31 Ocak 2017 Salı

Zaman. Şuan.




Şu yukarıdakini inkilizca olarak ig'de görmüştüm. Meğer genel bir geyikmiş. İlk gördüğümde 'harbisi mi?' diyip, mantıklı bulmuştum bile. Hani sonuçta yeni seneye dair kararlar alınıyor, bunların alışkanlığa dönüşme süreci var. Fakat ne bileyim, bu bir 'loser' /üşengeç mottosuymuş ehe möhö ihi.

Ben hiç üşengeç değildim bu Ocak ayında aslında a dostlar. Gayet tatlı bir ay geçirdim. Ancak aynı ay içinde iki kez hasta oldum. İşin tuhafı bu hastalıklar, bir çeşit soğuk algınlığı gibi görünse de, sanırım farklı bir şey. Bizde grip değilsen kesin kansersindir. Etrafındakiler fazladan endişelenir, stres yapar. Omega 3 kullan der biri, öteki sıkı sıkı giyiniyor musun diye sorgular, bir başkası kafaya çok takıyorsun diye eleştirir. Sıkı giyinmeyle neleri bağdaştırmıyor ki insanoğlu.

Durumum şöyle.. Bir gün önceden bir belirtisi olmuyor genelde. Sabah uyanıyorum ve tüm vücudum korkunç ağrı içinde. Hani şu grip olduğunda olan ağrıdan. Eklem ağrısı ve ciltte hassasiyet. Popoyu klozete koyarken bile canın yanar hani.. Ya da üzerini değiştirirken, giysinin cildine değdiği yerler bile acır. Buraya kadar his çok tanıdık. Ancak devamı ilginç. Hiçbir şekilde ateş, boğaz ağrısı, öksürük, burun akıntısı yok. Bazen baş dönmesi ve mide bulantısı eşlik ediyor. Bunun dışında yoğun ve acılı bir vücut ağrısı. Böyle bir grip, soğuk algınlığı filan yok bildiğim kadarıyla. Devlet hastanesinden gün aldım. Ayın 6'sında dahiliyeye gidiyorum. Şuanda iyileştim örneğin, muhtemelen o gün iyi olacağım ama bu işi araştırmak lazım sanki.

Onun ardından diğer sorunlar, bel ve bacak ağrıları, cilt sorunları ve dişçi ziyareti gibi süper aktivitelerle kendimi bi bakımdan geçirmeyi planlıyorum.

***
Nedense son haftalarda aşırı bir 'carpe diem' insanına dönüştüm. Birden geldi. Yataktan kalktım ve hiç giymediğim, hep daha güzel günlere giyeyim diye ertelediğim bir şeyler seçip giydim. Saç taradım, hafif makyaj yaptım. O gün bugündür bende bir heyecan anlatamam. Libido artışı hakim. Erteleme olayına tahammülüm sıfır seviyesinde. Ev erkeğini sabahları evden kovuyorum nerdeyse, sabah koşusu için. Mutlaka her gün yapmayı gelecekte istediğim birkaç şeyin ön hazırlığına vakit ayırıyorum. Ev çocuğuyla olayları abarttım. Uykuyu beraber istiyorsa, alıyorum koynuma- bırakıyorum kendimi huzura. Yediklerime hassasiyet gösteriyorum, güzel besinler seçiyorum. Çok müzik dinliyorum. Yolları yorgunlukları göze alıp sevdiğim insanlarla eğlenceli planlar yapıyorum. Yıllardır ertelediğim direksiyon eğitimine başladım. İnanamıyorum ilk kez bu pazar ben karınca hızında bile olsa araba kullandım. Kitap okumak mesela.. Çok okumam lazım, uzun süre okumam lazım diye diye ertelediğim tüm o okumaları sittir ettim. 3 sayfa bile olsa o kitaplara daldım. Hiç 3 sayfa kitap okumanın hazzı mı olur? Oluyor bence. Bir olayın ağırlığına takılıp kalmak yerine, etrafından dolanmayı seçtim. Çünkü değiştiremeyeceğim şeyler var. Fakat şu salondaki eşyaları yeniden düzenleyebilirim, dedim. Kendime daha sıcak bir oda yaptım. Zor da olsa geceleri aç kaldım. Çünkü kendini iyi hissetmek için şuandan başka bir zaman yok, çalışacağın. Kendime aynada baktım. İzin verdim 25 yaşıma, rahat bıraktım onu. Gel dedim 33 yaş, seni bu halinle seviyorum. Bilmiyorum dostlar... İçim bi kıpır kıpır.

