27 Temmuz 2017 Perşembe

Laf.


Kesin bir dille açıklıyorum.

Bir şeyi yapmak değil, yapar görünmek de çok tatlı. Muzun olgun hali gibi. Tadı var. Mesela basketbol oyuncusu değilsin ama niyetin var. 'Ben basketbol öğrenicem' diye ortamlarda resmi duyurunu yapıyorsun. O ne tatlı histir, yaşadın mı? Mesela en son ben davul öğrenicem dedim, bir arkadaşa. Kolaymış ya, ev erkeğiyle stüdyoya gidicez, bana temel şeyleri göstericek, dedim. Öyle konuşmuştuk üç gün önce. Ben alacalı bulacalı sevinmiştim. Şimdi bu plan gayet 'unutulanlar listesine' girdi bile. Fakat ben bateri çalıcam diye hayalimde kurgulamış, tatminimi olmuşum zaten. Şu kısacık ömürde, daha nasıl kar edeyim?

➞Dövme yaptırıcam, na bak şuraya, şöyle bişi.. demek de tatmin yaratıyor.
➞Tatil için fiyat sormak iyi geliyor.
➞Alışveriş sitelerine girip favoriye almak da fena bir his değil.
➞Zengin olduğunda o parayla neler yapacağını bir bir hesaplamak ve hatta bazen o paradan akrabalara verip vermemek konusunda kararsız kalmak bile çok eğlenceli.
çok para halays


***

Türklerin tatil anlayışını inceledim. Zaten İskoçların inceleyecek değilim. Etrafımda malzeme neyse, o. Kendilerine müthiş akraba-tatil lokasyonu belirliyorlar. Babamlar tatile çıkmış. Tam 6 ayrı nokta, hepsinde de kalacak bir akraba bulmuşlar anasını satayım. Hayır koskoca instagram çağında gızları var, bu kız nerden beslenecek. Şaka şaka, tabi ki de akrabalar harikadır. Hele sabah kahvaltı hazırlanırken erkeklerin gündemi tartışması, kadınların sofrayı kurması, evin gençlerinin de uykudan yeni kalkmış halde koltukta saygılı ama mayışık şekilde oturması var ya, işte o denizden sonra tüm akrabaların duş sırası için koridorda beklemesinin hazzıyla yarışır.
1+1 yazlığa sığmaya çalışan akrabaların yaz sevinci


***

Derledi ya 21 gün. Sonra dediler 40 gün. Bir alışkanlıktan kurtulmak ya da birine alışmak için gereken süre. Onu sonra düzelttiler. Google'da 'facts about habits' diye aratınca, en bilimsel sürenin 66 gün olduğu söyleniyor. Her alışkanlık için farklı bir süre varmış. Örneğin yalancılık huyun var diyelim, 122 gün filan sürebiliyormuş ondan kurtulması. Ya da çalışırken antep fıstığı yeme bağımlılığın var (örneklerimin sınırları zorlaması), o da 38 gün filan sürebilirmiş. Fakat genel bir ortalamasını almışlar, 66 gün çıkmış ortaya. İngilizcesi olan varsa ya da ingilizce bilen akrabası olan, hemen baksın. Akraba mühim.
Bismil atmışaltı güne..


***

Bu bloğu günlük notlar düşmek için açmıştım. Taslaklar bölümünde çalıştığım uzun yazılarla ilgim olmasın diye. Zaten bende uzun yazma, uzun okuma sabrı yok. Bu konuda gerçek bir kıroyum. Düşündüm, her gün böyle not almanın bende yarattığı hoş bir his oluyor. Günlük kahve keyfini böyle aradan çıkarıyorum. Dilerim ki Pazartesi başlayacak olan iş tempomla da aralarda notlarımı düşeyim. Sesli de ekliyim, okumayan- benim gibi üşenen ordan takip etsin. Tabi bunlar hep neye niyet, neye kısmet evladım.




26 Temmuz 2017 Çarşamba

Kafamı Dillendiriyorum





Bir keşif.

Canını sıktığın bir şeyi ele al. Toplam kaç saat sürüyor, genelde?
Benim ortalama 15 saat filan aktif sürüyor. Bir şeye canımı sıkma sürem.

Sonunda geldiğim final hep şöyle: 'Amaan koy dötüne gitsin'.

Madem geldiğim adres hep aynı, saatlerle oynayamıyor muyuz? Daha erken gelsem şu rahatlama noktasına. Neden bütün günümü yedim? 40 dakika canımı sıksam ve belli teknikler olsa o anda, hemen 'ana bakış açısını' kavrayabilsem ve 'aman koyveer' diyiversem 14 saat daha erken. Tasarruf etsem.

***

Bir ortamda genel çabam, akıcı muhabbet yönünde. Bu yüzden hep çok soru sorarım. Bu benim imdat çığlıklarımdır. Çünkü belli ki o muhabbet gitmiyor. Konuşturmaya çalışıyorum karşıyı. Etrafı incele, incele nereye kadar. Karşımdakinin telefonda mesajlaşmasını bekle bekle nereye kadar. Biraların etiketleri yol yol nereye kadar. Hayır cinsellikle sorunum yok. Muhabbette boşalamamakla sorunum var. Sohbet orgazmı hepimizi terapilerden kurtarır. Haksızsam haksızsın de.

***

Çocuğumu bu aralar it gibi seviyorum. Sarılsam kollarım o kadar uzun değil. Öpsem yetmez. Hayır bir de kaçıyor sıpa. Kafasını ellerimle kavrayıp, gözlerine yaklaşıp 'seni çoook seviyorum çok, anlıyor musun beni hı, duyuyor musun' diyorum. Bir şeyle ilgileniyor genelde ve 'ben de seviyorum anne' diyor. Kısa kes vurgulu. Günlük her işimi bir köşeye bırakıp, oturup oğlumu sevmek istiyorum. Öyle bir sevmeyle meşgulüm ki, onunla oyun oynayacak halde değilim, o derece. Sevmekten vakit bulamıyorum. İşte bu benim regl öncesi halimdi.

Geçen yıkıycam yavruyu, duşa çağırdım, koş kilodunu çıkar hadiii, dedim. Çıkarıp atmış salonun bir köşesine. Günler sonra gördüm onu köşede kıvrılmış. İnsan o kilodun çıkarılmış haline bile mi sempati besler regl öncesiyken.
Bu arada kilot mu külot mu?

***

Bazen bana şöyle diyen oluyor:
'Aa sen evli miydin bir de?'
Bu sorunun tınısında hafif daşak geçme var, hissedilir şekilde. Evet, evliyim çocuk da var, diyorum. Öheh koptum diyolar?
Pardon genç gösteriyorsun değil bakın.
Bu farklı.
Genelde evlenmeye değer verdiği belli olan hatun gızlarımızdan alıyorum bu yorumu bak. Hadi canım şu halinle onu mu başardın gibisinden.
Abartma deme, yemin ederim.
Bu başıma çok geldi.

***

Yazıları seslendiriyoruz Joe ile artık. Başladık ufaktan. Benim iki önceki yazımda, ilk linki var. Onun da son yazısında ilk linki var.
İlgilenen uğrasın.
Biz devam etmek istiyoruz.

***

Yatiyim bari. Klima altında etlerimi soğutayım.
İyi gece's.

Klimalı odada uyurken ben

Yazının sesini dinlemek için BURAYA tıkla.

25 Temmuz 2017 Salı

Arkadaşıma Mektup: Bebe Büyürken Ben Ne Okudum?

Bebe olaylarında çok yeniysen, hamilelik sana astronotluk kadar yabancıysa, çocuk kitaplarından anladığın sadece Ökkeş serisi ise, o halde, seninle paylaşmak istediğim bir şey var. Arkadaşım hamileliğinin üçüncü ayında sordu. Ne okuyak yahu dedi. Ben de kendimce ebeveynlik dünyasının klasiklerini bir araya getirip, hızlı-kısa bir liste hazırladım. Belki bir yerlerde birilerinin ilk listesi olur bu. Bir çift çizgiyi görenin, başvuracağı kaynak olur. Mide bulantısı başlamış birinin Google'da aratacağı yazarlar olur. Elbette dünyada şuan bile vızır vızır yazılan birçok ebeveynlik, analığa hazırlık, kutsallıkla analık eyleme konulu eserler mevcut. Ben içlerinden 'nutuk' kıvamlı olanları seçtim. Haydi hayırlısı.

Canum,

Önceliklen karnıcığındaki sıpayı selamlar, seni de kucaklarım.

İşalağ çok iyisinizdir, pörfektsinizdir.

Şimcik yavrucum, ben hamileyken hiç okuma filan yapmamıştım. Çünkü okuduğumdan bi pok anlamıyordum. Nesi önemli ki şimdi çocuk uykusunun filan diyordum. Sonra bebe dünyaya gelince, açlar gibin susuzlar gibin kitaplara saldırmamın nedeni, taklaya gelmemdir. Bunu da söyliyim.

