23 Nisan 2017 Pazar

Mıy mıy mırıltı





Amerigalılar film yaptığında, eğer hafif Avrupa esintisi, durağan sahneler, yaşamın ta kendisi boşluklar varsa çok heyecanlanıyoruz. Vay iyi filmdi diyoruz. Çünkü artık baktığımız her yönde gerçekliğin anlamsızlığını arıyoruz.

Eskiden böyle değildi. Her şeyin sebebi olmalıydı. Giriş, gelişme ve sonuç. Bombanın patladığı yer, karakterin müthiş değişim geçirmesi ve beklenmedik olaylar. O yaşların hayattan beklentileri gibi. Sonra 30'lar başladı. Ve değiştik.

30'lara geldiğimde, etrafımda akli dengesi yerinde olan çoğu insan boşluklu oldu. Sessizlik, cevapsız kalmak değil bir cevap vermeye dönüştü. Hayat, kafayla beraber şekil aldığına göre yaş aralıkları ayrı birer sinema salonuydu. Şuan yaşadığım 30'lar aşırı Avrupa filmi ihtiyacı içinde, ilginç. Gerçi bazen ev erkeği ile film izlerken ile farklı titreşimlerde oluyoruz. Belki bu da cinsiyet faktöründendir. Örneğin leziz bir filmin içerisindeyken ben -akıştan gayet memnunken-, ondan gelen 'bak şimdi adamı öldürecek kesin' tahminleri, filmin çok dışında olduğunu ispatlıyor. 'Hayır ev erkeği bu öyle bi film değil, o tür şeyler olmayacak' dediğimde, beni ukala buluyor. Filmin dokusunu seçebiliyorum. Diyaloglardan, müziğinden, açılardan, karakterin yürüme hızından bile. Bunlar 30'larda beni bulan şeyler. Gözüm onu arıyor.

Maalasef gündelik yaşama da bulaşıyor bu bakış. Artık eskisi gibi kendimden sihirli değnek değmişçesine sürprizler beklemiyorum. Karınca gibi çalışmak ve verdiğin sözleri tutmak daha manidar geliyor. Olumsuzlar boş durur mu? Onlar da daha koyu geliyor kaynaklarından. Umutsuzluk daha gri, tembellik daha kaygan. Şıp diye değişmiyor hiçbir şey. Bak ben eskiden evde bir sefil gibi koltuğa yapışmış TV'ye saatler gömerken, bir telefon gelirdi. 'Hadi gel Empas'tayız'... ben bi duş almayla yaşama sevinciyle dolan kelebeğe dönüşür, çıkardım yollara. Şimdi, gel de masaya sohbetler akıt. Yok. Ama depresyona daha az meyilli. Çünkü sebep sonucu öğrenmiş yaşamda. Mutlu olmak için squat yapmayı, yoga yapmayı, erken uyumayı ve gluten free beslenme programını filan biliyor yani. İç huzur ve neşe kontrol edilebilir, yöntemleri üzerine çalışılabilir. İşte sana 30'lar.

Dün Manchester By The Sea'yi izledik. Kanırta kanırta akan gerçek bir filmdi. Avrupa vitaminli Amerika eseri. Kavramları ve fikirleri bir bira içme sahnesiyle bile verebilen kısık-ince-leziz film. Boşluklu, durağan, kendi halinde bir hikaye. Tam yaşadığım 30'ların kafası. Neyse ki sanat filmi diyince aklımıza gelen çıplak erkek poposu ve kıllı kadın vücudu klişeleri bitti. Yoksa şuan napardım bilemiyorum. Kendimi anlayamadığım anlarda, beni anlayabilen film sektörüne ihtiyacım var. Anlıyor musun?

Ve bu sabah durduk yere, bundan bahsetme ihtiyacı duydum blog. Üstelik yine aceleyle yazdım. Kahve bile içmedim, çünkü sırada temizlik var. Ev çocuğu desen, 2 haftadır karnına oyuncak sokup 'anne bak ben hamileyim' diyor. Ev erkeğiyle gülüp duruyoruz ama bu oyun da kesin onun gelişimiyle ilgili bize bir şey anlatıyor, anlamıyoruz değil mi? Hey gidi. Bazı günler çok Pazar.


19 Nisan 2017 Çarşamba

İş bulma hikayem. Ya da işin beni bulması.


Yatağa popoyu koymuşçasına, anne dizine kafayı yaymışçasına sana geldim blog.

Ha şimdi (Trabzon zaman zarfı) bitti çamaşır katlama işim. Ondan daha önce de patlayan gider borusunun skandalını temizlemeye çalışıyorduk. Ve aradan çıksın diye klozet-lavabo çiftini cifledim. Olaylar mutfak tezgahına kadar lafı getirdi, hadi orayı da hallettim. Ama çay taze, şuan 'gece yeni başladı' ruhum bundan.

İzmir'de olmayacak şey oldu. İş buldum. Hem de kendi uzmanlık alanımda. O günü hiç unutmamak için buraya not alayım.