Bugün değilse ne zaman sevişeceğim?
Ne zaman çocuğumla doya doya güleceğim?
Ne zaman koşacağım, terleyeceğim?
Ne zaman okuyacağım, derinlere dalacağım?
Ne zaman kıymetli yeteneklerimle bir şeyler üreteceğim?
Ne zaman kendimi seveceğim?

Belki kafam iyidir bu ara. Hastalık, stresli bazı durumlar yüzünden sarhoş olmuş, kendime böyle bir çıkış yolu bulmuşumdur. Acilen ne içtiysem, hep bundan içmek istiyorum.

Kayla Itsines, sözün sahibi.


19 Ocak 2017 Perşembe

Ocak 2017'den payıma düşenler?

Merhaba hayat!

Ne zaman çocuk hasta olsa / ben hasta olsam ve bu ikisi aynı haftaya denk gelse, çöp torbasına sıkıştırılmış bir sümüklü tuvalet kağıdına dönüşüyorum. Mekansız, zamansız, fikirsiz ve bilinçsiz. Far görmüş tavşan diyebilmek isterdim. Ama bizim final o kadar dramatik değil. Normal Türkiye'deki hayata devam edebiliyoruz yani. Şaka şaka anormal Türkiye hayatı...

Ev çocuğunun hasta olması organik gelişti ancak benimki gayet el yordamıyla, zoraki oldu. Nasıl mı?

Kafaya taktım. Ama çok fena taktım. Neyi olduğunun bir önemi yok. Şimdi buraya yazıp bağdaş kurmama hiç gerek yok. Odak noktam neye aşırı kafamı taktığımdan çok, kafamı taktığım şeyin sabahında bütün kemiklerim ve etlerimin lime lime acıması, beni hasta etmesi. Düşünce gücüyle ev yapımı hasta olma rehberi gibiyim. Nasıl bir canım yandıysa, buna şaşırmaktan kafama taktığım şeyi bir kenara bırakabildim. Zaten aniden gelişen bir olaya, beynimin ön lobuyla verdiğim hızlı bir tepkiydi 'kafaya takmak'.

Bunun dışında 2017 önüme hoş keşifler sunmaktan çekinmiyor. Keşif diyorsam, yeni bir gezegen ya da örgü modeli gibi iddialı şeyler gelmesin aklınıza. Belki hepinizin çoktan bildiği şeyler. Black Mirror dizisi yeni bitmişti ki ev erkeği başka bir dizi önerisiyle çıkageldi. Ben de epey ıkındım, bahane ürettim ama bu diziye başlamaktan bir türlü kaçamadım. İyi ki de öyle olmuş. Çünkü bazen önyargılar, anlık üşenmeler WESTWORLD gibi şahane dizileri izlememize engel olabilir. Bilim kurgu severlerin ağzını sulandırabilir, ancak sevmeyenlerin de kayıtsız kalmaları imkansız. Oyuncu kadrosunda Anthony Hopkins gibi bir detay var misal (ve daha neler)! Ana tema olarak yapay zeka ve insan tabiatının çekişmesi bizlere sunulsa da.. ah dostlar.. insan neresinden yaralıysa orasından izliyor her şeyi. Buraya ne yazsam spoiler olacak. Geç. İsterseniz spoiler'sız bir ön inceleme için şu videoya bakabilirsiniz.

Başka bir keşfim de, spotify oldu. Evet ben bir teyzeyim. Maalesef yeni el attım bu güzelliğe. İlk bir ayın ücretsiz olmasından faydanalarak, yardırıyorum. Eğer biraz vitesli kullanılırsa, internet tarihinin en faydalı müzik sitesi olabilir kendisi. Açgözlülük yapıp, onu dinliyim bunu da dinliyim denilmedikçe, müziğin en vitaminli kısımları size ulaşabiliyor. Henüz çok bi liste filan yapamadım ben gerçi, henüz keşifteyim.