Benim o dönemlerde çok işime yarayan bazı yazarlar oldu. Herkes yana yakıla Ayşe Öner'i tavsiye ediyordu ve aldım. Ancak kitabı alıp okumaktansa, şimdilerde Ceyda Düvenci ile yaptığı youtube videolarını izlemen, bence yeterli. 
Youtube kanalının linki: ANNEEE

Gelelim benim taptığım yazarlara. Bir kere çok şeyler öğrendiğim ve bebe büyütürken beni acaip aydınlatan bir yazar Tracy Hogg. Bu hatun bizim bebenin uyku ve günlük rutin alışkanlıkları konusunda bana acaip iyi yol gösterdi. Bence o sayede bizim bebe gayet efendi oldu. Ben de akıl sağlığımı yitirmedim.
Kitap Linki: TRACY

Diğer sevdiğim yazar ise Harvey Karp. Bu adamın bir belgeselini izlemiştik, doğumdan önce. Temeli yenidoğanı sakinleştirme yolları ve ipuçlarına dayanıyor. Daha ileri çağlar için de bazı teknikleri var, 2 yaş sendromu örneğin. Sevdiğim ve bazı durumlarda beni kurtaran altın hileleri vardı herifin.
Kitap Linki: HARVEY

Carlos ise benim bebe beslenmesi konusunda beynimin tüm kıvrımlarını silkeleyen en sevdiğim yazar. Ben 1,5 yaş civarındayken okudum ama hep içimden keşke yeni doğanlığından beri okuyup bilseydim bu adamı dedim. Özellikle emzirmeyle ilgili dev rahatlatıcı bilgiler veriyor. Yedirme içirme konularında rahat anne olabilmemin sebebi bu heriftir.
Kitap Linki: CARLOS

-BONUS-
Şimdi bu kitabı ben okumadım. Ama hep aklımdaydı fikrimdeydi. Türkçeye çevrilmesi bu sene oldu :( Fransız bir yazar. Ya okumadım ama kitapla ilgili her şeyi biliyorum neredeyse. Kadının tarzını, bakış açısını.. Möhteşem olduğuna eminim. Ve okuyan kişide ufuklar açacağına.
Kitap Linki: FIĞANSIZ

Bu kitaplar ilgini çeker mi bilmiyorum ama bence şimdiden alıp okumaya kasma. Ya da al oku, sen bilirsin. İnsan gerçekten tam anlamıyor mevzuyu. Bu kaynaklar bende çok işe yaradı. Fakat Tracy'den hiçbir fayda göremeyen arkadaşım olduğu gibi, Harvey'e gıcık kapan gardaşlar da var. 

Çok çok çok çok öpmeler.


24 Temmuz 2017 Pazartesi

Arayış



Ev çocuğunun yapım çalışmalarına başlamadan 6 ay evvel, sigarayı bırakmıştım. Ev erkeğiyle bıraktık yani. Yoksa evde biri yakar, diğeri bakar, orda 'ver bi fırt' olagelir. Hele sabah kahvaltı hazırlarken, ev erkeğinin hiçbir şey yemeden yaktığı sigaralar yüzünden az mı baştan çıktım? Hem azarlardım hem arzulardım. Sigarayı yani. Ahmet Kaya gibi ağzımdan sigara eksik olmazdı. Beni önümde beliren dumanlar olmadan göremezdiniz. Yolculuklar, bahçe sohbetleri, plaj keyfi, çalışmak, düşünmek, düşünmemek, filmler, müzikler- her şeyi büyülü bir atmosfere çeviriyordu namıssız. Sigara benim yastığım yorganım, her şeyimdi. Baştan uyarayım bu bir başardım notu değil.

Kaç yıl oluyor yani, baya oluyor. 5 yıla yakın bir zamandır ben sigara içmiyorum. İçmem de pek mümkün görünmüyor. Ev erkeği de öyle. Fakat ikimizin arasında büyük fark var onunla. İkimiz de aynı süredir sigara içmiyoruz ancak o kendini bulduğunu söylerken, ben hala kendimi aramaya devam ediyorum.

Krakerlerde arıyorum, bisküvilerde, kuruyemişlerde, bazen abartı sağlıklı beslenme söylemlerinde. O olduğu gibi hayatına devam edebiliyor, bana hala her gün ağzımda döndürecek bir şeyler lazım. O sadece bir kez bırakmayı denedi ve bıraktı. Ben 775. seferimde bırakabildim.

O şimdi sigarayı zihninde hatırlamakta zorlanıyor, ben hala tiryaki.

Yazının sesini dinlemek için ŞU LİNKE tıklayabilirsin.

23 Temmuz 2017 Pazar

Yeniden İş ve İdeal İş Nedir?


İşe başlıyorum haftaya. Aslında, bu gelişme 'artık işverenden maaş almıyım, kendi ekmaamı kendim kazanayım' dediğim aşamada oluştu.

Hayat ne tırıvırı. Sen rest çekince, sana daha iyi seçenekler teklif ediyor. Hemen 'ne vereyim abiime' çekiyor. Sen el pençe divan durunca ise hizmet, vasat. Aslında bazen gerçek olduğun kişi yerine, olmak istediğin insan gibi davranınca, kumar da olsa, kazanıyorsun. Zaten gerçekte olduğun kişi kıvamına da hep bu deneme-yanılmalarla gelmemiş miydin?

Neyse, detayları geçelim. Sonuçta, bir şeylere hayır diye diye, 'uygun' iş bana geldi. Bundan sonrası metro, bundan gayrısı kentkart diyorum. Önceki işimden severek ayrılmıştım, malum. Hatta durumu bir adım arabeske taşıyıp 'yine kavuşacağız senle iş, yine beraber olacağız' diye veda ettiydim. Fazla sürmedi, ertesi hafta biz bu toplantıyı yaptık yeni mekanla. Bir şeyi çağırmak.

Bunca iş tecrübem, ve ardından işsizlik tecrübemle bir ideal iş tanımlaması yapacak, hakkında quote'lar yazacak seviyedeyim sanırım.


İdeal iş nedir?

➤İdeal iş, ideal iş olmadığını öncelikle kabul ettiğin iştir.

➤Maaşı 'çok para almak' kıstasından ayırıp, hayat şartlarını mutlaka kalkındırabildiğin iştir.

➤Leşini çıkarmayan, herkesin tatil yaptığı vakitlerde senin ıssız metroda işe gitmediğin, okulu bile tatil olan bebenden ayrı kalmadığın iştir.

➤Gelişmek istediğin alanda bünyesinde uzmanların bulunduğu iştir.

➤Evine max 30 dakikada ulaşabildiğin iştir.

➤Çalışırken rahatça inisiyatif almak istediğin, o konfor ve güveni bulabildiğin ortamdır.

➤İşverenin iş verdiğini çok çaktırmadan, 'beraber iş halleden' rolünde olduğu iştir.

Bu maddeleri ideal iş tanımını genelleyerek düşündüm. Kendi mağdur olduğum durumları düşünerek listelemedim, çünkü bu maddelerden yalnızca iki-üç tanesiyle sorunum olmuştur sanırım en fazla. Fakat ortalamasını alırsak, ideal iş genel görüntüsüyle bu olmalı. Anneler için ideal iş nasıl olur (küçük bebeli anneler tabi) onu da bi ara yazmak istiyorum. O konuda fantezilerim var <3

Yine kapağı işverene attık ancak, şu kendi ekmaanı kazanma konusunda artık yeni şeylere cüret edebilecek bir ara yüzüm olduğunu hissediyorum. O zaman bi kahve!


22 Temmuz 2017 Cumartesi

İki lafın beli



Birine bütün para uzattığında, karşındaki para üstünü vermeden önce, parayı tutup ufuk hizasına getirerek kontrol ederken yaşanan o sessizlik var ya... İşte o kısa gerilim anı, acaip dürüst bir an. Orada tatava yok. Orada stratejik, politik, ailevi, yalakalık, çıkarcılık, genç gösterme, iltifat etme gibi silahlanmalardan epey uzak, neredeyse meditatif bir doku var. Net, direkt, bödöv diye 'senle ilgisi yok halagızım, sahte mi değil mi görmek bilmek bizim işimiz' rahatlığı, apaçıklığı var. Kimse kimseden kıllanmıyor. İlişkiler de apaçık böyle olsa nasıl olurdu? Belki böyle böyle alınganlığın kökünü kazırdık.


Çocukken yaşadığım en büyük hayal kırıklıklarından biri, çok sevdiğim dizide bir karakterin oyuncusunun değişmesiydi. Bağlandığın biri bu, gidiyor, yerine başka biri geliyor, oymuş gibi yapıyor. Bunu bir çocuğun hoş görmesi çok zor. Sonra büyüdükçe, ilişkilerin de buna benzediğini gördüm. Aslında yaşanan senaryo filan aynı. İlişkiyi sen yaşıyorsun, nasıl farklı olabilir ki? Yeni ilişkide bir önceki oyuncunun adını yanlışlıkla kaç kez söylemişsindir. Bana da başka kız isimleri söylendi. Makul. Çünkü hepimiz aynıyız. Biz bütün sevgililerin adı 'aşkım'. Sen aynı sen oldukça, ilişkinin sorunları, gittiği yer, bazen bitiş şekli bile aynı. Gerçi evliliği ilk kez deneyimliyorum. Oldu ki bir gün taraflara bir soğuma gelir de ayrılırsak ve sonra başkalarıyla yuvalar kurarsak, aynı geç uyanmalara gıcık olacağım garanti.


Anneannem ben bildim bileli çaldırıyor. Tüm tanıdığı herkesi, konuşmak için önce çaldırıyor. Sonra o kişiler anneanneme dönüyor. Ona öyle tembihlemişler. Sen arama anne, biz seni ararız. Ben seni ararım teyze. Anneanne, çaldırdığında ararım ben seni. Bu kadın bir kerecik bile arayamayacak mı? Nolur izin verin, bir kez de o birini arasın. Kefenin cebi yok ki, TeLe'ler de onunla gitsin. Bu kadın istediği an birini niye arayamıyor? Kendince bana kibarlık yapmak isteyen bazı tanışlarım da onları aradığımda beni meşgule atıp, saniyesinde bana geri dönmek gibi anksiyeteli davranışlar yaparlar. Burada ana fikir, sana girmesin yazık. Ben seni arıyorsam, bunu göze alıp arıyorum. Sen dönüp beni ararsan, lafımı kısa kesmek gibi ıkıntılara giriyorum. Çok zor. Benim telefonumu açarsa, o ay yiyecek ekmek bulamayacağım zannediyor olabilir. Şuan telefonumda 499 dakikam var. Bedava. İsteyeni arayabilirim.