Referandum sebebiyle yılık, mayışık halimle büyük yatakta uzanıyordum. Ev çocuğu beni odasına 'gel anne gel arabacılık oynayalım' diye çağırırken, yerimden hiç kalkmak istemediğimi, tavana bakarak 'gel oğlum gel sana burada kitap okuycam' dediğimi hatırlıyorum. Referandum ertesi, sosyal medyada akan paylaşımlardan dolayı gırtlağıma kadar 'boşalmamış enerji' ile kalakalmıştım. Bu enerjinin ismi yok. Bilinçli ya da politik bir hal değil, bak. Göt olmaktır, belki. Bilmiyorum.

O sırada telefonum çaldı. Uykulu sesimle konuştum. Ses, beni mülakata çağırıyordu. Çok gördük biz bu mülakatlardan uyuşukluğumla, alelade bir şekilde yer tarifi istedim. Böyle bir işe başvuru yapmamıştım. Ev erkeği her sabahki centilmenliğiyle yerime başvuru yapmış olmalı, diye düşündüm. İzmir'e geldim geleli nadiren kendi alanımda ilana rastlıyordum. Toplamda 5 görüşme filan yapmışımdır onca sürede. Hepsi de 'editör' ya da 'sosyal medya uzmanı' adı altında grafik tasarımcı arayan çok tatlı ve bilinçli insan kaynakları gızlarıydı. Kurumsal iletişim uzmanı olarak çağrıldığım aşırı plaza bir iş görüşmesinde, kendimden bahsetmemi istemelerinin hemen akabinde, o gaddar tecrübemden bahsettikten sonra 'yani tasarımcı mısınız' demelerini hiç unutamıyorum mesela.

Bunları geçelim. Herkesin hiç ders çıkaramadığı bazı anılar vardır. Parçası olmayan legolar gibi. Bu anılar da böyle.

Görüşmeye gittim. Gitme sebebim inan -sadece- dönüşte tam buğday ekmeği almaktı. Bir de hava alırım, ev çocuğu da anneannesiyle oynar o arada, diye düşünmüştüm. İçeri girince, yine tatlı bazı gızlar bana form uzattılar. Formda annem ve babamın en sevdiği çorbayı sormamıştı sadece. Doldurmadım. Bazen tembellikte çok çalışkanımdır.

İçeriden buyur edildim. Olayların bundan sonraki kısımlarını yıldızlı sticklerlarla süslediğimi varsay.

Genç bir adam, beni karşıladı. Uyuşuk halimi farketmiş sanırım, nasılsınız dedikten sonra, benim mıymıy sesimin arkasından 'mecalim yok diyorsunuz yani' diyip güldü. Bana bu espiri bile Truman Şov'un dışına çıktığımı hissettirdi. Nedense hoşuma gitti bu yaklaşım. Ve sonra tüm öz geçmişimi GERÇEKTEN ama GERÇEKTEN inceledi. Her bir kısmı için sorular sordu, hikayesini merak etti. Bir işveren olarak tecrübelerimi öğrendi. İlgiyle.

Ve işin tuhafı aradıkları şey uzmanlık alanımdı. İlk kez! İzmir'de başka bir şey kakıtmadan, sadece ve sadece kendi alanımda iş tanımı olan bir pozisyon için mülakata girmiştim. Bu işi istiyordum. Şartları, sağı, solu umrumda değildi. Kendimi farklı satmama gerek yoktu. İyi yaptığım şeyi yapmam yeterliydi. Bir insan çalışmak diyince, daha ne istesin ki? Kendi olabildiği, yaparken iyi hissettiği şeyi yapabilme özgürlüğü. Bir nevi kendi sesinden konuşabilme konforu.

Deneme haftasını beklemeden, bir çalışma yapmayı teklif ettim. Hemen ertesi gün de gönderdim. Olumlu dönüş geldi. Pazartesi gerekli evrakları muhasebeye teslim etmem için bilgi verdiler. Özetle bu Pazartesi, başlıyorum.

Lakin, işin ünlemli kısmı, duygularım çok usta bir şekilde gizlenmiş galiba. İş buldum diye çığlık atıp, sıçramadım. Ev erkeğiyle kucaklaşıp öpüşmedim. Çaksana dostum hey diyip arkadaşlarıma müjdelemedim. Bir çiçek yaptırıp annemin kapısını çalmadım.

Fakat ne yaptım biliyor musun. Bugün alışverişe çıktım. Sıradan keyif alışverişi. Yeni cüzdan, takılar, güneş gözlüğü filan... Yeni iş için. Sonra oturdum bir yerde kahve söyledim kendime. Aldıklarıma bakarken benim gözlerden tıpır tıpır bir yaş gel... Birden ne göreyim? Yorgundum ben. Kendimi zor bir mücadeleden çıkmış ve yıpranmış gibi hissediyordum. Aldığım şeyler tipik benim zevkim, hani olduğu gibi ben. Hasret kalmışım gibi kendime. Şöyle sırf tatlı şeyler almayalı ne kadar zaman olmuş. Yeni bir hayat önümde, her şey için heves-heyecan, içimde bitmek bilmeyen fikirler. Tamamen bana ait bir mutluluk anı. İçinde yalnızca ben.

