30 Mart 2017 Perşembe

Kaybolan Eşyaların Saklandıkları Tuhaf Yerler


Bazen unutkanlık bazen şeytan aldı götürdücülük. Kimi evlerde çocuk dağınıklığı, kiminde de zihinsel tıkanıklık. Oluyor. Bir kumanda, bir kimlik, anahtar ya da çorap; sanki başka bir boyutta bir süre saklanıp sonra apaçık çıkıveriyor karşımıza. Hatta bazen öyle bir ifadeyle bakıyor ki bana kaybolan bir çorap teki; 'kafam attı gezdim geldim'... diyor basbaya. Bir delikanlı gibi çekip gitmiş. E ben buraya bakmıştım (bakar kör kısır döngüsü) valla yoktu diyorsunuz, bu sorulara bir türlü cevap bulamıyorsunuz.

Özellikle bizim ev çocuklandığından beri, kaybolan eşyaları bulmakta expert oldum. Dışarıdayken ev erkeği 'terliğimi bulamıyorum' dediğinde, 'soğanların olduğu sepetin içine bak' gibi nokta atışı tahminlerde bulunabiliyorum. Hem de ellerimi kullanmadan.

İşte hemen hemen çoğu evde kaybolan eşyaların serseri gibi saklandıkları ortamlar böyle:

Klasik Mekan: Koltuk Minderleri

Koltuk minderlerini açmak, nostalji yapmak için birebir. Hatta toplanın ailecek, patlamış mısır filan da alın yanınıza. Açın minderleri bakın. Neler neler çıkacak, ne anılar bulacaksınız. Geçen yıldan kalma kalemtıraş çöpü, yazdan kalma erik çekirdeği, evlenirken düğünde kaybettiğinizi sandığınız çeyrek altın. Koltuk minderlerini kaldırın ve hop, işte hatıralar geçidi. İşte o an filmin başrolü evlenme teklifi etmiş gibi çıldırırsınız. Minderin altından çıksa dediğiniz biri de olabilir tabi. Sizi gidi kara mizahçılar sizi.



Gizli Tehlike: Elektrik Süpürgesi

Elektrik süpürgesi ilkel ve sadık bir hayvan gibidir. Sizin için çok iyi çalışır ama maalesef şuursuzdur. Yerdeki kağıt çöpüyle, kağıt parayı ayırt edemez. O yüzden burada maalesef size biraz iş düşüyor. Ya temizlik yaparken gözünüzü dört açacaksınız ya da delirmiş gibi yerlere değerli şeylerinizi atmayacaksınız. Biz bugüne kadar elektrik süpürgesinin içinden ev çocuğunun gıcık düdüğünü, çeşitli mandallar, stickerlar ve ufak bozuk paralar bulduk. O gün bulduğumuz bozuk paralar, bugün yine kayıp olsa da bu yöntem sık sık yüreğimize su serpmiştir. Siz de yeniden kaybetmeden önce, süpürge içinde bulacaksınız aradığınız şeyi.  İşte o an filmin yardımcı oyuncusu çıkma teklifi etmiş gibi yalınayak koşacaksınız.



İçgüdülerini Dinle: Yırtıklar...

Şeytanın bile aklına gelmez. Çantanızdaki ufacık bir yırtığı hemen fırsat gören eşyalar, sinsice oraya istiflenirler. Ve siz perişanlıktan sakal bırakıp, evin ortasında bağdaş kuracak kadar çaresiz kalmadıkça da ortaya çıkmazlar. Çantanızı 67. kez yoklarken, elinize gelen yırtığın içeriye gizli bir cep yaptığını fark edersiniz. İşte o an grubun vokali telefon numarasını vermiş gibi delirirsiniz.




Kendi Kazdığın Kuyu: Sayfalar...

Maalesef kendi kazdığımız kuyuya düştüğümüz de oluyor. Çantaya aceleyle atıverdiğimiz bir kart, para ya da büyük olmayan herhangi bir nesne, çantanın içerisindeki defter-kitap-gazete gibi sayfaların arasına girip, orada gizli bir yuva yapıyor kendine. Sonra bul bulabilirsen. İnsan zihninin 'en son kartı nerde kullandım ben ya' diye diye her yerinde morarma olana kadar kendini kurcaladığı o anların sonu hiçbir yere bağlanmıyor. Ta ki sayfaları çevirene kadar. İşte o an dizideki manken sizi kesmiş gibi inci tanesi sıçarsınız sevinçten.



Yeni Bir Dünya: Kokuşuk Botlar

Bu durum bizim eve özel de olabilir, bilemiyorum. Ancak çocuklu evlerde bot ya da çizme demek, kutu demek- oyun alanı demek, içine bir şey saklayacak yeni ortam demek. Küpeler, sabunlar, donlar, bir adet soğan filan almak için botumun içine baktığım çok oldu. Bunlar bizde hep official şeyler. Kısacası, üşenmeyin bakın botlara, ayakkabılara. Bulunca adeta bir ressamla metafor dolu aşk yaşamış kadar bohem olacaksınız.



Eski Bir Oyun: Saklambaç

Kaybolan eşyalar tarihinde, en eski oyundur. Bir örtünün, koltuğun, halının, vazonun arkasında saklanmış olan eşyayı görebilmek için sadece evi düzenlemek yeterlidir. Düzenleme işi bittikten sonra cıscıplak karşınıza çıkacak aradığınız eşya. Tıpkı beğendiğin yazardan mektup gelmiş gibi bir his. Evi toptan düzenlemeye bir minicik anahtarı bulmak için çok ağır üşenebilirsiniz tabi. O yüzden siz en iyisi, son maddeye göz atın.



Zaman Makinesi

O gün kaybolan eşyayı bulabilmek için günü başa sarmak en çekici yöntemlerden biridir. Telefonunuz kayıpsa ve olaylar örgüsü hafızanızdan tamamen silinmişse, en başa dönmekte fayda var. Eve girdikten sonra, kahve için mutfağa girdim, dışardan gelen sesi farkedince salonun penceresinden sokağa baktım, derken çişim geldi tuvalete girdim, suyun kaynama sesini duydum ve çıktım. Bir saniye, tuvalet? İşte o an ünlü dansçıyla markette çarpışmışsınız kadar coşku hakkınız.