Dün gece uyurken klimayı açmaya gerek olmaması sabah yaşam enerjisiyle uyanmama sebep oldu. Bazı bazı terlediğim olmuştu çünkü. Klimanın yaydığı sağlıksız hava, deri yüzeyini donduran rahatsız hissi ve her saat başı faturayı biraz daha şişirmesi gibi nedenlerin hepsi, benim için mutsuzluk. Klima aşırı sıcak havalarda sonsuzca değil, kısım kısım açılmalı. Yataktan ev çocuğunun kibar davetiyle (kulağıma bağırdı) light şekilde kalkıp da salona doğru seğirtince, böğrüme bir serinlik esti. Salonda fil görsem bu kadar şaşırmazdım. Klima açık kalmıştı. Ev erkeği yatmadan önce salondaki klimayı kapatmayı unutmuş. Birden yüreğimi çok derin bir acı kapladı. Yere bağdaş kurup 'ev bütçesini konu alan türkü' bulmaya çalıştım, çığırmak için. Bulamadım.


Şimdi kalkıp çamaşırları toplayıp, dereotlu poğaça hazırlamam lazım. Bugün halk plajında kimbilir ne maceralar yaşayacağum.

Önce bi kahve ile bu post'u paylaşayım dabi.


20 Temmuz 2017 Perşembe

Oğlumun Öpmek İstediğim Davranışları


bakışı öpmek
İnsan evladı, çok emek verdiği her ne ise; köpek, tavşan, hırbo sevgili, aile, ders, iş ya da çocuk- verdiği emeklerle sevgisini pekiştirdiğinden, direkt 'gurban olurum' seviyesine yükseliyor zaten. Çocuktan sonra da aynı formülü kendi adıma yeniden ispatlamış oldum elbette. Fakat bu aralar, davranışından öpesimin geldiği bazı detaylarını not alasım var oğul kuşumun. Unutmaktan korkuyorum be hala gızları. Ne demişler, söz uç yazı kal.

➜Ev çocuğu, oyunlarda başrol olmuyor. Genelde sağ kol oluyor. Örneğin ben lider oluyorum, o da benim her dediğimi yapan Sebastian oluyor. Heidi hikayesinde şu ara en çok Sebastian olmayı seviyor. Benden yani Bayan Rottenmeir'dan Heidi ve Clara'ya karşı yerine getirilecek emirler almak onun için büyük şölen. Masa hazırlarken, yardım etmeyi seviyor olaylarına girmiyim, onu sevmeyen çocuk pek yok. Çocuklar kendilerine görev verilmesinden oldukça keyif alıyorlar ancak anladığım kadarıyla ev çocuğu bu konuda kariyer odaklı. Tatlı ya, yerim.
Sebastian

➜Geçenlerde kötülük yapmak istemiş. Anneme yaklaştı; 'kötülük yapmak istiyorum anane' dedi. Annem de ok hadi yap, dedi. Gitti, salonda duran oyuncak sepetini devirip kaçtı. Ve gerçekten çok mutlu oldu be. Öperim aksiyonunu onun.

➜Dün elimi bırakıp, yola fırladı. Aslında tam yola çıkmadı, kaldırımda frenledi kendini. Fakat ben çok korktum, aniden gelişti ve ayrıca bizim buralarda kaldırım da gayet güvenliksiz, motorlar vs açısından. Sesimi yükselttim, derken arabanın içinden babası da çıktı, o da 'kendi başına yola fırlayamazsın' temalarında, konuştu. Derken yavrum başladı ağlamaya. Kucakladık. Dedim, çok korktum oğlum, yapma bir daha lütfen. Ağlarken, şöyle dedi: 'Hayır yüzün kızgındı, korkmadın, sen kızdıın, zaten canavar da yoktu'. Hıçkırarak ağlıyordu. Ah canım sadece canavar olunca korkarız zannediyor.

➜Hafta sonu dolmuşa binecektik onunla. Onu durağa yerleştirdim, ben ayakta dolmuşları gözetliyorum. Derken emin olamadım, doğru yerde mi bekliyorum diye. Gelen ilk dolmuşa el kaldırıp, yaklaştım, tam kafamı uzatıyordum ki, baktım 'tapa tapa tapa' koşarak endişeyle bana geliyor yavrum. Onu bırakıp gidiyorum sanmış, onu unuttum sanmış. Yüreğimi dağladı bu olay ya, kıyamam. Normalde her şeyi açıklarım aslında, bu kez unutmuşum. Ahh ya.

➜Bu aralar, telefonumdan fotoğraf çekme denemeleri yapıyor. Hoşuma gidiyor, engellemiyorum. Çektiği fotoğrafları gün içinde sık sık kontrol ediyor, izliyor. Telefonum ne idüğü belirsiz karelerle dolu. Onlara bayılıyor. Aslında hepsi çöp ama silmeye kıyamıyorum.
müthiş altın oran


➜Parmak emme alışkanlığına geri döndü. Sordum bir gün, neden yapıyorsun, vazgeçemiyor musun dedim. Anne, ben parmağımı emmiyorum, parmak ağzıma giriyor dedi. Çok çaresiz görünüyordu, canım benim. Gerçekten bağımlılık yaşıyor, hem de en zorlarından... Ne yapacağız, ufukta çözümüm yok.


--

İşte böyle, aklıma bir anda gelenler bunlar oldu. Eminim bunu yayınladığımda daha bin tanesi üşüşecek zihnime. Şimdilik bunlar olsun. Daha devam ederim ben bu not almalara. Şimdi şimdi anlıyorum ki, kendisi henüz karnımda temas kuramadığım bir haldeyken bile, varlığını öpmek istiyormuşum. Adını koyamıyormuşum.
salaş hamile insan gadını


Kahve yerine çay bugün. Sizin de oluyor mu öpme isteği sevdiklerinizin davranışlarından?



19 Temmuz 2017 Çarşamba

Nasıl iyi müzik dinleyicisi olunur? #1



Yüzyıllardır müzik dinliyorum, gel gör ki hala 'iyi vokal' nedir, oturup anlayamıyorum. İlkokulda falandım, annem hastası olduğum Yonca Evcimik için 'cıkkss iyi şarkı söyleyemiyor' dediğinde, 'naptın anne yaa' diye boynumu bükmüştüm. Ebru Gündeş'in 'demir attım yalnızlığa' dediği ilk pop-fantezi yıllarıydı ve pepsi kutusunun içinde biriktirdiğim bozuk paralarla, yine annemin kapısına dayanmıştım. Katiyen öyle müziğin kasetini sana aldırmam diyip, beni reddettiğinde evin bir köşesinde delirmiş taklidi yapıyordum. Bu yöntemler annem gibilerde işe yaramaz. "Onun yerine Türkçe popun şirin hanımları Ajlan-Mine al, daha iyi" diyip, beni evimizin az ilerisindeki kasetçiye gönderdi. Sezen Aksu dinlerdi ama 'sesi iyi değil, yorumlaması güzel' dediğinde ise konuyla ilgili anlayamadığım şeyler döndüğünden iyice şüphelendim. Barış Manço'yu filan da sevmezdi. Zülfü Livaneli eh meh, Burak Kut bet, Tarkan ise sempatikti. Anneme bir türlü müzik beğendiremiyordum.

Adı bende saklı albüm
Kendisi aşırı sıkıcı gevur müziklerini dinler, beni arkadaşlarıma karşı utandırırdı. Diana Ross, George Michael, Prince, Michael Jackson, Madonna vs... Onların yanında müzik açıp dinlediğinden değil; benim annem yabancı müzik dinleyen biri olduğundan, o yaşlarda 'herkesle aynı şeyler yapmanın harika bir şey olduğunu düşündüğüm için' çok utanırdım. Meğerse annem tam bir instagram gızıymış!

Yıllar içinde ben gevur müziğe geçiş yaptım ancak takip ettiğim mevzu yalnızca müziğin tarzı oldu. Hala iyi vokal neye benzer, bilemiyordum. Vokaller arasında dönen gırtlak oyunları, vibratodan yürümeler, çığlık faktörleri, reverb ve delay'ler cennetinde kaybolmak gibi şeylerden bihaberdim. Biraz batılı gibi duran, jazz uzantılı ve blues fonlu tüm rock / raplere kalbim kayıyordu (kıro rock ve kıro rap de dahil)... 30'larımdan sonra grunge ve datlı tonlu metal müzik baştacım oldu. Fakat müzik bu ya, tek bir çeşit değil, hala iyi vokal nedir bilmiyor, sadece kendi dinlediğim vokallerin iyi şarkı söylediğini zannediyordum. Neden ülkemizde Muazzez Abacı, Kibariye ya da Müslüm Gürses denildiğinde 'oo süper ses, şahane ses, usta yorum' denir; duyamıyor-kafamda oturtamıyordum. Abi bu ne ya, dinlenir mi bu ya, gel bak yeni bi grup keşfettim aciyip bişü, diye olaylardan uzuyordum. Fakat yine de içime sinmiyordu tabi. Irkçılık yapmakla aynı. Müzik evrenselse, bu insanlar iyi vokal olarak örnek gösteriliyorsa, ben neden duyamıyordum? Muhtemelen cahillikten.