Cüzdanıma baktım, evirdim çevirdim. Kahvemi bitirip kalktım.
Sevinç ağlamasını bile özlemişim.












17 Nisan 2017 Pazartesi

Blogda Yazmak Üzerine...




Hayatın bana bahşettiği özelliklerden biri 'sabırsızlık'.

Bu sıfatla bakacak olursak insan kişisine, 'yazmak' eylemi sabırsız insanlar için oldukça zorlayıcı. Can sıkıcı.

İlkokulda üzerime yapışan bir diğer sıfat da 'dikkatsiz' öğrenciydi. Bu da sabırsızlığın kuzeni diğer bir durum işte. Genelde olayları hızlı kavramak ve gerisiyle ilgilenmemekle ilgili. İlkokulda çok hızlıydım. Hızla öğreniyor ve sıkılıyordum. Ancak sınavlarda 100 üzerinden 98 aldığım kağıtlar için bile öğretmenimin anneme 'dikkatsiz' olduğumdan bahsettiğini hatırlıyorum. Bak bu sabırsız ve dikkatsizin bir diğer akrabası da 'acelecilik'.

Blog yazarken en sık yaşadığım sorun bu. Yazıları uçar gibi 20 dakikada ön hazırlıksız ve taslaklarda hiç çalışmadan yazıp, sabırsızca yayınlıyorum. Sonra da kendimi aşırı alakasız yanlış ifade ettiğimi görüyorum. Örneğin geçenlerde ne zorum vardı da çocuk yaptım yazısı üzerine aldığım birkaç olumsuz yorum beni 85. kez bu konuyu düşünmeye itti. Çocuk sahibi olmayla ilgili şikayet ediyormuşum gibi bir tat bırakmış. Bu yorumu 'iyi okuyan' bir aile insanımdan aldım üstelik. Anlatmaya çalıştığım şeyi iyi aktaramıyorum. Net olmuyor, belirsiz havada kalıyor. Çünkü koşarak yazıyorum. Aynı şekilde dün yazdığım yazıda da sanki ev erkeğinden şikayet ediyormuşum, o beni mağdur ediyormuş gibi bir hava oluştu. Bu epeydir var. Konuşmadan önce düşünmek ayran içmekse, yazmadan önce düşünmek kefir içmek değerinde bence. Çok daha kıymetli ve gerekli. Yorumlarda sık sık 'ya aslında ben orada şöyle demeye çalışmıştım...' diyerek savunma veriyorum. Benim bloğumu okuyan insan çok olmasa da aklına, fikrine güvendiğim insanlar. Çoğu -son 3 senemi düşünürsem-benden daha çok okuyor. Hem yazıyorlar da... Bunların hepsi aynı kapıya tıklatıyor; sabırsızca yazıyorum!

Birkaç blogger var bayılarak okuduğum, bazen anlatımlarındaki sabıra hayran kalıyorum. Öyle detayları öyle sıkılmadan ve beni de okurken sıkmayarak veriyorlar ki...

Blog meydanı işte bu yüzden var. Derdi yazmak olanların mutfağı. Yazmayla ilgili egzersiz yeri. Daha önce 6 sene boyunca yazdığım Dukuju bloğumdan 'yanlış anlamalar' yüzünden (tamamen farklı konulardı) uzaklaştığım için, biraz da tecrübeye dayanarak- aynısını burada yaşamak istemediğime karar verdim. En son Japon Kedi'nin yazısında iştah açıcı şekilde bahsettiği yazma eylemi üzerine bazı ipuçlarını okuyunca 'mükemmel zamanda gelen yazı' duygusuna vardım. Ben de uygulamaya ve bu işi daha fazla ciddiye almaya niyetlendim. Artık yazılarım üzerinde işçilik yapacak, biraz daha emek vereceğim. Belki okuyanlar için kayda değer bir değişiklik olmayacak- bilemiyorum ama yazma yöntemim üzerine çalışarak, kendi adıma yol alabilirim sanki.

Yazmayı seviyorum. Yazarak hafifliyorum. Madem öyle, bu işi neden aceleye getiriyorum?

Biraz yavaşla, kahveni yudumla ve dök kelimelerini usulca.




16 Nisan 2017 Pazar

Serbest Çağrışım




Sabah 06:45'te uyandım. Ev erkeğine babasının ergenlikte hediye aldığı ancak hiç siftahı yapılmamış, - benim ise son 5 yıldır evire çevire giydiğim- gömleği giydim. Kot pantolonumun içine sokuşturdum. Yüzüme en konforlu bakımı yaptım. Yani yıkayıp nemlendirdim, göz altlarıma hafif kapatıcı sürüp, ayna karşısında röportaj veriyormuşum gibi seçkin bir şekilde gülümsedim.

