern tripleri olur. Bu dönemlerimiz bizim şuan hatırlamadığım bilmem kaç yıllık evliliğimizde, hep oldu. 3 ayda bir, bazen dört. Bazen 6 ayda bir. İki gün filan onun o trip sürer, bi iki gün daha benim o triplere karşı spam koruyucu tribim. Sürüyor yani. Böyle zamanlarda hep nefes aldığım yer 'boşanırım gerekirse, defolup kendi hayatımı kurarım, erkekle uğraşamam yaani' noktaları oluyor. Gerçi ben de çok matah sayılmam. Birbirimizi uyuzluk kulvarında tamamladığımızı düşünüyorum. Hatta atarlı-tripli halleri saymazsak severim bile ilişkimizi. Yine de ben yıllardır arada, mutlaka uğrayan bu durduk yere birbirine gıcık olma etkinliğini çözemedim. Belki tampondur, koruyucudur. Meğer gizli katil benimdir. Benim yansımamdır. Geçen beni aradı, çalışıyorum. 'Biz ev çocuğu ile markete gidiyoruz, ne alayım' dedi. Mmm dedim, 'elma ve muz al'. Bir süre sonra marketten beni aradı; Beni bi elma ve muz için mi markete gönderiyorsun?

Belli ki bizimki bir yerlerde yine kurt adama dönüşmüş. Bazen bekliyorum birkaç gün sonra transform gerçekleşip normale dönüyor. Bazen de dayanamayıp ilkeli cumhuriyet kadını gibi haklarımı savunuyorum. Fakat gıcık kampanyalar geliştirip, karşısına en leş diyaloglarımla çıktığım da oluyor tabi.
'yoo gergin felan değilim'
Bilmiyorum gardaşlar. Sarılıp alnı kutsayarak 'geçecek gadınım, her şey iyi olacak' diyen o gıcık adamın prenses muamelesi yaptığı karısı yerinde olmayı hiçbir zaman istemedim ama, karısına nadiren de olsa tripli davranan erkek modeline hiç dayanamıyorum. Birkaç gün bile sürse, tüm diğer iyi günlerimizin üzerine sifon çekebilirim. Şuan. Yarın ne hissederim bilemedim. Çünkü aslında Memet Aslantuğ ve Arzum Onan konforunda ilişkimiz var. Hatta Hülya Avşar ve Kaya Çilingiroğlu'nun boşanmadan önceki halleri kadar da istikrarlıyız. Müh müh müh.

Yine de çıkardığım sonuç şu. Bence bu ara canı sıkkın, bir şeylere. Benimle bunu konuşacak kadar ciddiye almamaya çalışıyor, o canını sıkan şeyi. Ama içeride kaşındırıyor mesele. O da doğal refleks olarak tahammülsüzlük ve memnuniyetsizlik komplikasyonuyla, şahsı kurt adama dönüştürüyor. Normalde gıcık olmadığı şeylere tepki gösteriyor. Sesinde hırıltı baş gösteriyor. Tüy döküyor. Kabızlık oluyor. Kendi türünün devamı olan küçük canlıya espirili yaklaşmıyor: 'atlama, zıplama, kafanı çarpıcaksın, öyle oyun olmaz' gibi düz yaklaşımlarda bulunuyor.
Günü kötü geçmiş ebeveyn için aşırı stres kaynağı (zıplayan çocuk)
Bu gibi durumlarda şahısa 'git sen biraz takıl' gibi komutlar vererek, enerjisini söndürmesi için dış ortama yönlendirmek en iyisi. Ya da uzun zamandır uykusuz kaldıysanız, erkenden sızmak ve evin içinde kendisiyle asgari seviyede görüşmek de hoş. Belki de siz uzaklaşır, bir yerlere gidebilirsiniz. Bu da iyi gelir.
'Hayat karışıksa, patlat bira'