Örneğin ev erkeğinin de çok taptığı Ronnie James Dio'yu düşünüyorum. Bu herif bu arada klasik rocker işareti var ya hani serçe ve işaret parmağının dikelmesiyle yapılan, onun yaratıcısı : )) İşte bu saygıdeğer ve şuan hayatta olmayan (rest in peace)  müzisyen abümüz, tüm müzik otoritelerinin (türkücüsünden metalcisine) çok başarılı bulduğu bir herif. Peki neye göre, niçin? O şekilde agresif şarkı çığıran diğerlerinden farkı tam olarak ne? Aslında bunu hala bilemiyorum ancak bazı minik şeyleri öğrendim.

Abim be!

Örneğin, meğerse dinlerken aklımızın çıktığı bazı vokaller doğal-üstün yeteneğinden değil, kaliteli tekniğinden öyle. Allah vergisi diye bir şey yok yani aslında müzikte. Yatkınlık var. Çalışarak kusursuzlaştırmak var. Türkiye'de çok moda tabir 'yürekten okudu' ifadesi de koca bir yalan. Onun yerine geniş frekansta, açık ağızla söyledi dersek tam karşılığı olur aslında. Meğer şarkı söylerken kelimelerin gücü de çok önemliymiş. Onlar birer ses giysisi gibi. Ne kadar doğru söylersen, ses de kendini o kadar doğru gösteriyor. Tizlere çıkan bazı şarkıcılar, dinlerken bizi yoruyor. Dinlerken bir bakıyorum karnımı burkmuşum. Rahat çıkamıyorum şarkıcıyla beraber oralara. Fakat bazıları da bizi uçuruyor gibi hissettiriyor. Nefes doluyor için. İşte iyi vokalin farklarından biri. İşçilik buralarda. Detone olmaları filan söylemeye gerek yok zaten. Tüm bu yeni bilgiler arasında beni en çok şaşırtan ergenliğimden beri aşırı bayıldığım kirli seslerin aslında çok sağlıksız stiller olduğu. Ayıbtır söylemesi şarkıcının ağzına zıçıyormuş efenim bu tip kirli, çok sigara içmiş adam stili (eğer doğal değilse). Bu kirli sesle ekmek parası kazanan şarkıcıların bir süre sonra gidip ses teli ameliyatı olması çok bilindik bir şeymiş (bakınız rahmetli Chris Cornell ve Aerosmith'in vokalisti) Nodül aldırma ameliyatı yani. Bu tip kirli sesin doğalı mı olur derseniz, Tom Waits diyorum. Hala kafamı karıştıran bazı şeyler var. Klasik şan tekniğine göre gırtlaklı şarkı söylemek çok yanlışmış. Fakat dünyada hastası olduğumuz tüm şanlı şöhretli vokaller (Christina Aguilera, Sia) gırtlaktan yürüyor? Biz dinleyiciler bu gırtlak olayını çok nefis buluyoruz, bulmuyor muyuz?
ashdgahfgsafgsha

Türkiye'ye bakınca, Nil Karaibrahimgil'in şarkı söyleme aralığı çok dar. Öyle sesini ip gibi yukarılara, aşağılara şırrak diye savuşturmuyor, fakat yine de hoşlanıyoruz. Ee hani iyi ses yoktu, iyi teknik vardı? Kim Nil'den 'çok da şey değil' diye rahatsız olabilir ki, aksine kısacık ses aralığı bile olsa çok olgun tınılar geliyor kulağa, haksız mıyım?
Nil K.'nın ses aralığı sgjagajgfh

Yaani doğru şarkı söyleme kurallarına sadık kalınsaydı, dünyada vokallerin geldiği yer neresi olurdu merak ediyorum. İyi bir müzik dinleyicisi olma yolunda çalışmalarım sürecek. Şimdilik ev çocuğu ile çocuk şarkılarını ağzımı daha çok açarak söylediğimde, daha az zorlandığımı fark etmenin 'araştırmacı gururunu' yaşıyorum.

Not: Gönderdiği ŞAHANE doğum günü hediyesi ile müzik dinlemelerimi şenlendiren cağnım N.'ye buradan kitleler huzurunda 'alla razı ossun evladım' diyorum. Çünkü kulaklık müzik dinlerken her bişeyciktir. İyi bir müzik dinleyicisi olmanın en has takım arkadaşıdır.

13 Temmuz 2017 Perşembe

Kendimle Randevum ve Sade Yaşam




Evde yalnız olup, kendiyle buluşma fantezisi nedir?
Sabahtan beri, akşam olsa da yalnız kalabilsem bekleyişi içindeydim. Ev erkeği bu akşam takılmacalarda, ev çocuğuna öğle uykusunu yeniden kestiğimden beri yine 20:00 sızış durumlarında. Önce koca çay demledim, güzel bir zeytin ezmeli tam buğday ekmeği, üzerine peynir- domates partisi yaptım. Kendime çıkma teklifi edebilirim, o derece zevk alıyorum bu vakitlerden.

Kitap okumayı planlıyordum ancak şöyle bir bloglara göz atayım önce derken ŞU BLOGU keşfetmek, tüm planlarımı değiştirdi. Bir kere yazım tarzının lezzeti bile tek başına okunmayı hak ediyor. Fakat burada kişinin kendine iç yolculuğu atmosferi ve anlamlı yaşam trick'lerinin iddiasız anlatımı, beni gömdü. Tüm akşamı buraya yatırdım ve kendimi 'açılmış' hissediyorum. Zinde bir his bu.

Nedenini nasıl açıklayabilirim bilemiyorum. Elbette, bloğun iki yazarının da şahane kalemlerinin olması ya da çok şiddetli farkındalık düzeyinde olmaları olayın öznesi olsa da, benim heyecanım başka sebepten. Şöyle anlatayım:

Son günlerde o kadar güzel şeyler biriktirdim ki içimde, zihnimde. Müthiş çıkarımlar ve aydınlanmalar yaşadım. Kendimi bu kadar kararlı, cesur, özgüvenli hissettiğim bir dönemim daha olmamıştı. Güzel adımlar attım, karşılıklar aldım. Hani tam altını çizdiğim satırlarındayım hayatımın, öyle açıklasam iyi olur.

Fakat gel gör ki bu bir şeyi çözmüyor. Aksine karmaşıklaştırıyor. Karmaşık. Doğru ifade oldu bak bu. Belki ne yapmaman gerektiğini biliyorsun, artık kim olmadığını ve neyi istemediğini çözmüşsün, nihayet kendine dürüst olmuşsun. Ama bu sefer de yapmak istediğin, sıraya koyduğun, sana iyi geleceğinden emin olduğun eylemler arasında seçim yaparken (organize ederken) günün-haftan-ayın, kısacası hayatın karman çorman oluyor. Zevk alayım derken yoruluyorsun, fayda bulayım derken zorlanıyorsun, kazanç sağlayım derken başka şeyden zarar ediyorsun.

Tatile ihtiyacın var, nihayet harika bir program yapıyorsun, tüm hazırlıklar tamam ve yola çıkıyorsun diye düşün. İçindeki o harika heyecan. Ve ilk gün, mükemmel olmasına odaklandığın o gün, kararsızlıklar, rehberin yanlış yönlendirmeleri, herkes burada çok eğlenmiş ben de eğlenmeliyim zorlanmaları, yavaşlamak için geldiğin yerde hiçbir şeyi kaçırmamak uğruna hızlı ve derinliksiz plan yapman, nasılsa beleş diye açık büfede tıkınmanın bokunu çıkarman, seni tatilin sonunda dinlendireceğine sadece 'yorgun' hissettiriyor. İşte bu tam doğru bir örnek oldu.

Bu sebeple bazen bir durup anlamak gerekiyor. Ya hacı ben iyi bir yoldayım, doğru yerdeyim, sorun ne, neden hep yorgun ve telaşlıyım? İşte ben de bu akşam diplerine daldığım bu iki kadın yazardan olay bir buluşla çıkıverdim.

Abiii, benim kafamdaki yapılacaklar listesi, 'yapamadıklarım ama mutlaka yapmam gerekenler' listesine dönüştükçe kendimi ökkeş gibi hissediyorum? Ne tamamladığım şeylerden keyif alıyorum ne de sıradaki iş için beklediğim gibi şevk duyuyorum. Hep bi otobüsü kaçırıyormuşum duygusu. Fakat böyle olmaması gerekirdi, isteyerek ve planlayarak başlamıştım, ayrıca benim için bu işi tamamlamanın değeri çok büyüktü.

Yapılamayan işler çoğaldıkça, yapılan işlerin böğrümde beklediğim o gevşeme duygusunu salacağına, beni 'yeterli değilsin dostum, olmadı tam' çimdiklemesiyle rahatsız ettiğini şimdi anlıyorum.

Peki anladım da noldu? Söyliyim. Şuan içimde Mevlanalar dans ediyor. Aybolcak ama sessiz ama derin bir gaz çıkarma eylemine çok benziyor bu rahatlama. Yapılmayanlar listemde beni kırbaçlayan fakat bu akşam itibariyle s.ktir ettiğim görevlerden biri:
-Okunmayı bekleyen dergiler, üzerlerinde katmanla toz yapmış haldeler ve yarın elden çıkarılmak üzere bu evi terk ediyorlar (olay bir rahatlama)

Bunun gibi minik minik bir sürü maddeyle, insan beyninin ne hale gelebileceğini düşünün. Bu maddelerden vazgeçmek tembellik sayılmıyor. Aklın yükünü hafifletmesi ve kendini darağacından kurtarıvermesi oluyor. Bu liste genişletilebilir; Belki veremediğin o 3 kilo senin ideal formundur, kendini zorlamak sadece vakit kaybıdır. Ya da her gün düzenli yoga yapmak tarzın değildir, belki sen bisiklet insanısın, senin hareketin de budur.