Ben bu aynanın beni nasıl dolandırdığını bir gün eczanede karşıma çıkan gün ışığı aynasında anlamıştım. Bir baktım ki Cindy Crawfod'a tık kala sandığım surat meğer sefillerin yazılmamış 6. cildiymiş. Bakın bu boktan espiri şuan çıktı, çünkü samimiyim. Çünkü doluyum. Cildimde tedavi edilmeye ihtiyaç duyacak denli kızarıklık oluşumunu da o sırada fark etmiştim. Bir süre kinle doldum çevreme. Ev erkeğine, anneme, hatta ev çocuğuna. İnsan hiç mi söylemez cildimin vaziyetini? Çaktırmaz? İpucu vermez? Kaç göz yapmaz? Bu aynaya güvenmeme kararı aldım ama bazen iltifata benim de ihtiyacım oluyordu. Ve bu ayna instagram vazifesini görerek; cilt rengimi dengeliyor, kaş bıyık filan rötuşluyordu. Bu sabah da aynaya baktım ve güne başladım.

Saat 10:00'da Karşıyaka'da olmam lazım. Bu arada ev erkeğinin uykusunu alabilmesi için ev çocuğunu anneme bırakmam gerekiyor. Saat 10:00 'da uyanacak olan ev erkeği, 10:30 'da bebeyi annemden alacak. Anneme yürüyüş mesafesi 15 dakika. Bebek arabasını ittirerek 20 filan. Simitli kahvaltı sözü vermiştim, yolda fırına uğrayıp simitleri almakla beraber, 23 dakika. Evden çıkmadan önce ev çocuğunun yedek eşyalarını bir çantaya koydum. Birkaç saat için bile olsa, çocuğun ıslanan çorabı hoşgörüden anlamıyor. Gideceğim yerde kahve içmek istiyorum ve bardakların iyi yıkanmadığını sinsi bir şekilde fark ettim. Yanıma karton bardak almam lazım, bu yüzden kendime de bir çanta hazırlıyorum. İçine gözlük, telefon, cüzdan, karton bardaklar ve not defteriyle kalem koyuyorum. Ev çocuğu yanına bir şey almak istiyor mu, onu soruyorum. Yeni aldığımız doktorculuk oyuncaklarını istiyor. Parçaları topluyoruz, çantayı kapatıyoruz, sırt çantasına yerleştiriyoruz. Çişini anca bitiren ev çocuğunu giydiriyorum. Saçını acıtmamaya söz vererek, saçlarını tarıyorum fakat bir kaç yerde yine de acıtıyorum. Özür diliyorum hafif dilenci sesimle ve bu sırada taramaya devam ediyorum. Ev erkeğinin uyanmama ihtimaline karşılık cep telefonunu evin içinde Google yardımı olmaksızın bularak başucuna koyuyorum. Ancak şarjının intihar eşiğine geldiğini görüyor ve koşup şarj aletini getiriyorum. Gıcık telefon, şarj olmuyor bir türlü, temas sorunu var. Araya ev çocuğunun terliklerini koyunca, temas ediyor ve şarj oluyor. Vakit kaybettiğim için saati kontrol ediyorum. Evden en geç 08:00'da çıkmam lazım... Randevuma gecikme lüksüm yok. Ah az daha unutacaktım, ev erkeğine not yazmam lazım. Ev çocuğunu aldığında yapılması gerekenleri yazmalıyım! Teknik ve nesnel zekaya sahip olan ev erkeği, tıpkı bir time-line gibi, saniye ve komutları doğru girilmedikçe, doğaçlamada zorlanıyor. Bu sebeple başlıyorum yazmaya...

Dönüştü markete uğrayın, yumurta alın. Eve gelince acıkmış olur, senin yulaflı yumurtanı seviyor, ondan yersiniz. Saat en geç 13:15'e kadar uyursa uyusun, yok uyumazsa zorlama. Üzerini kontrol et, çok sıcaklarsa mutlaka hafiflet giysilerini.

Notu görmesi garanti olan bir yere yapıştırıyorum; banyo aynasına. Hey allaam, bu şimdi kalkınca ekmeğin buzlukta olduğunu unutur. Çıkarayım da, çözülsün hem o saate kadar. Bu kıyaklarımı unutma ev erkeği! Gerçi senin her kıyağa verilecek bir cevabın vardır.

Ev çocuğuna ne çok kışlık ne de çok baharlık olmayan, ara geçiş montunu giydiriyorum. Benim gibi yürümeyeceği için, bebek arabasında oturur haldeyken sabah saatlerinde üşüyebilir. Mantıklı seçim. Çok erken kalktık, açlıktan midesi bulanabilir. Yanıma bir de muz alayım, yolda tırtıklar. Ben de üzerime baharlık montumu giyiyorum ve bu sefer sahiden evden çıkıyorum.