Ve son olarak yeni bir blog keşfim oldu. JAPONKEDİ. Aranızda çoktan kendisini takibe alanlar vardır. Uzun zamandır yazıyor. Nasıl olduysa, gözden kaçırmışım. Ben genelde beslenme, spor, kişisel gelişim ve iş maceraları yazılarını sömürdüm. Ama her ne hakkında yazıyorsa, çok dolduruyor. Okkalı. Özellikle son yazılarından İZİN İSTEMEYİN beni epey baştan çıkardı diyebilirim.

Yeni seneye gireli henüz 20 gün olmuş, Ocak ayından bana düşenlerden biraz aktarayım dedim. Daha uzatırsam, son bi kontrol amaçlı okumaktan ben bile sıkılacağım.

Sizin yeni sene nasıl geçmekte?
Yoksa?



Görsel için A. Ç. D. ye teşekkürler.

13 Ocak 2017 Cuma

Ispanağın her tonu


Ispanak, o koyu koyu yeşilleriyle her zaman bana sağlık imasında bulunan bir sebze olmuştur. Canlı, diri, günışığı ve klorofil dolu. Gerçi son yıllarda konu klorofilden şifa bulmaksa, olay çim tüketmeye kadar varıyor, ancak henüz o kadar mukaddes bir seviyeye yükselemedim. Üşengeçlik level'ına takıldım.

Bu hafta sebebini anlayamadığım şekilde bol miktarda ıspanak alınca ben, baktım bu böyle olmayacak, yeşilleri büzüşmeden hızlıca tüketmeye karar verdim. Sonra menümdeki çeşitlilik kendimi bir an olsun başarılı biri gibi hissetmeme sebep olmuştu ki, abartmayayım dedim.

Madem bir bloğum var, o halde ne duruyorum diyerek, ıspanakla yaptığım tüm dansları şuracığa paylaşıyorum. Hepsinin görselini çekmeyi akıl edemedim. Eldekileri iliştiriyorum.

Bol Ispanaklı Böreğimsi

Yapımı çok acaip kolay. Klasik işte; yumurta, zeytinyağı, un (tam buğday unu, badem unu, yulaf unu- hangisini istersen), yoğurt ya da süt. Bunları bir güzel harmanlıyoruz. Miktarı tercihe kalmış. Sonra temizlenmiş-doğranmış ıspanakları ekliyoruz. Bir de yeşil soğan doğruyoruz. Ve finalde peynir. Karıştır. Ver veriştir fırına.



Ispanak Salatası

Kutsal sosla sunulduğunda öte lezzetli. Limon, zeytinyağı, tuz ve baharatlar.




Ispanaklı Smoothie

Ev çocuğunun favorisi. Ben şöyle bir karışım yapıyorum; muz, ıspanak, avokado, keçi sütü. Bu zilyon farklı temayla yapılabilir. Bir içiyor, sanırsın ki kola yanında cips götürüyor.

Ispanaklı smoothie


Ispanak Haşlama

Bu da zor günlerin kurtarıcısı. Buharda pişen ıspanaklara sarımsak ve limonla hazırlanmış sos. Ya da yine buharda haşlama- üzerine sarımsaklı yoğurt. OYVVS.

Bulgurlu Ispanak

Tencere yemeği ancak öte kolay. Ispanaklar temizlendikten sonra doğranıyor. Tencereye konuluyor. Üzerine tamamen istenilen miktarda bulgur konuluyor. İki diş sarımsak bütün halde atılıyor. Üzerine zeytinyağı gezdiriliyor. Ve bir miktar su eklenip altı yakılıyor.

Elbette bu tarifler, güzelce temizlenmiş ıspanaklar, saklama kaplarına konduysa ve dolapta yerini aldıysa kullanması acaip pratik. Bazıları keklere poğaçalara da kakıtıyorlar ıspanağı. Ben hiç denemedim. Kısacası, bu bol lifli ve çeşit çeşit faydaları olan güzel yeşili hiçbir şeyi için değilse bile sırf lezzeti için tüketmeye değer.

Benzer bir şekilde pancar ve kerevizi de kakıtabildiğim tariflerim var. Onlar da bollaşsın da paylaşırım.

Amaç evde sebze ile bağırsakları daha çok buluşturup mutlu aile tablosuna katkıda bulunmak. Yoksa lahmacun forever.




11 Ocak 2017 Çarşamba

Yoga Deneyimi


en favori yoga hareketim
Bir önceki yazıma çok değerli yorumlar geldi. Cevap veremesem de hepsini ayrı ayrı okuyup, üzerine düşündüm. Hatta gün içinde tekrar tekrar düşündüm. Teşekkürler sunarım.