Gelin kendimize kıymayak. Yarından itibaren yapılmayanlar çuvalını bir caminin önüne bırakıp kaçak. Gerçekten yapılabilirliği olanlarla kıymetli günlere uyanak.

O zaman sıradaki arşiv yazısı sana gelsin. Sade Yaşamak'tan geliyor:

'Peki Siz Hep Böyle mi Yaşıyorsunuz?'

gurban olduğumun kelimesi: 'boş'


12 Temmuz 2017 Çarşamba

Uykudan Önce Son Çıkış


Tutamıyorum zamanı. Vesikalık fotoğrafım giderek benden uzaklaşıyor. Evrenin kara dehlizlerine doğru çekiliyor... onu...yitiriyorum.



Kıbrıs'ta 2011 senesinde çektirmiştim bunu. Daha demin ya.  Ayboluyor, kaç yıl öncesinin fotoğrafı? Doğumdan önce, ulan? Düşün ev çocuğu daha yok. O günden beri, her yerde kullandığım tek fotoğrafım bu oldu. Özgeçmiş, üyelikler, başvurular vs. Fotoğraf ver diyince, hemen aynı klasörde aynı yerde yıllardır değişmeyen yerinden alıp 'al fotoğraf' diye gönderiyorum. Logom gibi bir şey oldu. Since 2011 eklemeliyim altına. Çünkü birkaç seneye fotoğraftaki gencin, ben olduğunu ispatlamam için yerimden doğrulcam gibi.

60 yaşında teyzeler ya da amcalar gencecik hallerini profil fotoğrafı yapar ya. -Pardon siz kimsiniz? -Benim be ya Şengül Teyzen. Başını TC yaptım, ondan mı tanımadın gız?

***
Ebeveynlere hitaben yazılmış psikolojik (ve bence gerilimli) kitaplar okurken, aklıma gelen neden çocuğum ve kendi ilişkim olmuyor? Sürekli kitapta bahsedilen çocuk ben, ebeveyni de annemmiş gibi canlandırıyorum zihnimde. Okuduğum şeylere sinirlenip kendimdeki dangozlukları, anneme bağlayacak bir sebep mutlaka buluyorum.

Kendimde güncellemek istediğim bazı saçma şeyler:

  •  Okuduğum anne-çocuk gerçekleriyle ilgili karamsar tablolarda hemen kendimi de o örnekten sayıyor olmam.
  • Anneme ağır faturalar çıkarmam.
  • Şimdiki olumsuz özelliklerimi hep anneme bağlamam.
  • Artık yetişkinlikten, ihtiyarlığa doğru yol alıyorum ama hala davranışlarımın sorumluluğunu üstlenmemem.
***

Galiba 'herkes bana yazıyooğ yaağğ' hastalığı bana bulaştı. Ya da herkes bana yazıyo. Abi, 20'lerde bile görmediğim ilgiyi son birkaç aydır tüm esnaflardan görüyorum. Bütün amcalar, dişi olmayan nur yüzlü dedeler filan beni kesiyor. Dün bir tanesi, 'sizi bankadan tanıyorum galiba' diye yolda beni durdurdu. 'Hayır sanmam' dedim. 'Orada çalışıyor gibisiniz' dedi dedem. Bir de siz diyor, ve yaşıtız gibi vurguluyor. Özellikle ev çocuğuyla çıktığım zamanlarda daha çok başıma geliyor. Bir de aşırı bakımsız, salak bir haldeysem. Bence bu yeni bir evre. Yani o yaş grubunun kendine uygun gördüğü bir skaladayım artık. Çocuklu orta yaşlı hanfendiiiii, askılı bluzz, yolda tekk, yanında bey yok, vışşş...

Ev erkeğine anlattım, yazık, o kadar iyi niyetli ki, hımm MILF görmüşlerdir seni dedi. Hayır dedim bak bu öyle değil. Bu aşırı varoş bi hareket, böyle tam 'evim var, ineğim var, evlenek' tadında flörte giden bişi dedim. Hımm dedi, sustu.

Amcaların gözünden orta yaş gadını fantezisi


***

Ne kadar organik beslersem besliyim, hindistancevizi sütleri için bankalardan kredi de çeksem, makarnanın en seçkinini bile haşlasam; bir çocuğun ağız tadı Ökkeş ise yapılabilecek bir şey yok efendiler. Dikkat ettim avokado filan yerken yüz burkmuyor ama boş ekmek yeme fırsatı geldi mi zevkten tam bir hanzoya bağlıyor. O ne iştah? Sanki üzerine cigarasını yakacak. Ruhu bu bence. Genlerden aktarım. Boş ekmeği ağzımızda döndürmeye hepimiz aşığız. Bugün parkta boş ekmek dağıttı kadının biri çocuklara (ne iş?) Bu çocuklar da afedersiniz çok ayıp ama aç köpekler gibi kapıştılar ekmeği. Kan döküldü, can verildi o itişmede. Ben arkada 'yok ekmek yemeyelim biz, şimdi öğle yemeğimizi yiycez, hem zaten kabızsın sen bu ara' derken harika bir playback sanatçısı gibi ağzımı oynatmamla kaldım. O kadın kimdi, çocuklara ekmek dağıtmak neyin akımıydı, bu çocuklar bir ekmek için nasıl bu kadar tehlikeli olabildi? Bu sorular havada kaldı.

Çok uykum geldi. Hiç kahve içmedim, hep çay.
İyi uykular evladım.



3 Temmuz 2017 Pazartesi

Kakası Bile Kokmayan Bebeğinizin Hıyar Gibi Büyüdüğünü Anladığınız Anlar


1- Beraber dışarıda lahmacun yediğiniz anlardır. Eskiden sizin porsiyonunuzun ucundan yiyip, göbeği davul gibi şişen o bebe, tek başına koca lahmacunu yanında sürahi boy ayranla gömüyor. Minik ağıza itiştiriverdiğiniz lahmacun parçacıklarına noldu? Yanınızda sizden farksız şekilde ağız dolusu ısıran çocuğunuza 'bak ağzını kapatarak ye, şapırdatma oğlum, bak benim gibi yap' filan der olmuşsunuz. Yoksa lahmacundan sonra ıslak mendille ellerini silmeye hala istekli misiniz?

2- Kamusal alanda, parkta, hastanede ya da markette ilgi odağı olmaktan çıktıysanız, yanınızda bir bebek olmadığı için olabilir. Toplum çocuklara çok ilgi duymaz. Ama bebekler başkadır. Onlar mıknatıs gibi, gülümsemeleri ve coşkulu iltifatları çekerler. Dünyanın en önemli canlısıymış gibi herkes etrafını çevreler. Peki, çocuklar? Onları bir spam gibi görenlerin sayısı az değildir. Eğer yanınızdaki miniğinize, eğilip iltifat edenler, size ya da babasına benzediğini söyleyenler, omzunuza dokunup 'en iyi günleri gıymetini bil' diyenler azaldıysa, minik bir civciv gibi gördüğünüz bebenizi bir daha inceleyin. Bilinçli bir şekilde burnundan çıkanları masanın altına yapıştıracak kadar büyümüş olabilir.
toplumun gözünden 3-4 yaşa bakış...


3- Bebeğim diye bağrınıza bastığınız canlının kakası, amcanızınki gibi kokmaya başladıysa, lütfen durumu sorgulayın. Belki minicik savunmasız sandığınız civcivinizin size göre pembiş tonlarda yaptığı kakalar, kol gibi bırakılan cinslere evrilmiştir. Lütfen zart zurt osuran çocuğunuza artık 'oy pırt mı yaptın, yoksa kakiş mi var' demeden önce bunları bir düşünün. Çünkü pırtın etki alanıyla basbaya osuruğun etki alanı oldukça farklı. Belki civciviniz büyümüş olabilir. Emin olmadan tezahürat konusunu tekrar düşünün.
bunun nesi pırt abi


4- O gün dışarıya çıkarken hiçbir şey yemediğini düşündüğünüz çocuğunuzun ağzına elma dilimi, ceviz kırığı, sandviç kenarı filan sokuşturduğunuzu görenlerin kınayıcı bakışlarını fark ettiğiniz andır. Daha geçenlerde parkta kumu karıştırırken muzundan ısırdığını görenler, annesi olarak sizden adeta imza almak isterken, şimdi itici ve 'çocuğu beceriksiz yetiştiren anne' konumundasınızdır sanki. Büyüdü çocuğunuz evladım.
bebesi küçük olan anne starlığı


5- Duş anları, bir bebeğin nasıl da bebek olduğunu gördüğünüz o sevimli anlar, tam tersi çocuğunuzun nasıl da artık bebek olmadığını kanıtlayan, önemli anlardan biridir. Bunu açıklamak zor. Ama galiba vücut oranıyla ilgili. Kendi sırtına kese atabilecek kadar gelişen 3,5 yaş bebenizin banyosuna ördek oyuncaklarını atma konusuyla yüzleşme vakti! Ayrıca sırf çişini kaçırmadan banyosunu yaptı diye alkışlama zamanı da maalesef geçen sezonun konusuydu.
siz farkında olmadan bebeniz..