Çıktığımızda saat 08:15... Olsun, yetişirim. Anneme haber vereyim yolda olduğumuzu. Fırına geldik. Çüşlü ohalı! Fırın kuyruğu? Kaç kişi var orada? belki 20 filan. Bekleyemem, vaktim yok. Başka fırından alırız. İyi ki muz almışım yanıma, biraz tıkınsın yavru, acıktık!!!

Anneme nihayet ulaşıyoruz. Annem elimdeki simitleri görünce azarlıyor; 'kaç tane simit aldın?'.  Ayaküstü tartışıyorum en geleneksel halimle. 'Anne sabah sabah kapıda azarlıyo musun beni? Ben de bir şeyler yiyip çıkıcam heralde'. Annem yanlış anlamış taklidi yapıyor; 'he sen de yersin sahi, pardon. ben bize aldın o kadar simiti sandım'. Tipik annem... Ev çocuğu ne zaman kahvaltıya ona gelse, panik yapar. Zelzele geçirir. Güreş tutar. Çünkü çocuk doyurmak en büyük fobisi. Since 1983. Yine köşeye sıkışmış, görebiliyorum. Dolmuşa yetişmek için 20 dakikam var, iyi bari, kahvaltıyı benle halletsin çocuk, annem darlanmasın. Evden çıktığımda ev çocuğu doymuş, oyun oynar haldeyken onlarla vedalaşıyorum.

Dolmuşa yürüme 3 dakika- dolmuşla Karşıyaka'ya ulaşma, 17 dakika- dolmuştan, randevuma yürümek 1 dakika- ve randevum yalnızca 15 dakika sürdü. Kendime ayırdığım bu kuş boku kadar zaman için yaklaşık 4 saat serbest çağrışım yapmışım. Sonuç? Bunca kasışı yapmasaydım da olur muydu? Galiba, olurdu. Ev erkeği 20 dakika erken uyansaydı, kaymak gibi akar giderdi. Kimse ölmezdi, sakatlanmaz ya da sefil olmazdı. İşte illa Anadolu gadınlığı illa bi kurtuluş savaşı ortamı yaratmalar. Siper almalar, bin dereden su getirmeler, acıyı su gibi içmeler, keş gibi kıvranmalar.

Herkese hayat yolunda doğru tekniği bulma dileğiyle. İçtiğiniz kahveler eziyet üstü kahvesi olmasın, keyif kahvesi olsun.


Not: Bugün günlerden #hayır.




12 Nisan 2017 Çarşamba

Ne zorum vardı da çocuk doğurdum?!

Anneliğin bazı günlerinde ben...

Soruyorum kendime.
Ne işim vardı analıkla acaba? Mis gibi serserilik filan, zaman geçiyordu.

Gerçekten merak ediyorum. Benim gibi hiçbir kurum ve kuruluş tarafından 'hadi artık torun yok mu' zorlamasına maruz kalmayan (daha doğrusu ciddiye aldığım kurum ve kuruluş), evlendiği insan kişi çocuk sahibi olmaya dair sıfır plan yapan, toplumun hiçbir beklentisine prim vermeyen biri olarak nerden doldum taştım ana olma isteğiyle?

Bir sabah uyandım ve o istek geldi diye hatırlıyorum. Abartısız. Ne zaman analıktan başım sıkışsa-şikayet etsem, o dönemlerimi iyi bilen annem omuzlarını silker, şöyle der; 'anne olmayı çok istedin'...
Annem hiçbir zaman bu isteğime anlam veremediği gibi kendisi ikinci çocuğu hiç düşünmemiş biri. Hatta sanırım birinciyi de düşünmemiş. Kısmet, evladım!

Fakat benimki kısmet değildi. Basbaya doktorla kafa kafaya verip geliştirdiğim bir organizasyondu. İstedim ve oldu. Çok sevdim, çok emek verdim, sevgim hudutlarını aştı, büyüdü büyüdü ve şuan inanılmaz şekilde hayatımın ta kendisi oldu çıktı. Onsuz bir hayat senaryosu yazamam. Fakat, yine de analık neden ister ki insan durduk yere? Nasıl böyle bir sorumluluğu almak isteyebilirsin?

Şaşırdığımız çok şey olabiliyor. Örneğin, cinsiyet değiştirme ameliyatları, dile yapılan piercingler, tüm vücutta dövmeler, yüzde 100 vegan yaşayanlar filan... Farklı yaşam biçimleri bizi şaşırtırken, ana olmayı istemek nasıl şaşırtmaz? Al sana çılgınlık, tut sana marjinal hayat!

Gözleri eşşek gibi iltihaplanmış bir insan bebesi, assla ama asssla o göz tedavisini yaptırmıyor ve sen peşinde yalvarmaktan bim poşetine dönüyorsun. Dil dökmekten buruşuk kuru üzüm oluyorsun. İnsan gibi açıklamaktan yorulup rüşvet teklif etmekten minder oluyorsun, o da yetmiyor ceza ile tehdit etmekten terliğe dönüyorsun. Çiş yapması gerekiyor- yapmıyor, çiş yapınca kalkması gerekiyor- kalkmıyor. Yemesi gerekiyor- yemiyor, yememesi gerekiyor- diretiyor. Bin kez anlatılan hayati kurala uyması gerekiyor- daşşak geçmek uğruna yapmıyor, ayakkabı giydirmiyor, ıslanmış üstünü çıkarttırmıyor, diş fırçalatmıyor, yüz yıkatmıyor, saç temizletmiyor- bu oluyor ve şu oluyor.