Ancak konu ilişkiniz ya da sizinle ilgili asla değilse, karşı tarafın kendi içinde yaşadığı içsel huzursuzluklar sebepliyse, 'nedenn niçinnn niyeee' diye şahsın üzerine gitmenin hiç faydası yok. Bırakın özgür, agresifliğini kar topu gibi kendi alanında sağa sola çarparak yaşasın. Şuan düşündüm de, aslında ilişkiler-evlilik bu açıdan zor. Sürekli iç dengeni koruma garantisi vermen gerekiyor. Mutsuz olmaya mola yok. Mutsuzsan, karşı taraf kokusunu alıp, bencilce 'nedennnn niçinnn niyeee' diyor. Ben böyle anlatıyorum ama, belki bir tek bizim ilişkimizde bencillik bu kadar hardcore? Belki sizler mutsuz dönemlerinizde, eşlerinize karşı iradeli şekilde makulsünüz; onlar da size makul? Uçan Adam Sabri Sendromu sadece bizde mi var? Hıığ?

Sabri

Aa bu arada geçenlerde Mızmız'ın yazısını okudum. Öyle eş hiç görmedim. Meaşallah evladım.

10 Haziran 2017 Cumartesi

Evde çalışmak - Ofiste çalışmak




Halk arasında evde çalışmak denildiğinde akla ilk önce 'pijama' geliyor. Pijamalı yaşam 'rahatlık' diye bilindiğinden olsa gerek. Evde bir eylemde olmak illa 'ohh pijamayla takılmak için bir fırsat işte mehmehmeh' şeklinde bir vizyona tabi tutulmakta. Bizim gurmeliğimiz bu yönde. Evlenmeden önce flört halinde olan gençlere 'ne gerek var kafelere, gelin evde çayınızı için, mis gibi' diyen anneler gibi. Bir arkadaşına oturmaya gittiğinde eline hemen bir 'pijama altı' verilmesi gibi. Evde çalışmayı yol yok, yemek yok, kravat takmak yok, makyaj yapmak yok; rahatça osurmak var, gönlünce kaka yapmak, sarımsaklı yemek yiyebilmek var- zannediyor olmak, yaygın bir davranış.

henüz ağı sarkmadıysa misafire verilebilinir pijama altı


evde çalışma kostümleri

Ben de her zaman evden çalışmanın çok daha verimli olduğuna kendimi inandırmış olsam da, kimbilir beynimin hangi yerinden salgılanan sıvılar nedeniyle bir ofis ortamında olmakla, evde çalışma karnesini asla aynı performansta veremedim. Pijama rahatlığında olmak, bende ilham kaybettirdi örneğin. Gevşek ve çok bulanık konsantre ile çalıştırdı beni. Şuanda çalışıyorum, kuru fasulyeyi pişirmeyeceğim, tuvaleti ovmayacağım, şu telefonu açmayacağım diyemedim. Halbuki dışarıdan baktığımda evden çalışmak, çok tasarruflu-inanılmaz ufuk açıcı-stresten koruyucu-tamamen iş odaklı duruyordu. Ancak benim senaryo öyle gelişmedi.

Ofiste çok daha verimliyim. Bunda belki 'elalem ne der' felsefesine sadık olmamın payı olabilir. Giyinip kuşanıp, tüm kendi hayatıma dair sorumlulukları bir kapının ardında bırakıp, ofise doğru yol almak, dünyanın merkezine seyahat gibi, işin ta kendisine odaklanmamı sağladı. Hep dedikleri gibi, sorunları 'şu kapının arkasında' bırakmak değil bak. Ben direkt kendi evimin kapısından sonrasını iş görüyorum. O evden çıkmak ve toplu taşımalara binmek de işin bir parçası. Çünkü ilginç bir şekile toplu taşımalar da işe odaklanmayı sağlıyor.
'kariyerine odaklanarak yürü gızım dik yürü'