6- Hazır çiş demişken, lütfen kaka ve çişini doğru anlarda koşup yapan evladınıza ıslık çalmanın ne kadar saçma olduğuna bir kez daha bakın. Açıkçası kendisini dışarı çıkmadan önce çişini yaptı diye ödüllendirme alışkanlığınızı lise sona kadar sürdürecek gibisiniz. Kendi poposundan pipisinden sorumlu olan oğlunuzu hafife almayın.
rüşvetin hazzı..


7- Nasılsa bir şey anlamıyordur diye yanında konuştuğunuz her şeyi size geri dönüp soruyorsa, artık lütfen kendinize çeki düzen verin. Hem anlıyor hem dilbilgisini inceliyor hem de cümle içinde kullanarak, kendi arşivine stokluyor. Bunu hep yapıyordu ama şimdi basbaya hemen oracıkta uygulamasını yapıyor. Gıybetse gıybet, şikayetse şikayet, şiirse şiir; tüm temalarda sizden aldıklarını o hafta size geri verecek. Sonra da 'aa ne akıllı çocuk nerden biliyor bu lafları hahayt' diyerek kendinizi kandırma tuzağına düşebilirsiniz. Armut hem dibine düşer hem anasını babasını retweet eder, repost eder. Unutmayın.

an be an duyduğunu kaydeden çocuğun yavaş çekimi

Yukarıdaki maddeler 'siz' hitabıyla son kullanıcıya yazıldı gibi dursa da, bizzat kendi şahsıma uyarı niteliğinde yazılmıştır. Metinde herhangi bir bilirkişi unsuru yoktur. Tamamen true story, my story.




26 Haziran 2017 Pazartesi

Çocuk Beslenmesi Hakkında Devrim Yaratmayacak Yazı


Çocuk 'beslemek' sorunsalı, yüzyılların konusu. Oturup burada farklı ve tüm kuralları değiştirecek açıklamalar yapacak değilim. Ancak istikrarlı olduğum yerlerin, en azından benim imkanlarımda ve evdeki çocuk modelinde işe yaradığını sabahın şu kör saatinde anlatasım geldiyse, bıraqın da anlatayım!

Ne zamandır kursağımda duruyor çocuk beslenmesi mevzusu. Çünkü bu konuda yaşadığım yerde öyle yalnızım, öyle takımsızım ki- Türkan Şoray'ın palyaço kostümündeki ağladığı o sahnedeki gibi, sürünüyorum anasınko satanko. Bayramın gelmesiyle, her yerde ulaşılabilir halde olan tüm boyalı şekerlerden, ardından ig'de gördüğüm 'AVM'lerde şekerci istemiyoruz' kampanyasından sonra, bi omuz- yalnızlığımı paylaşmak isteği duydum.

Öncelikle ben aşırı şeker aktivisti bir anne değilim. Öyleleri de var, acaip bayılıyorum. Çoğunuzun tanıdığı, benimse çok yakın zamanda keşfettiğim Devletşah var. Kendisi aslında ünlü blogger, youtuber ve TV programcısı olarak da bilinen, çok yönlü- iç açıcı bir kimse. Ancak herkes gider Mersin'e, ben giderim tersine bi insan olduğumdan, ben onu eşi Barış Özcan'ın videolarını izlerken tesadüfen keşfettim. Şekeri oğullarının hayatından olduğu gibi uzak tutmayı başarmış, bir aile onlar. Hatta, Sufi'nin doğum günlerinde, kocaman bir karpuz(!) pasta hazırlayarak, partiye davetli tüm şekersever junior kitlenin ilgisini 12'den vuran olaylara giriyorlar. Sufi doğum gününde yiyeceği karpuz pastayı günler önceden iple çekiyor, hayaliyle yaşıyor. Yediği içiyle dışıyla 'karpuz'... Karpuzlu bir şeyler değil. Karpuz dilimli, aromalı, kokulu vs değil. Normal hani 'daha karpuz kesecektik' karpuzu. Tarifi şu linkte var.

Kavun ve karpuzdan pasta

Benim şekerle ilişkim, bu seviyede değil. Tümden kesmedim. Ev çocuğuna yedirdiğim abur cuburlar var. Bunlar bir grup sağlıklı atıştırmalıklar; işlenmemiş kuru yemişler, meyveler, kuru meyveler, ev yapımı dondurma, smoothie'ler, nadiren de şekersiz hamur işleri vs.

Bir diğer grupta da gayet sağlıksız ancak 'olabilir' dediğim atıştırmalıklar; çubuk kraker, çok minimal düzeyde hazır dondurma, peti bör bisküvi, bitter ya da bitteri yoğun çikolata, hazır lor kurabiyesi,  işlenmiş kuru yemiş, evde pişen şekerli hamurlular.
En seksi abur cubur


Görüldüğü gibi oğluma radikal bir sınır çizdiğim yok; ancak ortamların parmakla gösterilen annesi (dedikodu anlamında) çocuklarına cips alıp parka götüreni değil, gelen cips teklifini reddeden olarak bizzat ben oluyorum. Şeker bayramında, ikram edilen şekeri kabul etmediğim zaman üzerime yapışan bakışlar filan oluyor. Sosyalleştiğimiz yerlerde, hazır meyve suları yerine sadece 'su' ikram edilmesini isteyince, bir uzaylı görseler ilgi daha az olurdu, garanti.

'Sizin çocuk cips yer mi' dendiğine ben..


Jelibon, şeker, cips, baharatlı krakerler, kremalı bisküviler, şekerli içecekler, meyveli sütler, şerbetli tatlılar gibi yapış yapış 'şeyleri' yemesini engelliyorum. Bunda hiçbir zaman tereddütte kalmadım, her zaman nettim. Sebebi de 'sağlıklı' beslenme değil, kötü alışkanlık oluşturmamak, şimdiden bir damak tadı inşa etmekti. Şuan kendisi 'biz şeker yemeyiz' gibi sloganlarla boy gösteriyor, ancak izin versem o da rengarenk yapış yapış dünyasında aklını yitirir, eminim. Fakat bu zamanla değişecek. Bir gün artık damak tadında bir 'şekerli limiti' oluşacak. Mesela çok tatlı şeyler, ona ağır gelecek. Ya da fikir olarak yanlış bulacak, tercih etmeyecek. Bu bilince ağır ve zor yollardan kavuşacak.


Ben bu bakış açısını kendi totomdan uydurdum. Kimse bilimsel bir yan aramasın. Bu bir inanç. Ancak elbette bu konudaki kıvrak olmayan, net tavrımla ilgili karşıma 'destekçilerden' ziyade, muhalifler çıktı dersem, aybolmaz değil mi kimseye?

  • Nasılsa ilkokulda alışacak.
  • Bir gün senin haberin olmadan harçlığıyla alacak.
  • Sen ne yaparsan boş, zamane çocukları böyle.
  • Ben korudum da ne oldu, bak kola bile içiyor.

Katılmıyorum. Evet belki arkadaş ortamının gazına gelir. Üç beş defa o da alır. Ama devamı gelmez. Bilincine büstü yapıldı çünkü ; 'Biz şeker sevmiyoruz'. Hadi en kötü senaryo olsun, yetişkin bir erkek olduğunda, ekmeğini yer bu aile kuralının. Onun tüm mutfakla olan ilişkisini bile etkiler. Bunu öngörebiliyorum.

Buralar şimdi dutluk ama ileride şeker-cips gibi şeyler yiyen çocuklara, sigara içmiş muamelesi yapılacak. Tamamen bence tabi. Nasıl şimdi eskiden otobüslerde sigara içiliyormuş ya diyip makaraya alıyoruz toplumu, benzer muhabbet boyalı şeker yiyen çocuklar üzerinden dönecek.

Makyajsız şeker

Tüm bunların yanı sıra, ev çocuğunun beslenmesi konusunda 'ne yediği değil, ne yemediği' felsefesi üzerine kurduğum tüm sofralarda, hiçbir zaman tabağındaki tüm köfteleri bitirmesini kendisinden istemiş değilim. O gün hiç sebze yememiş de olabilir, kabulüm. Bazen günlerce yumurta yemek istemediği oluyor, eyvallah çekiyorum. Aylardır balık yemediğini söylediğim herkes çocuğumun gelişimi için evhamlanıyor. Ceviz yiyor, o da okey benim için. Tek önemsediğim sağlıklı şeyler yemiyorsa bile, sağlıksız şey hiç yemesin abi. Aç kalsın, o bile uygun. Yeter ki sağlıksız damak tadı gelişmesin. Canı tatlı çektiğinde, zihninde canlanan şeker katmanları makul düzeyde olsun. Stresini yenmek için abur cubura koşmasın.

Özellikle kreşlerde çocuğunuzla ilgili tabağını bitirip bitirmediği raporlanır. Umrumda bile olmadı. Hatta menüde tavuklu pilav varsa, ve 'yemedi maalesef' şikayeti aldıysam, 'oo güzeeel' diyorum içimden. Beyaz pirinç pilavı ve ne idüğü belirsiz tavuk etinden kazancımız ne? Hiç. Onun yerine iki dilim elma yesin, mutlu olurum ben. Akşam da telafisini yaparım evde.

Kısacası oğlumun ne yediği çok umrumda değil. Ne yemediği, üzerinde çalıştığım bir alan. Yoksa derdimiz yanaklarından sağlık fışkıran bebe projesi oluşturmak değil. Ben ki günü kurtarmak için az mı fakir sofralar kuruyorum, besin piramidini ters döndüren günlerden geçiyorum. Hastalık günleri var... Rüşvete ihtiyaç duyulan anlar var. Kurallarım değişmiyor. En çılgın kaçamaklar bile eser miktarda 'garip yapışkan şeker' içermiyor. Çünkü hedefimiz damak tadı. Hedefimiz kötü alışkanlıklar savaşı.