Ben yogaya başladım. Hemen o gün de bıraktım. Yorumlarda apaçık bunu kasteden olmuştu değil mi zaten? Evet konu aynı konu. Kendini oraya ait hissetmeme.

Koskoca yoga kültürünü eleştirecek değilim. Fakat o kültürün karşısında 'bu ne demek, amacımız ne, ne anlama geliyor' diye düşünmekten henüz kendi içime dönebileceğimi sanmıyorum. Tabi o an hemen sana o el hareketinin anlamını söyleyen biri mutlaka olur, neden olmasın? Fakat cevap yine tam bu değil. Yoga, kendi içinde anlattığı şeyler olan, sembolik davranışlarla ortaya konan, derin felsefeli bir duruş. Ben o kodların karşılığını içimde ne kadar ıkınsam da bulamıyorum. Bana o kodlar bir şey anlatmayınca, ne oluyor, ortaya yogacılık oynayan, taklitçi bir robot çıkıyor. Düşünün ki lahmacun yemeye gittiniz. Tadını çıkara çıkara lahmacunu dürecek, rokanızı içine gömeceksiniz. Ama lahmacun kültürünün kuralına göre, mutlaka doğu şivesi kullanmanız ve arada türkülere eşlik etmeniz gerekiyor bunu yaparken. Heh, aynı bunun gibi bir histi işte.

Yogada uzun uzun baktığım...


Kısacası yogaya başlamanın basit bir kayıt formu doldurarak olamayacağını gördüm. Bu bir ihtiyaç ve ilgi alanı olmalıydı. Yoga merkezindeki herkes tatlıydı; katılımcılar ve öğretmen de. Gıcık olduğum hiçbir şey olmadı, yanlış bir yerden başladım diyemem. Orada tek yanlış olan bendim. Saçma komik capsler yaptı durdu beynim. Oturup adam başı şu kadardan aylık ne kadar kazanıyordur bu mekan, diye hesap yaptım. Ve etrafımdaki insanların vücutlarını filan inceledim. Tüm bunları herkesin meditasyon yaptığı sırada, yoga hareketlerinin sonunda- bir türlü bitmeyen o yirmi dakika boyunca yaptım.

Yogadan önce asla! (bilenler bildi şuan)

Bendeki melankoli regl olana kadarmış üstelik.
Regl oldum ve birden yine hayatın rengi değişti.

Hayır bir regl olma hormonları bu kadar mı alt üst eder bünyeyi? Napsak dengelemek için? Pilatese mi gitsem? Dur bi kayıt formu doldurayım- şaka şaka : P

Bugün iki kahve içtim. Fakat iyi içtim.

8 Ocak 2017 Pazar

Yeni bir yola doğru...




Pazar kahvaltısından kaptığım çay bardağımla çöktüm laptop başına. Bazen düşünceler salça oluyor, hemen bi boşaltım yapmak icap ediyor.

Ev erkeğine bu hafta tam üç gün trip attım. Salı başlayan bu trip kampanyası Cuma gününe kadar sürdü. Cuma akşamı güya West World izleyelim diye bir araya geldiğimiz kanepede, diziyi sallayıp, konuştuk biraz. Eskiden böyle konuşurduk, içim hafiflerdi. Birbirimize anlatmak için sabırsız olurduk. Şimdi ikimiz de çabada az, anlamda çok laflar ediyoruz. Konuyu kimse anlamıyor. Aslında ben ona hak veriyorum; o da bana. Kesin benim hatam vardır, ben de az değilimdir düşüncesi hep aklımda. O da kendi sivri köşelerinin farkında. Ama şuanda eskiden farklı olarak; bu negatif yönlerimiz birbirimize karşı mahcubiyet yaratmıyor. 'Napalım malzeme bu', 'ben böyleyim sorry' gıcıklığına dönüşüyor.