Yapılan araştırmalar, halk arasına karışmayı, eshotlarda çürümeyi, metrolarda başkasının osuruk kokusuna maruz kalmayı insan psikolojisi için faydalı buluyor, biliyor muydun? Hatta evde çalışanlar için bir makale yayınlanmış, diyor ki mutlaka evden çıkın, sabah yürüyüşü-koşusu yapın, insan görün. Olmadı bi markete, pazara gidin. İnsan yüzü görmek, bizleri uysallaştırıp konuya odaklıyormuş. Daha uyumlu olmamıza, genel ritme ayak uydurmamıza yardımcı oluyormuş.

'kapı tam buraya denk geliyor, ilk ben bincem'

Bu açıdan bakıldığında, ofis ortamında çalışmanın bazı davranışları, evde pijama rahatlığının 'stresten koruyuculuğu' ile yarışır. Bakın çaktırmadan terapi gibi gelen davranışlar:

'Oğlun nasıl oldu?'

Birilerinin dizi gibi senin hayatını takip etmesi, ya da senin takip ediyor olman, bir şekilde 'online' bir efekt veriyor. Ofise girdiğinde, geçen gün hasta olan oğlunun nasıl olduğunu sormaları, sen farkında olmadan bir 'connection' hormonu salgılıyor. Bu örnek çoğaltılabilir; 'Halan nasıl oldu, dizinin ağrısı ne oldu, kayınvalidenler sahiden geliyor mu, kocanla barıştın mı, hatun hediyeyi beğendi mi?'


Kişileri eleştirmek yerine sistemi boklamak

Müthiş bir terapi. Bir araya gelip, yolunda gitmeyen ya da zor giden, canını sıkan ne varsa, özeleştiri yapmak yerine kısa bi sistem eleştirisi yapıp, canına can katmak. Bir duş almak kadar rahatlatır. Toplu ayin töreni gibi. Her ne kadar sorunun başka şeylerde olduğunu bilsen de arada böyle sistem boklamak harika bir beyin sporudur. Bu spor tek başına yapılmaz yalnız. Birlikte, üçlü beşli gruplar halinde bir öğle molasında, kahve arasında yapılanı iyi gelir. Konu çöplerin düzenli olarak boşaltılmıyor oluşu bile olsa, mevzu asla temizlikten sorumlu görevliye değdirilmez. Konu sistemdir, sistem boktur, sistem dart tahtasıdır, oraya o oklar fırlatılacaktır.

Var gücünle 'çok yaşa' ünlemi

Çok kuvvetli bir yöntem. Ofiste dayanışma, uyum, dahil olma ve bu ruhun işlere yansıması açısından bakarsak, aşırı performans yükselticidir. Biri hapşırdığında 'çok yaşa' yapıştırmak, yemekte birini gördüğünde 'afiyet olsun' patlatmak, hasta birine 'geçmiş olsun' kartını kullanmak, inanılmaz iyi hissettiriyor. Tabi karşılığında sağol, hep beraber, gel beraber afiyet olsun gibi olaylar filan da işin içine giriyor, işte orada minik tatmin edici bir toplum oluştu bile. Olayımız toplum yaratmak görüldüğü gibi. We need toplum yani.
'Çok yaşaaaa hayatııııım'


Toplantılar

Toplantıları çok gerekli buluyorum. Çünkü nedense herkeste canını kurtarırcasına aklına eseni önerme hali oluyor. Ve bunu gerçekten önemsiyorum. Orada belki 'boş ve işe yaramaz durmamak' motivasyonuyla, insan sadece dinler pozisyonunda duramıyor; ve basit de olsa her öneri, napıyor; bir canlanma, toplantı piyasasında nabız artışı, titreme ve kendine gelme hali. Evde var mı bu nimet? Yok. Anca aklına çok çok iyi bir fikir gelecek de uygulayacaksın. Bekle babam bekle.
'Farkettiysen ben de iki kere söz aldım toplantıda cınım'