Öyle ya da böyle eşyalar genelde kaybolmuyor aslında. Şöyle bir derin nefes alıp 'çok fazla uzağa gitmiş olamaz' diyip, mantıklı düşünmekle senaryoyu tahmin etmek kolay. Hızlıca aramak yerine, sakince göz atmak daha verimli. Tabi ki çocuklu evleri saymıyorum. Çünkü yerçekimi toddler'ların nefes alıp verdiği atmosferlerde henüz yok. İcat edilmedi. Ve söylenmek serbest.

28 Mart 2017 Salı

Yazdı kaçtı gibi olmasın ama...


Anlamıyorum dostlar.

Çocuk doktorlarının, muayeneye gelen çocuklara akıl hastası gibi davranmasının 'ana fikrini' hiç çözemiyorum. Ne zaman ev çocuğunun boğaz-kulak-ciğer muayenesi gerektiren öksürüklü tıksırıklı hastalığı olsa şunlar yaşanıyor:

'Alın kucağınıza oğlunuzu'
'Tutun ellerini'
'Sık sık daha çok sık'
'Babası siz de kafasını koltukaltınıza sıkıştırın'
'Hemşire hanım bu böyle olmıycak, siz de çocuğun omuzlarını bağlayın'
'Kıpırdatmayın, sakın kaçmasın'


Pardon.. şey..ımm. Ya bizim çocuk normal durabilir.

'Hö, nasıl yani?'

Yani muayene ettirebiliyor. Aç ev çocuğum dilini, doktor bey görmek istiyor.

Elbette accık abartı kattım ama yüzde 0.5 oranında. Yoksa mevzular böyle.

Şimdi, çocuk psikolojisinin giriş-gelişme-sonuç kısımları hep aynı. Çocuk korkulacak bir şey olduğundan kıllandırılırsa, çocuk korkar. Ama nazik bir korkma şeklinde değil. Küçük dilini lambada yaptıracak kadar bağırdığı ve ayaklarıyla tüm evreni tekmelediği bir korku bu.

Çocuktan korkan doktor refleksi


***

Geçen Pazar, günün yarısında evlilik yıldönümümüz olduğunu farkedince, aniden pijamaları çıkarıp hızlıca pantollarımızı giyip evden çıkalım dedik. Yoksa pazar tembelliğinde biz yine kahvaltıları öğle yemeğine, öğle yemeğini ikindi atıştırmasına, ikindileri de 5 çaylarına sürükleyerek, evde düz bir pazar akşamına doğru yol alabilirdik. Ev çocuğunu kaptığımız gibi Kemeraltı'na gittik. Demeyin ki insan evlilik yıldönümünde o vıncık cıncuk yerde naapar. Bir şey yapmasına gerek yok. İki yürür, üç geyik yapar, bi tutam tıkınır, azcık bi ihtiyaç alır, manzaraya karşı oturup dedikodu eder. Ne bileyim, benim için sosyalleşmek böyle bir şey. Hakikaten de en son 300 TL en pahalısı, 120 TL en ucuzu olan scooter'ların 45 TL'lik kapı gibi türk markası versiyonunu bile bulduk orada. Hatta bu otantik dükkanlar çarşısının anası olan Kemeraltı'nın, oyuncakçı esnafı ev çocuğuna bir oyuncak hediye bile etti. Gel de AVM dayısı yapsın öyle bir kıyak. Bir çocuk o samimiyetle aldığı oyuncağı çok sever ve onunla gece yatağına bile girer, biliyor musun? Oyuncağının heyecanıyla sabah gözünü açar filan. Böyle hoş duygular.
Kaç lira verirsen ver, scooter'dan sıkılan çocuğun hamallığını analar yapacak.
Ordan çıkıp bir şeyler yemek istedik. Fakat etraf çer çöp. Ben çocuksuzken bana ziyafet görünen her şey, ev çocuğu söz konusu olunca; bakteri, mikroplar, elini yıkamadan menü hazırlayan garsonlar, burnunu karıştırırken yakaladığım bir şef (bu gerçek), bayat et, yıkanmamış malzemeler paranoyasına dönüşüyor. Her ne kadar belki sadece gösteriş bile olsa, yemek yiyeceğimiz yerin beni kandırması gerekiyor. Hijyen olduğuna dair iddialı durması, malzemelerinden eminmiş gibi bakışlar atması şart. Açlıktan kan şekerimiz ağzımızı bozacak seviyelere kadar düşmüştü ki, Konak Pier'e kadar gelmiş bulunduk. Konak Pier de maalesef deniz manzaralı ve konseptli mekanlar barındırdığından- özel bir gün değilse, o kadar bütçe ayırıp yemek yemeyi düşünmeyeceğimiz bir yer. Bir ayranın 8 buçuk TL olduğu yerden, işsiz ve memur çocuğu halimle keyif almamı beklemeyin benden. 60 kuruşa satılan ayranın 4 TL'ye kadar çıkmasına razı gelebilirim ama daha fazlası asla!

Bir mekanda ayran bira fiyatındaysa, bir de bira fiyatını düşün!!!

Fakat maalesef, konu oturduğumuz mekana girince çoktan kapanmıştı. Ammmeeaaan hadi oturalım gitsin'e doğru kayan geniş tavrımızın nedeni etrafın büyülü havasıydı. Bir kere gürültü yoktu. Abartı dekorlar yoktu. Korkunç müzik yoktu. Hatta müzik yoktu! Temizdi. Minimalist bir yerleşim planı vardı. Yormuyor, ferahlatıyordu. Bir şey sadeleştikçe, fiyatı artıyor tespiti yine karşıma çıkmıştı işte. Basit ve az olan pahalıydı. Ve deniz...

Bir işletmenin deniz manzarasını 'pavyon şarkıcısı' gibi müşterilerine kakalamadığı bir yerdi. Nazik, naif ve yalın bir sunumla denizi, içinde yüzen balıkların çıkardığı hışırtısına kadar duyarak izledik. Ev çocuğu bile bohem bir şair kadar sakin seyreyledi çevresini.

mesela yani..


Yazdı kaçtı gibi olmasın ama... Herkese gıcır Salılar.
Kahveler muhabbetli olsun. Kaçtım.