Dedik ki acaba boşanmak? Yok o kadar da değil. Çünkü sevgi gibi değişmeyen kumaşlar var. Bir de ev çocuğu, ben ve o olarak paylaştığımız anlar çok kıymetli. O zaman bi aile danışmanı, terapist filan? Olabilir dedik. Tabi seçeneklerden bize uygun olanını bulmak lazım. Bir de haftada bir görmek isterse, özel muayene ücretlerinin kabarıklığını da düşünürsek, altından kalkabilir miyiz? Haftada bir görüşelim derse 'çok hastayım doktor, bu haftayı pas geçsek' diye ayak yaparım belki filan diye düşünürken ben, bir de devlet imkanlı olanlara bakarız ya, buluruz hallederiz diyerek günü kapadım.

Sabah kahvaltıda aramızdaki tüm gerginlik bitmişti. İçimdeki laf sokan canavar kayıp. İyiyiz yani. Ev erkeğinden başka bir öneri geldi: 'Bak Kahvecim, düşündüm de acaba aile terapisti yerine seni yogaya mı göndersek?

Al işte dedim, çözümden ne kadar uzaksın. Şimdi de faturayı bana kestin. Yani tüm bu aramızdaki iletişimsizlik, benim kendi içimde çözemediğim şeylerden, kendimi iyileştirmeliyim öyle mi? diye çıngarımı koydum. Hatta bir de laf sokan canavar uğradı 'noldu psikoloğa girmekten daha mı ucuzmuş yoga' bile dedim. Neyse, ev erkeği PowerPoint sunumuna benzer bir şekilde açıkladı bana. Benim gerginlik takvimimi, ve kendisine karşı uyuz olma tarihlerimi belirlemiş. Hepsi, hayatımda beklentiye girdiğim bir konuda döte gelme anlarıma tekabül ediyormuş. Sürekli hayatın kontrol edemediğim kısımlarıyla yarışıyormuşum. Hayat böyle aktı, ben de bu akıntıdan alabileceklerime bakayım demiyormuşum. Değiştiremeyeceğim koşullara takılıp kalmışım. Kendi potansiyelimi böyle çöpe atıyormuşum. Yani, sorun büyük ölçüde bendeymiş. Kendisinin de hataları şuymuş buymuş. Günde beş dakika meditasyon yapıyormuş, o bile nasıl iyi geliyormuş. Yoga benim beynime iyi gelecekmiş. Meditasyona da bu şekilde ilgi duyabilirmişim.

Bir şey demedim ama aslında çoktan ikna olmuştum. Yogayla ilgili oturdum ve ilk kez bel ağrılarımı iyileştiren spesifik hareketlerinden farklı olarak, genel bir araştırma yaptım.

Akşam bulduk bir yoga merkezi. Pazartesi başlamak üzere anlaştık. Yıllarca kaçtığım yoga ve meditasyon trenine ben de bir vagonunda dahil olacağım işte. Yıllarca kaçtığım kısmına daşşak geçtiğim dersek daha dürüst olur. Belki yoga bana gereken 'sakinlik' becerisini verecektir, bilmiyorum. Belki hayatımın yeni heyecanı olacak ya da hiçbir şey ifade etmeyecek.

Fakat bir şey var ki anladığım, eğer hayatımın şu anında mutlu olamıyorsam, eksikliğini duyduğum şeyler gerçek olduğunda da mutlu olamayacağım. Bugün mutlu olamayacaksam ne zaman olacağım? Hayatımda iyi giden şeyler zaten hep iyi gidecek yanılgısına kapılıp, kötü giden şeyler için yas tutarsam; bir gün başıma beni sahiden zorlayacak bir şey geldiğinde başa çıkabilme gücünü nerden bulacağım? Bugün öylece geçip giderken, hangi günü bekliyorum böyle sabırsız? Mutluluktan anladığım ne?

Bu soruların sadece cevabını değil, uygulamasını da istiyorum blog.
Kahve zamanı.


6 Ocak 2017 Cuma

Böyle bir gün. Gri.


 Ümit Yaşar Oğuzcan'ın oğlu Vedat, Galata Kulesi'nden henüz 15 yaşındayken atlamış. İntihar. O yaşta neydi derdi derken, başka bir şey daha öğrendim. Babası Oğuzcan da çok denemiş meğer ölmeyi. Bir ipucu mu bilmiyorum bu bilgi ama belki de genetik bir mirastı bu.

Bazıları ölmek için yoğun bir istek duyarken, bazıları da yaşamak için öyle kuvvetli bir istek duyuyor ki; bunun uğrunda ölüyor.

Hem de şöyle bir yaşamak:

Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine...