'Regl misin' sorusu

Regl misin ya da regline ne kadar kaldı sorusu, çok mühim. Kadınlar arasında bazen 'ay ödemim var, bu ara canım çok tatlı istiyor, ya gızlar moralim bozuk' söylemleri olduğunda, konuyu regle bağlamak ve sorunu reglde aramak bir şekilde yine 'toplum tarafından onay almak' anlamındadır. Bu demektir ki seni anlıyor ve destekliyorum. Aslında sen iyisin de çevren kötü; ödemin filan yok, öküzöldüren gibi yemiyorsun ya da moralini bozacak bi olayın yok- işte reglindendir. Her şey iyi her şey güzel. İnanın evde çalışırken tepenizde asılı duran o moral bozukluğu, ofis ortamında saat 10:30 hadi, bilemedin öğle yemeğinden sonra çekip gidiyor. Çünkü toplum!
'Her ay regl olan, oldukça bunu paylaşan ofis gadınları'


'Maaşın kaç senin' dolu gözlerle bakmak

Sen buna katılır mısın bilmiyorum ancak başkasının maaşını merak etmek de motive artırıcı yöntemlerden biri. Yeni gelen kaça anlaştı, şu departman ne kadar kazanıyordur gibi akla uğrayan bazı ziyaretçi sorular, kişilerin kendi kazancı yani dolayısıyla kariyer planı, hatta günlük ajandasına kadar olumlu etkiler gösterebiliyor. Tabi haksızlığa uğradığını düşünen varsa, performansını düşürüyor da olabilir. Ancak üzülmeye gerek yok, bu durumlarda da derman yine toplum. İki öğle yemeği sohbeti, bi kahve molası gıybeti. Tamamdır. Ya da en kötüsü metroda size çok benzediğini düşündüğünüz o hatunla selamlaşırsınız, alın size bir çeşit dayanışma.
Maaşı kaç bunun?


'Dediğin gibi...'

Ofiste sohbet esnasında, birbirinin fikrine katıldığını sembolize eden '..dediğin gibi..' kalıbını kullanmak ya da başkalarının bunu kullanması. Bu kalıp nasıl birleştirici bir güç anlatamam. Genelde zıt fikirler havada uçuştuğunda, iyi niyet de varsa, konuyu bağlarken, mutlaka bu kalıbın birleştirici gücünden yararlanıyor, yazı dilinin asla vermediği samimiyeti yakalıyorsun. 'Ben bu işleri haftaya kadar hallederim ancak dediğin gibi olursa, süreyi esnetiriz, hallederiz ya'.. 'Bu tip uygulamaları sevmem fakat dediğin gibi bu iş için gerçekten çok kullanışlı oldu yau'.. 'Dediğin gibi kolay oldu. Zor olur diye endişelenmiştim'

Ayrıca bu 'dediğin gibi' kalıbı, 'ben demiştim' ekolünü bitiren, inanılmaz sempatik bir kullanımdır. Bunu da söylemeden geçemiycem.

***

Bu liste daha uzar gider. Ancak tüm bu yazıdan alınacak anlamlı bir mesaj yok.  Öyle şeyler okumak istiyorsan, JaponKedi'nin para para para kategorisine mutlaka göz atın derim. Ufuk ve iç açıyor.

Bu yazı daha çok 'baksan şikayet edecek çok şeyin var ama nasıl yokmuş gibi davranırım' diyor. Evden çalışmanın sanıldığı gibi batılı bir yanı yok, eşek-altın semer ilişkisi diyor. Bir şekilde benim gibi 3 sene evin kapısını çekip gidememiş birinin yazısıydı, elbette aşırı kişisel- diye de eklesin.

Yine de hayat gelişmek üzerine, bakarsın bambaşka şeylerden motive olacağın, ilham artıracağın, kendini besleyeceğin günler de olacaktır- da desin.
İlham


İyi kahveler. Şuan pazar sabahı saat 06:50. Kahve bana gelsin.