26 Mart 2017 Pazar

Sen bu yazıyı okurken, 1 dakika 20 saniye daha yaşlanacaksın

İnsan bireyi şu üç günlük dünyada en çok neyin peşinden gider? Ekmeğinin mi, manitanın mı, hayatın özünün mü? Hayır gardaşlar, hiçbiri. İnsan bireyi yaşının peşinden gider.

Nasıl mı?

Mevzu bebelikten başlar:

"Mm 2 yaşa göre, iyi konuşuyor / konuşamıyor"
"3 yaşında mı, aa daha kocaman görünüyor, aferiiiin"
"5 yaşında olmasına rağmen altına çiş kaçırıyor"

Daha bebelikten bizimle artmaya başlayan yaş rakamı, etrafımızda çeşitli beklentiler yaratıyor. Sonra sazı eline eğitim hayatı alıyor. Orda da kan revan içinde yaşımıza göre kendimiz ve diğerleriyle kıyaslanıyoruz. Bizden yaşça büyükler ya idolümüz ya 'kötü örneğimiz' olarak kafamızda bir yaş deadline'ı oluşturuyor.

İlhama ihtiyacımız olan yaşlarda kendimizi 'kendi' akvaryumumuzda yüzdürmek yerine; falanca yazar şu yaşında ilk kitabını çıkarmış bile, benim daha bin beş yüz fırın yiyip sonra onları sindirmem lazım, diyor- hayallerimizi az ilerideki çöp kutusuna bırakıveriyoruz. Yazar örneği yerine, müzisyen, oyuncu, küçük yaşında isminden söz ettiren bilim bireyi de olabülür.

Sonra aşk meşk ve ilişkiler konusunda da deadline var, malum. Bu konu artık fısıltı olmaktan çıktı. 30 yaş sonrası hala evlenmemiş tüm kadın ve erkekler üzerlerine doğru koşan 'panikatörler' tarafından taciz edilirler. Bu bazen 'niye evlenmiyon gız' şeklinde patavatsızlıklarla olabilir. İnsan bireyinin nerde ne yapacağı belli olmaz. Çocuk sahibi olmayanlara da aynı mahallenin panikatörleri saldırıda bulunabilir. Ne bileyim mesela anneler gününde bekar kız arkadaşlarına abartı ifadelerle 'illa doğurmaya gerek yok ki, sen çok iyi bir kedi annesisin, anneler günün kutlu olsun be bacım' şeklinde gayet lüzumsuz yakınlaşmalar yapılabilir. 40 yaşında hala çocuk sahibi olmamış bir birey herkesi korkutur. Ya bildiği bir şey varsa? Ya mutluysa? Ya bizden daha iyi durumdaysa? Böyle bir şeyin kabülü olamaz. Herkes kapısının önündeki deadline'a sahip çıkmalı. Tıpkı bebeklikteki gibi. 3 yaşında kakanı hala babanla aynı yere yapamıyorsan ya da 30 yaşında aileler hala tanışmamışsa, etrafındaki panikatörlere hazır ol.

30 yaş üstü, evlenmiş, çocuk sahibi olmuşsanız yine tebrik edemiyoruz. Çünkü iş orada bitmiyor. Bunun ikinci-üçüncü çocuğu var, işsel konular var, mal mülk var, squat'a başlaması-botokslara giriş yapması var. Hepsi için bir deadline var, unutmayın.

Yaş takviminde hepimizin uyması gereken kurallar var, dedik. Özellikle bir kadın asla yaşında göstermeyecek. Bu da bir kural. 35 isen daha yeni 30 olmuş gibi, 30 isen taş çatlasa 25 olmalısın. Ama fake bir şekilde. Bu eğer gerçek olursa panikatörler bunu takdir etmez ki? Şaka mısın? Gerçekten genç gösteriyorsan, kim bunu itiraf etsin. Etrafında sırrını keşfetmek için pusuda beklerler. Ve kuru bir teselli için senin bir tutam botoks ihtimalini severler.

Bu yazı 33 yaş sponsorluğunda yazıldı.
Bazen giydiği gömlek ya da ayakkabıya göre ortamda 'aa yaşını hiç göstermiyorsun' bazen ise 'hmm demek 33'sün, anladım' şeklinde 'tam ortada' tepkilere maruz kalındığı yaştayım. Aslında biraz çabayla belki 31 gösteririm ama genelde yaşımın insanıyım.

Dün ev erkeği gecenin bir vakti, mutfakta sohbet ederken 'ama senin annen harbiden yaşını göstermiyor ya kadın 50 bile göstermiyor' diyince, içimdeki aşırı sevinçli kelebek sabahı zor ediyorsa, bir an evvel annesine bu yorumu iletmek için çıldırıyorsa, bilin ki orada yine bir 'yaş' gerçeği var.

Dünya, 'daha genç göstermek ve her şeyi yaşı gelmeden yapmak' motivasyonuyla dönüyor.

Gündelik yaşamdan bir motivasyon cümlesiyle yazıyı sonlandırıyorum:

'Sen yaşlanmadın hayatım, yaş aldın'


Hadi pazar kahvesi.

Not: Görsel yok, vakit yetmedi, kuru kuru oldu biraz, idare edin dostlar.


22 Mart 2017 Çarşamba

Baş döndürücü şeyler


Ben büyürken, nasıl şablonlar aldıysam mahalleden, onları hala güncelleyemiyorum. O zamanlar zengin olmak, havalı durmak, baş döndürücü şekilde gizem yaratmak kavramları minik hayal dünyamı çok meşgul eden şeylerdi.

Balkon ve pencerelerine pimapen panjur yaptıranları çok zengin bulurdum. Bizde yoktu. Panjurlu evlere giderken bir heyecanlanırdım. Belki ev sahibi yarım açardı panjuru filan, belki benim açmama izin verirdi. Böyle şeyler.
90'larda bu ucube panjurlar Burak Kut gibiydiler

Haftasonu arabalarıyla memlekete-denize-pikniğe giden aileler başımı döndürürdü gizemden. Öyle bir şaşırırdım ki. Evde kendimi uçan sabri gibi yerlere atarak 'bize de panjur taktırıın noluur taktırın' yalvarmamdan kısa süre sonra, annem beni yeterince ökkeş bulup halime acımış olacak ki, pimapenlerimiz bir tanecik balkon ve salon penceresine takılmıştı. Şırraak diye açar kapardım panjurları yerli yersiz. Bazen tamamen kapatır, nasıl her yer karanlık oldu diye şaşırır- önce birini sonra ikisini açarak, içeriye güneşin girişini seyreder- yine şaşırırdım. O sayede dikizlerdim arabasına binip gidenleri, panjur aralıklarından.  Bagaja yerleştirdikleri sepetleri, tüpleri, kilimleri, kova kürekleri izlerken- çırpınırdı yüreciğim. Bir de denizden dönenlerin bir kokusu olur hani. Güneş kremi ile deniz suyu birleşimi. İşte o koku benim en sevdiğim kokuydu. Duyunca yine kalbim atıverirdi.