Yaş krizlerinde dipçik gibi olmalısın. Günlük hayatta örnek olmak için pırlanta gibi durmalısın. Hastalıklarda sabırtaşına bağlamalısın. Ağlamalara karşı sünger kesilmelisin. Küsmelerde minnoş civciv, inatçılıklarda kirpi olmalısın.  Sabahları her şey mükemmelmiş gibi yapmalısın, geceleri akşamdan kalmamalısın. Tatillerde bazen olaylara Fransız kalmalısın. Alkollü gecelerde şişenin dibini görmemelisin, hatta şişeyi bile görmesen daha iyi.

Peki soruyorum sana... İnsan neden anne olmayı ister? Derdi nedir insanoğlunun? Sevgilisiyle, sevdiği işle, tatlı hayatıyla her şey yolunda giderken... sabahları 'yaşamak ne güzeeel' diye uyanırken, önünde tamamen sana ait kocaman lezzetli bir hayat varken, hangi fısıltı gelir de girer aklımıza? Bizi baştan çıkaran duygu nedir?

İmza: Bunları yazıp da 'iki-üç çocuk daha yapsam ne datlı olurdu aslında' diye hayaller kuran garip insan kişisi.


İki sene önce fındığım


4 Nisan 2017 Salı

Minik bir dertleşme.


Nasıl hissetsem bilemiyorum. Bir an felaketin eşiği, bir an kara mizah. Dakikalar içinde fikirlerim değişiyor. Ev erkeği ile öyle bir dönemden geçiyoruz ki. Hayatımızda hiç bu kadar göt olmamıştık. Kişisel tarihlerimizde.

Çok acaip kişisel olduğu için yazamıyorum ama duygularımı külahıma da anlatamıyorum. Eriyor külahtan, yanlara akıyor. Biraz yazmak istedim bu yüzden.

Ev erkeği ve ben tamamen birbirinden ayrı konularda benzer hayal kırıklığı yaşıyoruz. Neyse ki ikimiz de bol bol duygu paylaşıyoruz evde. O hayal kırıklığından besleniyor, güç topluyor, sakin kalabiliyor. Ben kayboluyorum, rüzgarda salınıyorum. Sonradan yakalıyorum onu, yetişiyorum yanına.

Bu ara tabi ne oluyorsa, yavru kuşuma oluyor. Onunlayım, el eleyim, sarmaş dolaşım ama mekanik. Ezberlemişim artık davranışları. Ezber dışı soru gelince ondan, kaçırıyorum. Bir de sıkılıyorum acaip. O da hissediyor galiba hırçınlaşmaya başladı. Bak aslında evde yaşamımıza dair her şey aynı, hiç fark yok. Ama ev erkeği ile ikimiz deli gibi konuşma ihtiyacındayız. Gündemimiz hep aynı. Başbaşa kalmak için fırsat kolluyoruz. Nerdeyse, rahatça önümüzdeki problemlere kafa yorabilelim diye çocuğu tam gün kreşe, ardından anneanneye kitleyesim geliyor. Tabi ki bu fikir bile beni alıp yerden yere vuruyor. Ev çocuğunun bana gürültü gibi geldiği anları görüyorum ve anında değiştirmeye-düzeltmeye çalışıyorum. İşte bunu kabullenemiyorum. Son bir haftadır aşamadım, her sabah 'bugün bambaşka bir gün olacak' motivasyonum hep patladı.

Dün benden 6 yaş büyük kuzenim geldi. Biraz dışarıda takıldık. İlk kez artisliğine değil de gerçekten samimi tecrübe aktaran biriyle konuşmanın verdiği rahatlamayı yaşadık. Birden bu sorunların geçiciliğini farkettik. İyi geldi. Sonuç, çok kastığımız yönünde. Daha rahat ve gevşek tipler olmalıyız. Bunun bir karışımı, iksiri filan var mı?

Bizim kasıntılığımızın hikayesi taa 90'larda memur çocuğu olarak yetiştirildiğimiz yıllardan başlar. Uzun hikaye. Son günlerde konuştukça, analizler yaptıkça sürekli aynı yere dokunuyoruz. Tamam, her şey yolunda gitmedi ama biz varız, ailemiz var. Yavru beybimiz var. O varsa, her sorunla başa çıkarız. İşte bu ince fikirlere rağmen ayılamıyoruz ya bu düşünceli halden. C'nin dediği şu 'çikolata yedikçe daha da yemek istemek' olayı gibi. Kafa yordukça yoruyoruz, kendimizi alıkoyamıyoruz. Uyuştuk.