Sonuç?

Maalesef annem ve ev erkeği hariç kimseyle bu konuda ekip olamıyorum. Ortamda gerginlik rüzgarları esiyor, kaçınılmaz şekilde. Kreş, park, toplu taşımalar, arkadaş buluşmaları... Hatta çocuk susturmak için şeker silahını kullanan doktorlar! Hepsinde 'aşırı takıntılı anne' etiketini tam ense köküme kadar yiyorum. Açıklama yap, rica et, gönül al, yanlış anlaşılıp anlaşılmadığını kontrol et. Hep bu döngü. Fakat değer. Çünkü ev çocuğunun şeker konusunda damak tadı şekillenmeye başladı bile. Kendi doğum gününde dahi, hiçbir pastadan ikinci çataldan fazlasını alamıyor. Bir kez ben müdahale edemeden, ikram edilen jelibondan yemiş bulundu ve onun o çok 'çiğnenme' hissine şaşırması dışında, 'zevk' almadı. Bir daha da marketlerde görmesine rağmen istemedi. 'Bu jelibon muuğğ' diye soruyor, o kadar. Konu kapanıyor. Hazır dondurma veriyorum çok az, ama içine taze meyve koyuyorum. Baskın tat yine meyve oluyor, aslında.

Etrafımızda bir çok iyi gıda var. Hangisini yemek istiyorsa, onu yesin bence veletler. Kendimizi 'yeterince semizotu yemiyor' diye üzmemize gerek yok. İsterse sadece salatalık kemirerek 'yeşil' ihtiyacını karşılasın ama yeter ki ağzı kremalı, yumuşak, şekerli ve asitli tatlar aramasın. Belki günü kurtarıyor ama tartışmasız geleceğe de borç yazıyor.

Sağlıklı beslenmeden şunu anlamasak artık?

Çocuk beslenmesi konusunda okuduğum en iyi kaynağı şuraya not düşmeden de bu yazıyı bitirmiyim. Bu kocaman uzun yazıyı baştan sona okuyanlar olduysa, kalpten bir kahve!








24 Haziran 2017 Cumartesi

Cumartesi Sabahı Çenesi


dipçik gibi temsili

Cumartesi sabahına giriş. Dışarıda mahalle pazarının harıl hurul kurulmalarını sabah serinliğini pencereden koklaya koklaya dinledim. Şimdi saat 06:55, onlar çay faslına başladı. Çay-keyif-sohbet çağrışımlarından bir bloğum olduğunu bir zahmet hatırladım ve parmak ucunda salona geldim.

Bu roman olmaya aşırı özenmiş giriş cümlelerinden sonra, şuanda nihayet blog yazısına bizzat girmiş sayılıyorum. İşyeri çok yoğun. Yorucu yoğun. Eve döndüğümde mental olarak bitmiş oluyorum. Mantıklı şeyler yaptığım söylenemez. Yarı besleyici yarı laylaylom akşam yemeği, uzanmalı oyunlar, sonra sızış. Olsun İzmir'de kendi işimi yapabildiğim için her tür şükür, zikir, fıkıh vs. Bu arada eğer evde tartışmayı hak eden durumlar varsa, koyveriyorum gitsin. Bu sanki karşı tarafa cool şekilde tavır almışım efekti veriyor. Çok şık. Halbuki tartışmaya bellerim dayanmıyor.

İşten sonra zeka seviyem

Bu ara ev erkeği her şeye atarlı. Onun bazen olur. İki lafın belini kıramazsın. Tıkalıdır yollar. Konu kumanda bile olsa bir ergenin ebeveynleriyle kurduğu diyalogları aratmayan, postmodern tripleri olur. Bu dönemlerimiz bizim şuan hatırlamadığım bilmem kaç yıllık evliliğimizde, hep oldu. 3 ayda bir, bazen dört. Bazen 6 ayda bir. İki gün filan onun o trip sürer, bi iki gün daha benim o triplere karşı spam koruyucu tribim. Sürüyor yani. Böyle zamanlarda hep nefes aldığım yer 'boşanırım gerekirse, defolup kendi hayatımı kurarım, erkekle uğraşamam yaani' noktaları oluyor. Gerçi ben de çok matah sayılmam. Birbirimizi uyuzluk kulvarında tamamladığımızı düşünüyorum. Hatta atarlı-tripli halleri saymazsak severim bile ilişkimizi. Yine de ben yıllardır arada, mutlaka uğrayan bu durduk yere birbirine gıcık olma etkinliğini çözemedim. Belki tampondur, koruyucudur. Meğer gizli katil benimdir. Benim yansımamdır. Geçen beni aradı, çalışıyorum. 'Biz ev çocuğu ile markete gidiyoruz, ne alayım' dedi. Mmm dedim, 'elma ve muz al'. Bir süre sonra marketten beni aradı; Beni bi elma ve muz için mi markete gönderiyorsun?

Belli ki bizimki bir yerlerde yine kurt adama dönüşmüş. Bazen bekliyorum birkaç gün sonra transform gerçekleşip normale dönüyor. Bazen de dayanamayıp ilkeli cumhuriyet kadını gibi haklarımı savunuyorum. Fakat gıcık kampanyalar geliştirip, karşısına en leş diyaloglarımla çıktığım da oluyor tabi.
'yoo gergin felan değilim'
Bilmiyorum gardaşlar. Sarılıp alnı kutsayarak 'geçecek gadınım, her şey iyi olacak' diyen o gıcık adamın prenses muamelesi yaptığı karısı yerinde olmayı hiçbir zaman istemedim ama, karısına nadiren de olsa tripli davranan erkek modeline hiç dayanamıyorum. Birkaç gün bile sürse, tüm diğer iyi günlerimizin üzerine sifon çekebilirim. Şuan. Yarın ne hissederim bilemedim. Çünkü aslında Memet Aslantuğ ve Arzum Onan konforunda ilişkimiz var. Hatta Hülya Avşar ve Kaya Çilingiroğlu'nun boşanmadan önceki halleri kadar da istikrarlıyız. Müh müh müh.

Yine de çıkardığım sonuç şu. Bence bu ara canı sıkkın, bir şeylere. Benimle bunu konuşacak kadar ciddiye almamaya çalışıyor, o canını sıkan şeyi. Ama içeride kaşındırıyor mesele. O da doğal refleks olarak tahammülsüzlük ve memnuniyetsizlik komplikasyonuyla, şahsı kurt adama dönüştürüyor. Normalde gıcık olmadığı şeylere tepki gösteriyor. Sesinde hırıltı baş gösteriyor. Tüy döküyor. Kabızlık oluyor. Kendi türünün devamı olan küçük canlıya espirili yaklaşmıyor: 'atlama, zıplama, kafanı çarpıcaksın, öyle oyun olmaz' gibi düz yaklaşımlarda bulunuyor.
Günü kötü geçmiş ebeveyn için aşırı stres kaynağı (zıplayan çocuk)
Bu gibi durumlarda şahısa 'git sen biraz takıl' gibi komutlar vererek, enerjisini söndürmesi için dış ortama yönlendirmek en iyisi. Ya da uzun zamandır uykusuz kaldıysanız, erkenden sızmak ve evin içinde kendisiyle asgari seviyede görüşmek de hoş. Belki de siz uzaklaşır, bir yerlere gidebilirsiniz. Bu da iyi gelir.
'Hayat karışıksa, patlat bira'

Ancak konu ilişkiniz ya da sizinle ilgili asla değilse, karşı tarafın kendi içinde yaşadığı içsel huzursuzluklar sebepliyse, 'nedenn niçinnn niyeee' diye şahsın üzerine gitmenin hiç faydası yok. Bırakın özgür, agresifliğini kar topu gibi kendi alanında sağa sola çarparak yaşasın. Şuan düşündüm de, aslında ilişkiler-evlilik bu açıdan zor. Sürekli iç dengeni koruma garantisi vermen gerekiyor. Mutsuz olmaya mola yok. Mutsuzsan, karşı taraf kokusunu alıp, bencilce 'nedennnn niçinnn niyeee' diyor. Ben böyle anlatıyorum ama, belki bir tek bizim ilişkimizde bencillik bu kadar hardcore? Belki sizler mutsuz dönemlerinizde, eşlerinize karşı iradeli şekilde makulsünüz; onlar da size makul? Uçan Adam Sabri Sendromu sadece bizde mi var? Hıığ?

Sabri

Aa bu arada geçenlerde Mızmız'ın yazısını okudum. Öyle eş hiç görmedim. Meaşallah evladım.

10 Haziran 2017 Cumartesi

Evde çalışmak - Ofiste çalışmak




Halk arasında evde çalışmak denildiğinde akla ilk önce 'pijama' geliyor. Pijamalı yaşam 'rahatlık' diye bilindiğinden olsa gerek. Evde bir eylemde olmak illa 'ohh pijamayla takılmak için bir fırsat işte mehmehmeh' şeklinde bir vizyona tabi tutulmakta. Bizim gurmeliğimiz bu yönde. Evlenmeden önce flört halinde olan gençlere 'ne gerek var kafelere, gelin evde çayınızı için, mis gibi' diyen anneler gibi. Bir arkadaşına oturmaya gittiğinde eline hemen bir 'pijama altı' verilmesi gibi. Evde çalışmayı yol yok, yemek yok, kravat takmak yok, makyaj yapmak yok; rahatça osurmak var, gönlünce kaka yapmak, sarımsaklı yemek yiyebilmek var- zannediyor olmak, yaygın bir davranış.

henüz ağı sarkmadıysa misafire verilebilinir pijama altı


evde çalışma kostümleri

Ben de her zaman evden çalışmanın çok daha verimli olduğuna kendimi inandırmış olsam da, kimbilir beynimin hangi yerinden salgılanan sıvılar nedeniyle bir ofis ortamında olmakla, evde çalışma karnesini asla aynı performansta veremedim. Pijama rahatlığında olmak, bende ilham kaybettirdi örneğin. Gevşek ve çok bulanık konsantre ile çalıştırdı beni. Şuanda çalışıyorum, kuru fasulyeyi pişirmeyeceğim, tuvaleti ovmayacağım, şu telefonu açmayacağım diyemedim. Halbuki dışarıdan baktığımda evden çalışmak, çok tasarruflu-inanılmaz ufuk açıcı-stresten koruyucu-tamamen iş odaklı duruyordu. Ancak benim senaryo öyle gelişmedi.