O vakitler mahallede herkeste olan beyaz şahin.

Salonunda vitrin olanların aşırı önemli insanlar olduklarını düşünürdüm. Böyle asiller, soylular ve bu eşyalarına kadar yansımış gibi. Yine bir gün evde kendimi yerden yere attım ve bana acıdılar da salona vitrin takımı aldılar. Bu sefer de neden dantel koymuyorsunuz diye acıklı laflar etmiştim.

Zihnimde canlanan 'başkasının' eşyaları


Çok var böyle. Sarı kıvırcık saçlı kadınlara şaşırırdım, nutkum tutulurdu, nasıl bu kadar güzel saçlar olabilir diye. Kendi safinaz karası saçlarımın arasında sarıya kaçan bir tel olabilir mi diye arar dururdum.

Bir de bebekli annelerin yanında hayranlık baş dönmesi yaşardım. Ama konu bebek filan değildi. O kokuydu. Pampers kokusu mu, pudra mı, acaba neydi o koku? Islak mendil türevi bir şey de olabilir. Başım dönerdi o kokunun hoşluğundan. Bana bir şekilde zenginlilik gibi filan gelirdi. Bizim evde temizlik yapılınca ev sadece klorak kokardı. Bir de annemin kremleri güzel kokardı. Ama annem de azcık azcık kullanırdı, bana da dokundurtmazdı.

Dalin efektiydi belki de o koku?


Bu çocukça ve hafif angutluğa varan hayal dünyam elbette şuan beni kibar bir şekilde güldürüyor. Annemin vitrinli ağır salon takımlarından, dantellerden neden nefret ettiğini anlayabiliyorum. Babamın göz problemi yüzünden araba kullanmamasını da öyle. Hatta annemle babamın dev mutsuzluktan aile olamadıklarını, dolayısıyla hafta sonları bizim hiçbir yere gitmeyişimizi de. Ve diğer birçok şeyi de. Anlamak, güncellemeye yetmiyor tabi. Hala o şablonların gelişmiş halleriyle dışarıya baktığımdan şüpheleniyorum.

Nerden aklıma geldi bu çocukluk alemim dersen. Sabah ev çocuğunu okula bırakıp biraz yürü biraz koş, spor yaptım. Yakın bir tarihe kadar, sabah 8-9 sularında dışarıda koşan/yürüyen bir kadın görsem, onu da aşırı havalılık ve zenginlilik görüyordum. Çünkü kaçta koştuğun çok önemli. Eğer emekli değilsen, öğrenci değilsen, tatilde değilsen sabah 8-9 aralığında spor yapıyor olmak, resmen instagram gızlığına girer.

'Bu kadar havalıyken bir tanıdık görsem bari' (temsili)

Dışarıdan kendime bir baktım. Nasıl havalıyım. Sanırsın, işinin patronu- toplantıdan önce hızlı bir sporunu yapıyor. Ardından duşunu alacak, topuklusunu giyecek ve dalacak beyin fırtınalarına. Ya da öyle bir zengin, öyle bir geniş limit kredi kartlı ki.. günün en ideal saatlerinde spor yapabiliyor. Neden? İşe gitme zorunluluğu yok. Çocuk varsa da bakıcısı ilgileniyor.

O saatlerde havalı bir şekilde koşuyorum çünkü işsizim be evladım. Zayıfım ama bir fil kadar da gevşeğim be çocum. Üstüme gelmeyin.

Neyse ne diyordum, çocukluğumun minik hayal dünyasını bazen böyle hatırlamak tatlı geliyor. Şimdi de benzerleri var ama onları böyle rahat anlatamıyorsun işte. Hala tatilden dönen insan kokusu seni cezbedebiliyor, söylemiyorsun örneğin. Ve sarı kıvırcık saç çok güzel görünüyor, ama esmere gitmiyor, bir şey yapamıyorsun.

Kahvem öğleden sonra bugün. Sizin kahveler ne zaman?





16 Mart 2017 Perşembe

'Çocuğum çok şanslı çünkü ben...'




Hali hazırda yarı pijamalı hayatım hala devam ediyor. Ne zaman eğitim / iş görüşmesi için evden çıkmak üzere olsam, ev çocuğunun kaka yapacağı tutuyor. Tek başıma toplu taşıma araçlarına bindiğimde aceleyle telefonumu açıyor ve ev çocuğunun fotoğraflarına baştan sona bakıyorum. Ve evet montumun cebinden en çok ev çocuğunun sümüklü mendilleri çıkıyor.

Kısacası elim bu kadar analık hamuruna bulanmışken, kendimi dışarıdan görebilmek ve değerlendirmek sisli bir hal. Ama olsun, ne demiştim- kendimi annelik maceramda onaylamak ve 'iyisin gızım aferin' demek istiyordum.

Evi Umursamamak
Analık maceraları için böyük adım sanki. Bana aferin çünkü bu evi dirlik ve düzen içinde tutmak uğruna bebemin eğlencelerini bölmüyorum. Gerekirse salonun ortasına büyük bir dağ yapmak için tüm yatak, yorgan, örtü, çarşaf ne varsa yığıyor. Ki benim gibi evdeki düzensizlikte nefes alamayanlar, ne demek istediğimi anladı. Evi kendi deney alanı yapsın, ortam sunuyorum. Buralarda hiç içime içime gıcık kaptığım, tiklendiğim, sivilce çıkardığım olmadı. Tam tersi ondaki iştah bendeki tatmin.