Şuana, hayatımıza, kendimize odaklanamıyoruz. Bir engel var sanki. Kaygılar, belirsizlikler, verilmesi gereken kararlar önümüzde bekliyor. Ev kuşumun bir gününü daha kaçırmak istemiyorum. Kendimin de bir gününü daha kaygılı hallere kaptırmak istemiyorum.

Bugün farklı bir gün olsun. Ama gerçekten farklı olsun. Bir kahve yapayım. Bir saat sonra okuldan ev çocuğunu alıp, eğlenceli-başbaşa bir gün geçirelim. Akşam da oturup ev erkeği ile kaygılarımızı değil, neler yapacağımızı konuşalım. Ve yapalım! Konuşmayalım artık.

Ve hayatımıza geri dönelim.
Uzaktan durup seyretmek de gerekli ama bence bu kadarı yeterli.









30 Mart 2017 Perşembe

Kaybolan Eşyaların Saklandıkları Tuhaf Yerler


Bazen unutkanlık bazen şeytan aldı götürdücülük. Kimi evlerde çocuk dağınıklığı, kiminde de zihinsel tıkanıklık. Oluyor. Bir kumanda, bir kimlik, anahtar ya da çorap; sanki başka bir boyutta bir süre saklanıp sonra apaçık çıkıveriyor karşımıza. Hatta bazen öyle bir ifadeyle bakıyor ki bana kaybolan bir çorap teki; 'kafam attı gezdim geldim'... diyor basbaya. Bir delikanlı gibi çekip gitmiş. E ben buraya bakmıştım (bakar kör kısır döngüsü) valla yoktu diyorsunuz, bu sorulara bir türlü cevap bulamıyorsunuz.

Özellikle bizim ev çocuklandığından beri, kaybolan eşyaları bulmakta expert oldum. Dışarıdayken ev erkeği 'terliğimi bulamıyorum' dediğinde, 'soğanların olduğu sepetin içine bak' gibi nokta atışı tahminlerde bulunabiliyorum. Hem de ellerimi kullanmadan.

İşte hemen hemen çoğu evde kaybolan eşyaların serseri gibi saklandıkları ortamlar böyle:

Klasik Mekan: Koltuk Minderleri

Koltuk minderlerini açmak, nostalji yapmak için birebir. Hatta toplanın ailecek, patlamış mısır filan da alın yanınıza. Açın minderleri bakın. Neler neler çıkacak, ne anılar bulacaksınız. Geçen yıldan kalma kalemtıraş çöpü, yazdan kalma erik çekirdeği, evlenirken düğünde kaybettiğinizi sandığınız çeyrek altın. Koltuk minderlerini kaldırın ve hop, işte hatıralar geçidi. İşte o an filmin başrolü evlenme teklifi etmiş gibi çıldırırsınız. Minderin altından çıksa dediğiniz biri de olabilir tabi. Sizi gidi kara mizahçılar sizi.



Gizli Tehlike: Elektrik Süpürgesi

Elektrik süpürgesi ilkel ve sadık bir hayvan gibidir. Sizin için çok iyi çalışır ama maalesef şuursuzdur. Yerdeki kağıt çöpüyle, kağıt parayı ayırt edemez. O yüzden burada maalesef size biraz iş düşüyor. Ya temizlik yaparken gözünüzü dört açacaksınız ya da delirmiş gibi yerlere değerli şeylerinizi atmayacaksınız. Biz bugüne kadar elektrik süpürgesinin içinden ev çocuğunun gıcık düdüğünü, çeşitli mandallar, stickerlar ve ufak bozuk paralar bulduk. O gün bulduğumuz bozuk paralar, bugün yine kayıp olsa da bu yöntem sık sık yüreğimize su serpmiştir. Siz de yeniden kaybetmeden önce, süpürge içinde bulacaksınız aradığınız şeyi.  İşte o an filmin yardımcı oyuncusu çıkma teklifi etmiş gibi yalınayak koşacaksınız.



İçgüdülerini Dinle: Yırtıklar...

Şeytanın bile aklına gelmez. Çantanızdaki ufacık bir yırtığı hemen fırsat gören eşyalar, sinsice oraya istiflenirler. Ve siz perişanlıktan sakal bırakıp, evin ortasında bağdaş kuracak kadar çaresiz kalmadıkça da ortaya çıkmazlar. Çantanızı 67. kez yoklarken, elinize gelen yırtığın içeriye gizli bir cep yaptığını fark edersiniz. İşte o an grubun vokali telefon numarasını vermiş gibi delirirsiniz.




Kendi Kazdığın Kuyu: Sayfalar...

Maalesef kendi kazdığımız kuyuya düştüğümüz de oluyor. Çantaya aceleyle atıverdiğimiz bir kart, para ya da büyük olmayan herhangi bir nesne, çantanın içerisindeki defter-kitap-gazete gibi sayfaların arasına girip, orada gizli bir yuva yapıyor kendine. Sonra bul bulabilirsen. İnsan zihninin 'en son kartı nerde kullandım ben ya' diye diye her yerinde morarma olana kadar kendini kurcaladığı o anların sonu hiçbir yere bağlanmıyor. Ta ki sayfaları çevirene kadar. İşte o an dizideki manken sizi kesmiş gibi inci tanesi sıçarsınız sevinçten.