Polis memuru Fethi Sekin dün İzmir'de yaşanan saldırıda hayatını kaybetti. Ama o görevi gereği yapmadı bunu. Hepimiz anlayabiliyoruz bunu sessizce. Yaşamak ve yaşatmak için yaptı. Bunu yapması için kahraman, şair, filozof, partili, örgütlü olması gerekmiyordu. Bir fikrin yandaşı ya da karşıtı da..

Sadece o an orada bulunuyordu ve kuvvetli bir yaşam isteği refleksiyle müdahale etti.

Ümit Yaşar'ın şiirlerini kurcaladım bugün biraz. Oğlu için yazdığı dizeleri, acıları kanıyordu sanki. Hatta benim senelerdir bir aşk hikayesi için yazdığını düşündüğüm şu dizeler, meğer oğlu içinmiş:

Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,
Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın,
Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;
Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.


Fethi Sekin'in de üç çocuğu var. Onlar da merdivensiz, yelkensiz kaldılar değil mi?

İşte bugün bende böyle bir gün. Ölümler, hayatlar ve içine saklandığım 'şarkılarla' evde öylece günü dolduruyorum. Evet, yas tutuyorum.







5 Ocak 2017 Perşembe

Kahveyle iyi giden blog listem.





Merhaba kahve sever dostlar.

Benim diğer Dukuju blog'da günlük olarak her güncellediğini havada kaparak okuduğum blog listem vardı. Sonra o liste çoğaldı, hepsini hemen havada kapamasam da 'kahveyle sakin sakin okumak istediğim' bir listeye dönüştü; ama bir türlü güncelleyememiştim. Dağınık dağınık hafızam el verdiğince okuyordum. Şimdi o listeyi buraya taşıdım ve bir de yeni keşfettiklerimle çeşitlendirdim. Şimdi hiçbir yazdığınızı kaçırmıycam nihaha mıh mıh mıh.

Sen nasıl takip ediyorsun yeni yazıları bilmiyorum ama ben blogspot'un kendi menüsünde hazırda olan 'okuma listem' kısmına hiç pas vermiyorum. Çünkü her yazdığını hemen okumak istediğim blog'lar listesi ayrı bir olay benim için.

Bu liste epey uzun oldu, ama zaten herkes sık güncelleme yapmıyor. Haftada şöyle iştahla okuduğum blog yazıları sayısı 10'u geçmiyor. O yüzden benim için yorucu olmuyor bu kadar uzun bir liste. Bir de listede aylardır bir satır dahi yazmamış olan, ama hadi geçmişin hatrına hala listeden çıkaramadıklarım var. Hatta okurken 'neyse bunu da düzenli okumiyim ya çok kişi oldu' diyip, sonra merakımdan okumaya devam ettiklerim de var.

Lakin bu kadar dağınık bir hafızayla unuttuğum 'kahveyle iyi giden bir blog' kaldı mı, onu düşünüyorum. Var mı aranızda sık sık yorumlarımla boğduğum ama yandaki 'Kahveyle İyi Giden Bloglar' listesinde olmayan biri acaba?

Varsa yorumlarda ses et nolur, eklerim hemen listeme.

Bu arada.. Bloğun masaüstü görünümünde çıkıyor liste. Benim telefonda mobil sürümünde çıkmıyor yani. Menüde 10 kişi var; ancak 'tümünü göster' dersen hepsi görünür.

Bi kahve yapayım da, ev çocuğunu okuldan almadan önce şu gıcır gıcır yeni güncellenmiş listeme bi göz atayım. Sen de bak listeme ayol, belki yeni bir blog keşfi günündür bugün.

Mutlu Perşembe.






3 Ocak 2017 Salı

Bakarken ardından gitme kal, Yiyemedim.

Kış haince bastırdığında en sevdiğim şey, akşamları hoş aktiviteler yaparken 'tıkınmak'. Bu yaklaşık son 30 senedir böyle. Yaşım 33, düşün artık. Güzel meyveler olur, kurabiye olur. Bana lunaparka gitmek kadar mutluluk veriyor. Yanında da taze demli çay olacak tabi ki.

Mesela bu aralar ayva ve kahve kombinini seviyorum.
Geçenlerde cevizli kek ve çay kombininde zevkten ölüyordum örneğin.