Kriz Anlarında Yumuşak Tepki
Çok gergin-acele-zor anlarda ev çocuğunun bazen saçma tutturmaları oluyor. Öfkeden gözüm dönebilir ya da oturup kahrımdan ağlayabilirim. Fakat ilginç bir şekilde böyle çaresiz anlarda bana aşırı bir gülme geliyor. Öyle bir gülme ki ev çocuğu da şaşırıyor, neden kızmadım acaba diye. Bu benim bir huyum yani garip anlarda gelen cıvıtık bir gülme hali. Delirmiş gibi değil de 'kopmak' gibi daha çok. Ama sanmayın ki zeki bir espiriye güler gibi. Neyse işte o gülme huyumun ben ekmeğini çok yedim. Annelikte en çok verim aldığım huyum diyebilirim. Çocuk inadı kırmaya ve 'vay be annemi eğlendirdim galiba' hissi vermeye birebir.

Ah Ne Varsa Bende Var
Duygu arası geçişlerim iyi. Örneğin ben meşgulken ve çocuk neşeli oynarken, kafasını bir yere çarptığında yetişme ve yatıştırma hızımla, o sırada kızgın olduğum çocuk özür dilediyse onu yeniden hoş görebilme ve kucaklaşma el çabukluğum güzel. Seri bir şekilde biçim alabiliyorum. Elele tutuşup keyifle bir şeyler okurken, uyku saati geldiğinde suiistimal edilemez bir disiplin haline bürünebiliyorum.

Eğlence ve Uyum
Üşenmiyorum. Sabah zıpçıktı gibi kalkıyorsa, ben de zıpçıktı oluyorum. Yorgan altı sohbet modu oluyorsa, ben de yanına kıvrılıyorum. Yağmurda sokak diyorsa, konum alıyorum. Kısacası, onun rüzgarını kovalıyorum. Balina ol diyor, kralı oluyorum- büyükbaba ol diyor, bıyık bırakıyorum, daha ne olsun?

Objektif Tutum
Durumlarla ilgili kişisel fikirlerimi koltukaltıma kakalıyorum. Bel altı yapmıyorum. Benim yıldızımın barışmadığı bir kişi onun ailesi ise, asla keyfime göre yönlendirme yapmıyorum. Bu bebeme saygımdan, onun kendi deneyimlerine heyecanımdan. Onun kulağına bir şeyler fısıldamıyorum yani. Her şeyi sıfır çizgisinde yansız tanıtıyorum. Bence benim gibi koca dünyayı bile kişisel algılayan biri için büyük beceri.

Seviyorum abi!
Ah ya bir de son olarak, çok seviyorum be! Ama bu sevgi davranışlarıma, bakışlarıma, yemeklerime, giydirmelerime, okumalarıma, oynamalarıma, sohbetime her şeyime taşan bir sevgi. Onu kendi sahiplenici, mülkiyetçi tavrımdan bile koruyan bir sevgi üstelik. Akıllı bina gibi akıllı sevgi diyelim adına. Saldım çayıra, mevlam kayıra değil. Naif duygularım var. Zarif fikirlerim var. Sevgim kadar saygım var.

Böyle madde madde yazınca, birden kendimi kocaman bir balina gibi hissettim gerçekten. Sarsılmaz, yıkılmaz, güvenilir bir ana! Ben bu özelliklerimle yeterim de artarım sanki. Arada yaptığım çömezlikler, acemilikler, salaklıklar da nazar boncuğum olsun.

Not: Bu yazı dünkü 'mim' girişimim üzerine yazıldı. Kendi analık aleminden anlatmak isteyenleri keyifli, bağdaşla, kahveyle dinlerim.

15 Mart 2017 Çarşamba

Annelere Çağrı!




Ey analar. Blog yazan analar. Blog okuyan analar. Eli mouse tutan, mobil avuçlayan analar.

Bakın ben 'annelere meydan dayağı' huyumuzdan çok sıkıldım. Hepimiz iğneyi de çuvaldızı da sadece kendimize batırıp blogcu anne itiraflar köşesine de başkalarını dedikoduluyoruz. Ben bugüne kadar iki kayınvalide bir de koca dedikodusu yapmışımdır oraya. Ama işin özünde derdim hep kendimle. Çocuk öksürüyor, benim içim buruşuyor. E, ne var yani, nolmuş? Uykusunda öksürüyorsa nolmuş? Bu bir canlı. Gepetto Usta mıyım ben de Pinokyo doğurayım? Yok efendim bu hafta yeterince lifli gıda yememiş. Dün çok fazla çizgi film diye tutturmuş.

Çoğumuzda görüyorum, daha çoğumuzda da hissediyorum- hepsi için günün sonunda faturayı kendimize çıkarıyoruz. Daha fazla 'şey' olmalıydım. Olayları 3 derece sağa yönlendirebilirdim. Keşke biraz daha az 'şey' olsaydım. Anne olmayı yeryüzündeki tüm suların örtücülüğünde görüp, her şeyi 'halletmek', konuyu 'çözmek', duyguları 'kaplamak' olarak hisliyoruz. Kelimelere dökerken bunları söylemiyoruz ama evet içimizdeki his bu. Kendimiz yetmiyor bir de babasını örtüyoruz. Biraz daha mı 'şey' olsan acaba? Bence çok fazla 'şeysin', olmaz bu kadar da. Çocuklar eldeki ebeveynle yetinmeyi bilmeliler. Tabi önce ebeveynler bunu bilsin. Malzeme bu. Bir deli olmadıkça ya da suiistimalci veya şiddet uygulayan filan bence tüm ebeveynlerin oluru var.  Öyle ya da böyle iyiyiz işte. Beceriyoruz, kıvırıyoruz.

Özeti: 'Ebeveynlikte kafayı yiyorsanız, bu işi doğru yapıyorsunuz'

Hele hele takipçililer? Siz de sıkıldınız mı onlardan? Sürekli her olayda anne azarlayan bu takipçililer. Profillerinden kendi örnek hayatından kesitler paylaşıp, 'bakın bana, siz de yapın böyle haydi' diyenleri diyorum. Anneler sanki bir kurumun köleleri de hepimiz aynı kurallara uymak zorundayız. Hepimiz aynı ruh ve eğlencede olucaz, hepimizin etki alanı, yetenekleri, istekleri, ufku birmiş gibi. Hepimiz aynı anneymişiz gibi. Allaşkına?