3 Haziran 2017 Cumartesi

En çok kim yoruluyor? Çalışan mı çalışmayan mı?


Konu yine aynı klasmanda: Analık.

Çalışmak ya da çalışmamak. Şimdilik işin bu kısmını bir kenara koyalım ve hep beraber yorgunluk-yorulmak-yorulayazmak-yorgunsamak gibi konulara bir dönüp bakalım.

Beyinde asılı duran 'yorgunluk'

Kendimle yaptığım önceki etütlerde anneliğin meğerse kutsal bir şey olmadığı konusunu işlemiştim. Temamız, sorumluluk almaktı. Doğumdan itibaren uzanan sorumluluklar listesi, o listelerin update edilmesi, her ne kadar eş/kreş/anane-babane gibi kanallara bölünse de kontrol merkezinin 'anne' organında toplanıyor olması, bizim fon rengimiz olsun. Bakınız buraya kadar olan kısımda, çamaşır yıkamaktan, yemek pişirmekten, bok temizlemekten filan bahsetmedim bile. Yani siz sarayınızda yaşayan bir leydi bile olsanız, sorumluluk sahibi olma zorunluluğu sizin kaderiniz.

Yorgunluk loading... Şimdi her şeyi bu fon rengi üzerine çizmeye başlayalım.

Anne ve baba olmanın tüm sorumluluğu Kemalettin Tuğcu öykülerindeki gibi 'doyurmak, sıcak tutmak, yatacak yer bulmak' değil. Anneannemin zamanında da böyle değilmiş. O zaman da 'eğitimli bireyler olsunlar, kendi ayakları üzerinde dursunlar' alt motivasyonu ile kırbaçlıyormuş analar kendilerini. Zira anneannemin 7 kızını o fakirlikte kendi deyimiyle 'meydana çıkarabilmesinin' başka motivasyonla imkanı yok. Fakat tüm bunlar 'sorumluluk almak, kendine borçlanmak, kafada 4 bin tilki gezdirmek' kategorisiyle zihnimize yorgunluk parkesini baştan seriyor zaten. Yorgunluk % 65 loading...

Bakın buraya kadar hala çamaşır yıkamak, yemek pişirmek ve bok temizlemekten bahsetmedim.

Bizim neslin anneleri ise, daha farklı. Uzmanların kırbaçlarıyla hepimizin ödü totosuna karışıyor. Uyku, beslenme, oyun, aile içi iletişim gibi tamamen bize ait alanlarımızı bir sürü uzman quotes'ları doldurmuş, en rahat olmamız ve en çok keyif almamız gereken anlarımızı şüphe/tedirginlik/koltukaltı terlemesiyle bölüşür olmuşuz. Yorgunluk %85 loading...

Şöyle doya doya oğlumla uyumam (yoksa uyku eğitimi yok mu), beraber keyifle bir şeyler yememiz (organik mi o yımırta?), kafamıza göre takılmamız (montessori oyunları lütfeen) anneliğimin anca 3. yılında mümkün oldu. Tabi karşıma 'çok kasıyorsun, ben rahatım o konularda' diyen argadaşlar da çıktı. O rahatlığın da, aslında rahatlık olmadığını anlamak için biraz dikkatli bakmak yeterliydi.

'Ben çok rahadım'

Kafamızda doğrular, yanlışlar, ön yargılar, elti deneyimleri, fenomen görselleri, komşu fikirleri, kayınvalide görüşleri çınlıyorken, nasıl yorgunluğumuzu atacağız?  Çocuk büyütme serüveninde yorgunluğu çalışan-çalışmayan anne yelpazesinde değerlendirmek, çok boş. Bir kere her çalışan anne modeli bir mi?