2017'ye girince bırakayım yeniden bu akşam tıkınmalarını dedim. Çünkü daha önce epey uzun süre bırakmışlığım vardı. Bende acaip şık şeyler olmuştu:

1- Hiç kasmadığım halde kilo vermiştim
2- Kilo vermeyle beraber söz konusu bel ağrım ve halsizliğim bitmişti.
3- Kendimi beğenip duruyordum.

Dün 5 sonrası dükkanı kapamada ilk günümdü. Tahmin et noldu? Sivirvo'lar akşam oturmasına bize geldiler. Ellerinde ev yapımı ve süperötesişahane görünen pastayla. Yemedim tabi. Herkes yedi, ben etrafında dolandım. Kalanı da ertesi gün tadayım diye kaldırmayı planlıyordum.

Kısmet değilmiş. Ev erkeği, misafir varken çekinip yiyemediği (çocuklar yesin kibarlığı) kalan pastayı, herkes gidince ökküz gibi yemiş. Hayır daha gıcık olan kısmı bu değildi.

Niye bana azcık bir şey bırakmadın diye sordum. Şöyle dedi;

'E yürüyüşe çıktın, akşam 5'ten sonra bir şey yiyemem dedin, rejim AYAKLARI yapıyorsun ya'

Ayak dedi ya?



Bu ilişkide bir yerde bi yanlışlık yaptık ama?
Ev çocuğunun tabiriyle: 'hatalık'

Neyse, bugün kahveleriniz ruhunuzu da ısıtsın.

Not: Her ne kadar kimliğimi gizlemesem de bu blogda yer alan tüm karakterleri takma isimle anmaya devam edeceğim.

2 Ocak 2017 Pazartesi

Terketmiyorum Ülen Burayı!




Geçen yazdım ama sonra sildim.

Gidiyordum buralardan. Bir hain gibi kaçıyordum. Onca çene çalmışlığım onca kahve içmişliğime rağmen.. Aslında buradaki yazıları, eski yuvama yani Dukuju bloğuma aktarayım dedim. Hatta Acemi Demirci hemen imdadıma yetişti ve bunun yöntemini bana öğretti.

Fakat bu kararım içime bir türlü sinmiyordu.

Dukuju bloğumu neden terk etmiştim 6 senelik birlikteliğimizden sonra? Neden kahve içmeye ve boş çene çalmaya buraya sığınmıştım?

Bunları hatırladım.

Dukuju'ya çene çalmak artık istemiyordum. Çünkü 6 sene önce o bloğu açan kız ben değildim. Değişip dönüşüyordum, yüzümdeki ifade bile buna eşlik ediyordu. Ama o blog mıh gibi kıpırdamadan orada duruyordu. O yazıları sunmak istemedim daha fazla. Özellikle İzmir'e taşındığım ilk aylarda yayınladığım yazılar bana huzursuzluk veriyordu. Çok zorlayan günlerdi. Görmek istemedim.

Fakat Dukuju tamamen terk edebileceğim bir şey değil. O benim bir parçam. Bu yüzden ona yeniden dönmek istedim, belki yeniden beraber yapabiliriz dedim- ancak hem burası hem orası, nasıl yürüyecek emin olamadım. Kahveci bloğumu kapatıp, oradan devam edeyim dedim. Olmadı, olduramadım.

Burada boş çene çalmak ve kahve içmeye çok alıştım çünkü. Burası benim gıybet ve rahatlama yerim! Vazgeçemem.

Dukuju'ya ise bazen çok bilmiş laflar döndürdüğüm, maddelerle kurumsallaştırdığım, hatta İzmir'deki hayatımı renklendirmek için yazmaya başlayacağım yeni içerikler için vakit ayırayım dedim. Yeni kararım bu yönde oldu ve içime acaip sindi. Dukuju' daki 6 senelik yazılarımı da yayından kaldırdım. Silmedim ancak taslağa aldım. Bu da iyi geldi bana.

İlk yazım YENİ YIL RUHU, YENİ YIL KARARLARI 'nı ve ZOR HAFTA: YILIN İLK HAFTASI' nı yayınladım bile. Masaüstünden bu siteyi açanlar, sol üst köşede Dukuju' nun bağlantı linkini de görebilirler.

Evet, kahve isteyen?

Yazmak, içerden ısınmaksa- yazmaya devam. Çünkü hayat buz gibi bu aralar.