Ofiste çok daha verimliyim. Bunda belki 'elalem ne der' felsefesine sadık olmamın payı olabilir. Giyinip kuşanıp, tüm kendi hayatıma dair sorumlulukları bir kapının ardında bırakıp, ofise doğru yol almak, dünyanın merkezine seyahat gibi, işin ta kendisine odaklanmamı sağladı. Hep dedikleri gibi, sorunları 'şu kapının arkasında' bırakmak değil bak. Ben direkt kendi evimin kapısından sonrasını iş görüyorum. O evden çıkmak ve toplu taşımalara binmek de işin bir parçası. Çünkü ilginç bir şekile toplu taşımalar da işe odaklanmayı sağlıyor.
'kariyerine odaklanarak yürü gızım dik yürü'


Yapılan araştırmalar, halk arasına karışmayı, eshotlarda çürümeyi, metrolarda başkasının osuruk kokusuna maruz kalmayı insan psikolojisi için faydalı buluyor, biliyor muydun? Hatta evde çalışanlar için bir makale yayınlanmış, diyor ki mutlaka evden çıkın, sabah yürüyüşü-koşusu yapın, insan görün. Olmadı bi markete, pazara gidin. İnsan yüzü görmek, bizleri uysallaştırıp konuya odaklıyormuş. Daha uyumlu olmamıza, genel ritme ayak uydurmamıza yardımcı oluyormuş.

'kapı tam buraya denk geliyor, ilk ben bincem'

Bu açıdan bakıldığında, ofis ortamında çalışmanın bazı davranışları, evde pijama rahatlığının 'stresten koruyuculuğu' ile yarışır. Bakın çaktırmadan terapi gibi gelen davranışlar:

'Oğlun nasıl oldu?'

Birilerinin dizi gibi senin hayatını takip etmesi, ya da senin takip ediyor olman, bir şekilde 'online' bir efekt veriyor. Ofise girdiğinde, geçen gün hasta olan oğlunun nasıl olduğunu sormaları, sen farkında olmadan bir 'connection' hormonu salgılıyor. Bu örnek çoğaltılabilir; 'Halan nasıl oldu, dizinin ağrısı ne oldu, kayınvalidenler sahiden geliyor mu, kocanla barıştın mı, hatun hediyeyi beğendi mi?'


Kişileri eleştirmek yerine sistemi boklamak

Müthiş bir terapi. Bir araya gelip, yolunda gitmeyen ya da zor giden, canını sıkan ne varsa, özeleştiri yapmak yerine kısa bi sistem eleştirisi yapıp, canına can katmak. Bir duş almak kadar rahatlatır. Toplu ayin töreni gibi. Her ne kadar sorunun başka şeylerde olduğunu bilsen de arada böyle sistem boklamak harika bir beyin sporudur. Bu spor tek başına yapılmaz yalnız. Birlikte, üçlü beşli gruplar halinde bir öğle molasında, kahve arasında yapılanı iyi gelir. Konu çöplerin düzenli olarak boşaltılmıyor oluşu bile olsa, mevzu asla temizlikten sorumlu görevliye değdirilmez. Konu sistemdir, sistem boktur, sistem dart tahtasıdır, oraya o oklar fırlatılacaktır.

Var gücünle 'çok yaşa' ünlemi

Çok kuvvetli bir yöntem. Ofiste dayanışma, uyum, dahil olma ve bu ruhun işlere yansıması açısından bakarsak, aşırı performans yükselticidir. Biri hapşırdığında 'çok yaşa' yapıştırmak, yemekte birini gördüğünde 'afiyet olsun' patlatmak, hasta birine 'geçmiş olsun' kartını kullanmak, inanılmaz iyi hissettiriyor. Tabi karşılığında sağol, hep beraber, gel beraber afiyet olsun gibi olaylar filan da işin içine giriyor, işte orada minik tatmin edici bir toplum oluştu bile. Olayımız toplum yaratmak görüldüğü gibi. We need toplum yani.
'Çok yaşaaaa hayatııııım'


Toplantılar

Toplantıları çok gerekli buluyorum. Çünkü nedense herkeste canını kurtarırcasına aklına eseni önerme hali oluyor. Ve bunu gerçekten önemsiyorum. Orada belki 'boş ve işe yaramaz durmamak' motivasyonuyla, insan sadece dinler pozisyonunda duramıyor; ve basit de olsa her öneri, napıyor; bir canlanma, toplantı piyasasında nabız artışı, titreme ve kendine gelme hali. Evde var mı bu nimet? Yok. Anca aklına çok çok iyi bir fikir gelecek de uygulayacaksın. Bekle babam bekle.
'Farkettiysen ben de iki kere söz aldım toplantıda cınım'


'Regl misin' sorusu

Regl misin ya da regline ne kadar kaldı sorusu, çok mühim. Kadınlar arasında bazen 'ay ödemim var, bu ara canım çok tatlı istiyor, ya gızlar moralim bozuk' söylemleri olduğunda, konuyu regle bağlamak ve sorunu reglde aramak bir şekilde yine 'toplum tarafından onay almak' anlamındadır. Bu demektir ki seni anlıyor ve destekliyorum. Aslında sen iyisin de çevren kötü; ödemin filan yok, öküzöldüren gibi yemiyorsun ya da moralini bozacak bi olayın yok- işte reglindendir. Her şey iyi her şey güzel. İnanın evde çalışırken tepenizde asılı duran o moral bozukluğu, ofis ortamında saat 10:30 hadi, bilemedin öğle yemeğinden sonra çekip gidiyor. Çünkü toplum!
'Her ay regl olan, oldukça bunu paylaşan ofis gadınları'


'Maaşın kaç senin' dolu gözlerle bakmak

Sen buna katılır mısın bilmiyorum ancak başkasının maaşını merak etmek de motive artırıcı yöntemlerden biri. Yeni gelen kaça anlaştı, şu departman ne kadar kazanıyordur gibi akla uğrayan bazı ziyaretçi sorular, kişilerin kendi kazancı yani dolayısıyla kariyer planı, hatta günlük ajandasına kadar olumlu etkiler gösterebiliyor. Tabi haksızlığa uğradığını düşünen varsa, performansını düşürüyor da olabilir. Ancak üzülmeye gerek yok, bu durumlarda da derman yine toplum. İki öğle yemeği sohbeti, bi kahve molası gıybeti. Tamamdır. Ya da en kötüsü metroda size çok benzediğini düşündüğünüz o hatunla selamlaşırsınız, alın size bir çeşit dayanışma.
Maaşı kaç bunun?


'Dediğin gibi...'

Ofiste sohbet esnasında, birbirinin fikrine katıldığını sembolize eden '..dediğin gibi..' kalıbını kullanmak ya da başkalarının bunu kullanması. Bu kalıp nasıl birleştirici bir güç anlatamam. Genelde zıt fikirler havada uçuştuğunda, iyi niyet de varsa, konuyu bağlarken, mutlaka bu kalıbın birleştirici gücünden yararlanıyor, yazı dilinin asla vermediği samimiyeti yakalıyorsun. 'Ben bu işleri haftaya kadar hallederim ancak dediğin gibi olursa, süreyi esnetiriz, hallederiz ya'.. 'Bu tip uygulamaları sevmem fakat dediğin gibi bu iş için gerçekten çok kullanışlı oldu yau'.. 'Dediğin gibi kolay oldu. Zor olur diye endişelenmiştim'

Ayrıca bu 'dediğin gibi' kalıbı, 'ben demiştim' ekolünü bitiren, inanılmaz sempatik bir kullanımdır. Bunu da söylemeden geçemiycem.

***

Bu liste daha uzar gider. Ancak tüm bu yazıdan alınacak anlamlı bir mesaj yok.  Öyle şeyler okumak istiyorsan, JaponKedi'nin para para para kategorisine mutlaka göz atın derim. Ufuk ve iç açıyor.

Bu yazı daha çok 'baksan şikayet edecek çok şeyin var ama nasıl yokmuş gibi davranırım' diyor. Evden çalışmanın sanıldığı gibi batılı bir yanı yok, eşek-altın semer ilişkisi diyor. Bir şekilde benim gibi 3 sene evin kapısını çekip gidememiş birinin yazısıydı, elbette aşırı kişisel- diye de eklesin.

Yine de hayat gelişmek üzerine, bakarsın bambaşka şeylerden motive olacağın, ilham artıracağın, kendini besleyeceğin günler de olacaktır- da desin.
İlham


İyi kahveler. Şuan pazar sabahı saat 06:50. Kahve bana gelsin.

Laf.

Kesin bir dille açıklıyorum. Bir şeyi yapmak değil, yapar görünmek de çok tatlı. Muzun olgun hali gibi. Tadı var. Mesela basketbol oyunc...