'Dur önce takipçilerime söyliycem'

Diyorum ki gelin bir de 'annelik maceramda en sevdiğim ben' konulu bir şey yazalım. Birbirimizin yeterli olan, günü kurtaran, olayları çözüveren iddiasız ama bizi gün sonunda gülümseten iyi yanlarını okuyalım.

Biraz da bunları konuşalım diyorum?
Ne dersiniz?

Bunu ister bir mim kabul edin, ister bir sohbet konusu. Merak ediyorum, sizin kendi anneliğinizde sevdiğiniz şey nedir? Hangi davranışınıza ya da halinize bırakın çocukları, sizin bile içiniz ısınıyor? Kendi anneliğinizin güvenli limanı neresi? Kendi anneliğinizde en çekici bulduğunuz yan nedir? Nelerinizle gurur duyuyorsunuz? Sizce neden çocuklarınız şanslıdır? Övelim, sevelim, destekleyelim ve mümkünse artık kendimizi böyle kabul edelim derim.

Kaç gündür aklımdaydı şunu sormak.  Gerçekten takip ettiğim anne yazarları ve beni okuyan- yorumlarda paslaştığım anneleri okumayı çok istiyorum. Lütfen bu notu okuyan kim varsa üzerine alınsın. Ben bu hafta yazıyorum, katılır mısın?

Ben şuan bi kahve madem.

Not: Bloğu olmayanlar yorumda da paylaşabilir bence. Çok da keyifli olur okuması.


13 Mart 2017 Pazartesi

İlişkiler, filmler ve patlamış mısır.





Kaçınılmaz neşenin dört bir yandan sırtımı sıvazladığı mart ayından selamlar. Öyle ki hasta oldum, dinmedi. Ev çocuğu öksürüklerine geri döndü, dinmedi. Ev erkeği ile diyetleri bozduk- yemeleri abarttık, dinmedi. Hayat bütün planları aksattı, yine de bana mısın demedi. Neşe geldi mi bir şey yapamıyorsun. Bir cıvıma bir geyik hali ışıklı halka gibi çepeçevre sarmalıyor. Nedeni de yok. Bahar işte.

Çok tatlı filmler izledik. Avrupa filmleriyle adeta mevzuyu balkondan seyrettik. Sanki aramızda ekran yok. Kanlı canlı diyaloglar, sahici oyunculuklar, anlatmaya çalışmayan ama sizin anladığınız gerçek bir hikaye. Örneğin bir The Misfortunates ya da Dead Mans Shoes . Cumartesi gecesi de Hollywood korkusu patlattık. It Follows, klişelerine rağmen tribe sokmayı başaran bir film çıktı. En çok da ev erkeğinin favori kombini için sevinmiştim: Bir Cumartesi gecesi, iyi korku, patlamış mısır ve bira.

Fakat benim burda bahsedeceğim film başka; While we are young. Henüz iki senelik taze film ve Naomi Watss, Ben Stiller, Adam Driver var oyuncularda.



Film ilişkiler üzerine gibi başlayıp, sonra direksiyonu başka alemlere kırsa da, içinde bol miktarda sosyal medya eleştirisi ve teknolojinin kullanımına dair hoş tespitler barındırıyordu. İçe içe izledim filmi buralarda. İlişkiler diyince, filmdeki bir çift 40'lı yaşlarında birbirlerine söyleyecek yeni sözleri olmayan, hatta aynı evin/yatağın içinde temas etmekten kaçınan olağan türdendi. Yıllar önce birbirine aşk duyan fakat şimdi ekmek kırıntılarıyla idare eden. Doğada ilişkilerin evrimi. Diğer çift ise 20'li yaşlarda, aralarında yoğun tutku ve istek olan hani şu 'genç' tür. Libido ve şiirli günler.

Ben filmi izlerken yer yer dizlerimi döve döve, bazı bazı da dudak kemirerek duygularımı kendi içimde yaşadım. Ev erkeği de tabaktaki mısırları benimle eşit şekilde yiyebilme telaşındaydı. Çünkü o an mısır yemek onun için nasıl önemliyse, benden daha fazla yemiş durumuna düşmemek için çaba harcaması gerekiyordu.

Biz ne 40'lı yaşlardaki çifttik ne de 20'li. Daha çok ama acaip kısa bir süre öncesine kadar 20'lerimizde, konu başlığı aşırı aşk ve tutku olan günlerden henüz yeni geçmiştik. Bana göre sadece çok iyi uyusam ve ev çocuğu biraz daha büyüse, bir de bi bira içsem yeniden öyle olabilecektik. İşin tuhafı belki biraz daha uyusam, ev çocuğu büyüse ve bi bira içsem belki 40'ların o tepkisiz ve düz ilişkisine de dönüşebilirdik. Gerçekten öyle mi bilmiyorum. Çünkü ev çocuğu işin aceleyle söz edilmiş bahanesi. Yavrucuğun 3 yaş sınırından beri beni/ bizi yorduğu filan yoktu. Sadece değişik bir filtre ile hayatımızın piksellerinde işlenen yeni desenler vardı. Konu bu değil, odağını şaşırtma ev gadını. Film boyunca kıyaslamayı sürdürdüm. 40'lara uzaklığımızla 20'lere yakınlığımız matematiksel olarak eşit mesafeydi.

İşte baharın sponsorluğunda hayat bu sefer yine aynı soruyu soruyordu. Ama bu kez çok şefkatliydi. Coşkusu ve destekleyiciliği gözden kaçmıyordu.

'Ne olsun istiyorsun ev gadını? Dile benden ne dilersen!'
'Hep böyle olsun işte. Kanepede mısır ve iyi film. Tam bu akşamki gibi, içsel neşe ve kaygısızlık. Bu, mutluluk.'
'Anlaşıldı, bu senin zaten. İstediğin sürece de senin olacak'

Her şey iyiydi hoştu da. Hayat aynı soruyu bana başka zamanlarda da soruyordu tabi ki. Sorun buydu aslında. Çünkü benim cevaplarım hep değişiyordu.

Kahve?

9 Mart 2017 Perşembe

Haklarımız ve memelerimiz


Kadın hakkı, kadın mücadelesi, kadın memesi.