Sevmediği işte çalışanı var, mutsuz evliliği olanı var, işten eve iki saatte ulaşanı var, çocuğunda sağlık problemi olanı var, kendi sağlık sorunu olanı var, hiçbir aile desteği görmeyeni var. Başka? Bayılarak işe gideni de var, o işteyken çocuğu cillop gibi takılanı, işten eve hop 15 dakikada ulaşanı, hafta sonları free olanı, akşam yemeğine hazır konanı, temizlikçiye bütçe ayıranı.

Her çalışmayan anne bir mi?

Evde çok çocukla yardımsız olanı var, üzerine bir de hasta-yaşlı aile üyesi bakanı var, kocası kendisinden mükellef ev hanımlığı bekleyeni, 4 çeşit yemek alternatifi görmeden sofrada surat ekşiteni var. Başka? Ekonomik sıkıntıda olmayıp, çocuklarla keyifli aksiyonlara girebileni var, tatillere gidebileni, bunları instoşa yükleyeni, çocukları başka aile üyesine emanet edebilip cilt bakımına uçabileni, hatta kreşe gönderip tüm gün evde rahatça işlerini halledebileni var.

'İşkur'a başvurdum janım yaa, çalışmayan hala olmak çok zor'

Milyonlarca farklı konum, mod, ortam. Bir örnek vereyim. Kıbrıs'ta üst katımızda, tek kişilik dairelerde bir aile yaşıyordu. Çocuktan sonra kadın kişi çalışmayı bırakmak zorunda kalmıştı ve durumları pek parlak değildi. Bir gün ben bir şey için(neydi hatırlamıyorum) ev çocuğunu da alıp, evlerine ziyarete gitmiştim. Bizimkinden 1 yaş büyük oğlu var. Yaz sıcağıydı. Abi o Kıbrıs leş sıcağında o evde klima yoktu ve bunun ne demek olduğunu hiç Kıbrıs yazı yaşamamış olana anlatamam ben. Kadın o halde, hamileydi üstelik, o toddler kıvamlı bebesine, tek kişilik dairelerinde bakıyordu. Bu da çalışmayan anne ve 'kim daha çok yoruluyor' sorusuyla incelenecek gibi değildi durumu.

Yaani, çalışan anne-çalışmayan anne yoktur bence. Hayatlar vardır. Bazıları için hayat biraz kolay olabilir; bazıları için daha ağır geçer. İki elimiz kanda olsa alışırız bak hayatımıza, bu da var. Ama yorgunluk? Kim daha çok yoruluyor, bilemem. Ama daha az yorulanı, kesinlikle severek eylemde bulunanlar. İşe severek giden, evde severek kalan... Sevmek, istemek, ihtiyaç hissetmek. Bu durumda, konu hakkında ahkam kesen, çalışırken çalışmayana- çalışmazken çalışana beylik sözler söyleyen gadınlara gadınlarımıza kulak verirken, oradan yalınayak kaçasım geliyor.

Çalışmaya başladığımdan beri hiç yorulmuyorum ben. Yavruma akşam taze enerjimle kavuşuyorum. Şanslıyım ki yemeğimi pişiren bir eşim var. Hatta doğru koordinatları girersem, hafta içi temizliği de halleden. Annem var, yavrum hastayken ona bakan. Şuan inanın tek vazifem, hayatımdan zevk almak. Daha ne olsun?

Kısaca; çalışmazken evde daha çok yoruluyordum. Daha tembel ve eylemsiz olmama rağmen. Çünkü yorgunluk beyinde asılı duran o kaostur (bakınız ilk görsel) Mutfak tezgahı da her an pırıl pırıl olmasın bi zahmet.

Yorgunluk gahvesi evladım



Yeni Hayat

Sağlıklı yaşama geçmem lazım diyip, bunu pat diye yapabilenlerden misin? Ve ne kadar kalıcı? Ben yapamadım. Öncelikle işe kesin ve ...