Kadınlıkla ilgili kurulan tüm cümleler ve konu edilen tüm fikirlerden rahatsız oluyorum. Bir başlığa ait olmaktan hoşlanmıyorum. Tavsiye verilmesi gereken bir varlık olarak nitelendirilmekten gocuntu duyuyorum. Korunmak gibi şeylere prezervatif  hariç değer vermiyorum. Sahiplenilmek, dahil edilmek, takdir edilmek fiillerine kıl kıl bakıyorum. Kadın hakları gibi konuların her sene fönlü saçlılar tarafından ezber şekillerde tekrar edilmesine pas vermiyorum. Reklamlarda kadınlarla ilgili bir söz söylemeye çalışan markaları alkışlamaya ihtiyaç duymuyorum. Kendi hakkını başkasından dinleyip sevinenlerle halaya girmiyorum. Pedimi gazeteye sarıp veren bakkala, iyi günler demiyorum. Kadının emekçiliğine vurgu yapan, kadını kutsal gören anlayışlara popomu dönüyorum. Kadın olarak yapabildiklerimi başarı sanıp ıslık çalanlara mal mal bakıyorum. Önceden kadınların ocaktaki yemeğine övgü yağdıranlar, bugün kadınların ocaktaki emeğine şiirler yazıyor, aldırmıyorum. Şiddet gören insanı 'kadın' diye konuşuyorlar, içime atıyorum. Haksızlığa uğramakla kadın kelimesi aynı cümlede kurulmazsa ayıp oluyor, hiç haz etmiyorum. Kadın memesi çok merak ediliyor, öylece bakakalıyorum. Kadın poposu, 'sima' gibi biliniyor, kalakalıyorum. Kadın erkeği yensin diye aforizmalar söyleniyor, horoz dövüşü izler gibi izliyorum. Kadının fendi erkeği yendi, lafından acaip tiksiniyorum. Benden önce eşimin işini soranlara, uçan tekme atıyorum. Eşimden önce bana 'bi su varsa alırım' diyenlere, bomba atıyorum.

Ergenlikte utanıp yeni çıkan memelerimi yok sayardım. Şimdi de tüm kadın söylemlerini yok sayıyorum. Çünkü kadın erkek değil, insan diye tanımlamaya inanıyorum. İsmimi söyleseler yeter, ama boşveriyorum.

7 Mart 2017 Salı

Bir sır.


Ey sevgili blogdaşlar.

Buraya bir sırrımdan bahsedip acilen elimdeki biberon yazısına dönmem lazım.

Geçenlerde can sıkıntısından yine bir şeyler geveliyorum. Ben tuttum bunu HT Hayat Blog bölümüne gönderdim. Hiçbir çaba ve ayrıcalık gerektirmeyen bir aksiyondu. Yazdım, yolladım. Yazı da öyle ahım şahım değil, normal benim can sıkıntısı çenelerim. Sonra HT sağolsun, çok da saçma bulmamış, yayınlamış. Ben de her Türk genci gibi, aldım bunu şahsi sayfalarımda paylaştım. Ben yazdım ben, koşun diye. Fakat hiç hesaplayamadığım mevzular oldu.

Ne oldu dersen, alt tarafı 'like' aldı derim ama nasıl like.
Bir kere ömründe bana hiç like eylememiş üniversite hocalarım. Cool'luğunu bir saniye bile olsun bozmamış iş dünyasında sevilen tanışlarım. Bunlar filan like etmiş. Heralde HT Hayat'a seçilmiş bir yazar filan zannettiler beni. Başarımı ağır ve cool bir nida ile takdir ettiler. Halbuki canına yandıklarım, başarı değil normal bir blog paylaşımıydı o.

hocam sen de mi yaa?

Kaldı ki yazıyı okusalardı, olayın çingene iç yüzünü öğrenirlerdi. Annelerin hayatını KURTARMAYACAK derecede saçma 7 tavsiyeden bahseden bu yazı, komik bile değildi. Hani boş geyik. Az biraz sempatik, imla hatasız, akarı kokarı olmayan, kendi halinde bir şey. Burada azcık bir mütevazilik gösteriyorsam, ne olayım. Ne olayım? Zaten utandım yeterince. Daha da bir şey olamadım. Onu demek istedim herkese, 'ben daha bir şey olamadım beğenmeyin o kadar'. Diyemedim. Geri çekeyim paylaşımı bari. Birkaç gün daha geçsin.

İlginç kısmı, kaç yıllık aynı listenin yolcusuyuz. Sen bir kez bile bana ait bir şeyle ilgilenme. Like eyleme, yokmuşum gibi şey et. Ama şimdi like koy. Ne alaka? (Normalde beni takip eden arkadaşlarım ayrı tabi. Anladın sen ne kastettiğimi)

Neye like afedersin?

Bu arada biberon yazısına bilgi toplarken, donakaldım. 1800'lü yıllarda aşağıda gördüğün şu tip biberonlar Avrupa'da pek modaymış. Bebeler, kendilerini mis gibi besliyorlar, analarına mutluluk ve rahatlık sağlıyorlarmış. Herkes mutlu mesut yaşarken aniden yüzlerce binlerce bebek ölümü olmuş.


Herkes aynı şeyi sormuş, neden? Nasıl olabilir? Bu bir gizli hastalık mı nedir?
Olay çok sonra netlik kazanmış. Çünkü o hortumun sterilize edilememesi feci bir bakteri üremesine sebep olmuş. Sonra da 'katil biberon' adıyla anılarak, raflardan kaldırılmış.



Çok üzücü.

6 Mart 2017 Pazartesi

Yalancı Olmayan Ama Sürekli Yanlış Bilgi Veren İnsanlar: YOASBV


Hepimizin etrafında onlardan var. Bazen biz de başkalarının etrafındaki 'onlardan' oluyoruz. Olmuyor muyuz allaşkına söyleyin?! Kimden mi bahsediyorum? YOASBV sendromundan. Yani, yalancı olmayan ama sürekli yanlış bilgi veren insanlardan.



1- Oradan buradan duydukları söylentileri eşe dosta gerçekmiş gibi anlatan kişilerdir.


"Altın çok artacak, ne var ne yok satıp altın al teyze"



2- Mutlaka yeni zayıflama yöntemleri duymuş ve hemen uygulamaya koyulmuşlardır.

"Sabahları elma sirkesi, çörekotu yağı ve fil kılını karıştırıp içiyorum, haftasına 10 kilo"






3- Kimsenin haberdar olmadığı gelişmeler, onlara direkt mail atılıyormuş gibi bilirler.

"Seneye sınav sistemi tamamen kalkacakmış, boşuna kasmayın"



4- Herkesin gönül işlerinden haberdarlardır. Kim kimden hoşlanıyor, bilirler.

"Kızım ben anlarım herifin sana bakışları ortada, kına gecesini tasarlamaya başla sen"




5- Her olayı bilimsel yönden açıklamaya eğilimlidirler.

"Hamileyken canın kısır çekerse bebek ayakçı, baklava çekerse beleşçi olur"




6-  Köşeye sıkıştıklarında sorumluluktan kaçınırlar.


"Abi ben de Abbas'tan duydum, ne kızıyosun?"




7- Kendilerini her koşulda iyi analizci olarak satarlar.


"Ben söylemiştim"




Kafası karışık günlerden geçerken ben can sıkıntısı gidermek için madde madde çene yaptım. Şimdi geyiğimiz bittiyse gerçek hayata dönebülür müyüz evladım? Çay tazele bakiyim.



2 Mart 2017 Perşembe

Sizde de bunlar oluyor mu?


Valla bende oluyor.

1- Krem Kullanımında Oynaklık

Çok özenip alınan pahalı bir kremi ilk günlerde kullanırken, cimrilik edip sivilce tanesi miktarında sürmek.



İlk günlerde...




İlerleyen günlerde, mokunu çıkarmak.

İlerleyen günlerde..


2-  Ben Yapınca Olmuyor

Instagram'da görüp bayıldığın bir aktiviteyi evde uygularken, hayal kırıklığı yaşamak.

video


3- Fındık Burun Özlemi

Kemerli burnun bazen fotoğraflarda fındık gibi çıkması. Bir havalara girmek...



4- Görünmezlik İksiri

Metroda arızalı kapının önünde beklediğini gördükleri halde, kimsenin seni uyarmaması...



5- Romantik Tesadüfler

Çok sevdiğin bi arkadaşından hemen o hafta aşırı aşırı ihtiyacın varken böyle şirin bir planner hediye almak. (datlı hatunum Anıluum)



1 Mart 2017 Çarşamba

90 Günde Devrialem


Yine boyumdan büyük işlere kalkıştım. Bakalım, halledebilecek miyim.

Önümüzdeki 3 ay süresince başka bir eğitime başlıyorum. Bu eğitim haftada iki gün sürecek, akşamları. Ev erkeği ve ev çocuğu baş başa takılacak o akşamlarda. Bir de üzerine bugün bulaştığım bir kısa süreli proje var. Aniden çıktı. Bu da minik bir ek gelir ama günde iki saatimi alacak aşağı yukarı (evden)

Haliyle tekrar edilmesi gereken bilgiler, çok sevdiğim bloğum, arada yazdığım bir websitesi, günlük ev işleri, evin içinde yaşayanlarla vakitler, hastalıkları atlattığımıza göre başlanması gereken spor halleri.
BOOIIINGMM!!



Kendi üzerime yine bir sürü sorumluluğu atıp kaçtım. İdealar dünyasındaki halim halleder abi, gönder sen dedim. Şimdi nabıcaz be Kamil?

Mutlu Keçi ve Joe mart ayı kararları yapmış. İştah açıcı. Mmm. Şimdi ben Mart bazlı değil de 90 günlük bir maratona girişteyim. Tüm baharımı alıyor hayat benden. Yerine ödevler listesi sunuyor. Hakkıyla verirsem, ortam turuncu. Fakat yetiştiremezsem, çuvallarsam, denkleştiremezsem ortamlar gri!

Maratonun birinci haftası şöyle olmiyim da.


O kitabı bilirsiniz. 80 günde devrialem. Bir İngiliz'in tüm serveti ve itibarı pahasına 80 günde dünyanın çevresini dolanmasını konu alır. Şimdi devrialem sırası bende. Büyük bir meydan muharebesi. Bakalım gızımız 90 günde tüm bu işlerin altından kalkabilecek mi?

Haftada iki akşam derslere katılmakta bir şey yok. O dersleri sindirmesi ve amacına uygun kullanması var. Bunu her hafta aynı iştahla yapması var. Günde iki saat ek gelir için çalışmakta bir şey yok. Bunu haftanın her günü, aynı motivasyonla, sızlanmadan yapması var. Tekrar yapmakta bir şey yok, yaparken acele etmemesi var. Bloğa - diğer web sitesine yazmakta bir şey yok, yazacak enerji bulması var. Aileyle zaman geçirmekte bir şey yok, geçirirken ağzı cücük olana kadar esnememesi var. Spora başlamakta bir şey yok, bunu her hafta düzenli yapması var.

Diyorum ki, ben bu kez karar almıyım. 90 günde bir İngiliz hanfendi gibi, her gün yapılacakları hiç sorgulamadan yapayım. Tek kararım bu olsun. 90 günde kendi maratonumu devrialem yapayım. Görevleri tamamlıyım. Bunun için gereken tek şey günü ve o haftayı planlamak. O gaddar. Ve o altın cümleyi fısıldamak:

YAPILACAKSA YAP!

Yani, bana ne iyi gelir, ne yapsam daha verimli olur gibi çeneleri yapmayacağım. Sadece 90 günde yangından mal kaçırır gibi, günümü sağlam bir organize edip, günlerimi- haftalarımı kotaracağım. ÖSS sınavına son 3 ay kalmış gibi yani. Şimdilik hızlandırılmış bir hayat. Çünkü bu üç ay buna odaklanmazsam, bolaracak diz çıkaracak bu davalar. Üç ayda halledilmesi gerekiyor. Devrialem gerekiyor!

Bu 90 günde devrialemime meydan dayağı ya da modern ifadeyle 'challenge' diyebilirim. Beslenme, spor, çalışmalar ve gün içinde koşuşturmalarımı arada '90 Günde Devrialem' başlığıyla burada paylaşabilirim. Belki bu bana ışıltılı motivasyon sağlar. Cuma günü birinci günüm ve Mayısın son günü de maratonum sona eriyor. Dersler ve işin süresi doluyor (aşağı yukarı)

Kendime Xena gücü diliyorum.
Alalililili!
Bi sıcak çayımı içerim gece gece.