Yeni Bir Dünya: Kokuşuk Botlar

Bu durum bizim eve özel de olabilir, bilemiyorum. Ancak çocuklu evlerde bot ya da çizme demek, kutu demek- oyun alanı demek, içine bir şey saklayacak yeni ortam demek. Küpeler, sabunlar, donlar, bir adet soğan filan almak için botumun içine baktığım çok oldu. Bunlar bizde hep official şeyler. Kısacası, üşenmeyin bakın botlara, ayakkabılara. Bulunca adeta bir ressamla metafor dolu aşk yaşamış kadar bohem olacaksınız.



Eski Bir Oyun: Saklambaç

Kaybolan eşyalar tarihinde, en eski oyundur. Bir örtünün, koltuğun, halının, vazonun arkasında saklanmış olan eşyayı görebilmek için sadece evi düzenlemek yeterlidir. Düzenleme işi bittikten sonra cıscıplak karşınıza çıkacak aradığınız eşya. Tıpkı beğendiğin yazardan mektup gelmiş gibi bir his. Evi toptan düzenlemeye bir minicik anahtarı bulmak için çok ağır üşenebilirsiniz tabi. O yüzden siz en iyisi, son maddeye göz atın.



Zaman Makinesi

O gün kaybolan eşyayı bulabilmek için günü başa sarmak en çekici yöntemlerden biridir. Telefonunuz kayıpsa ve olaylar örgüsü hafızanızdan tamamen silinmişse, en başa dönmekte fayda var. Eve girdikten sonra, kahve için mutfağa girdim, dışardan gelen sesi farkedince salonun penceresinden sokağa baktım, derken çişim geldi tuvalete girdim, suyun kaynama sesini duydum ve çıktım. Bir saniye, tuvalet? İşte o an ünlü dansçıyla markette çarpışmışsınız kadar coşku hakkınız.




Öyle ya da böyle eşyalar genelde kaybolmuyor aslında. Şöyle bir derin nefes alıp 'çok fazla uzağa gitmiş olamaz' diyip, mantıklı düşünmekle senaryoyu tahmin etmek kolay. Hızlıca aramak yerine, sakince göz atmak daha verimli. Tabi ki çocuklu evleri saymıyorum. Çünkü yerçekimi toddler'ların nefes alıp verdiği atmosferlerde henüz yok. İcat edilmedi. Ve söylenmek serbest.

28 Mart 2017 Salı

Yazdı kaçtı gibi olmasın ama...


Anlamıyorum dostlar.

Çocuk doktorlarının, muayeneye gelen çocuklara akıl hastası gibi davranmasının 'ana fikrini' hiç çözemiyorum. Ne zaman ev çocuğunun boğaz-kulak-ciğer muayenesi gerektiren öksürüklü tıksırıklı hastalığı olsa şunlar yaşanıyor:

'Alın kucağınıza oğlunuzu'
'Tutun ellerini'
'Sık sık daha çok sık'
'Babası siz de kafasını koltukaltınıza sıkıştırın'
'Hemşire hanım bu böyle olmıycak, siz de çocuğun omuzlarını bağlayın'
'Kıpırdatmayın, sakın kaçmasın'


Pardon.. şey..ımm. Ya bizim çocuk normal durabilir.

'Hö, nasıl yani?'

Yani muayene ettirebiliyor. Aç ev çocuğum dilini, doktor bey görmek istiyor.

Elbette accık abartı kattım ama yüzde 0.5 oranında. Yoksa mevzular böyle.

Şimdi, çocuk psikolojisinin giriş-gelişme-sonuç kısımları hep aynı. Çocuk korkulacak bir şey olduğundan kıllandırılırsa, çocuk korkar. Ama nazik bir korkma şeklinde değil. Küçük dilini lambada yaptıracak kadar bağırdığı ve ayaklarıyla tüm evreni tekmelediği bir korku bu.

Çocuktan korkan doktor refleksi


***

Geçen Pazar, günün yarısında evlilik yıldönümümüz olduğunu farkedince, aniden pijamaları çıkarıp hızlıca pantollarımızı giyip evden çıkalım dedik. Yoksa pazar tembelliğinde biz yine kahvaltıları öğle yemeğine, öğle yemeğini ikindi atıştırmasına, ikindileri de 5 çaylarına sürükleyerek, evde düz bir pazar akşamına doğru yol alabilirdik. Ev çocuğunu kaptığımız gibi Kemeraltı'na gittik. Demeyin ki insan evlilik yıldönümünde o vıncık cıncuk yerde naapar. Bir şey yapmasına gerek yok. İki yürür, üç geyik yapar, bi tutam tıkınır, azcık bi ihtiyaç alır, manzaraya karşı oturup dedikodu eder. Ne bileyim, benim için sosyalleşmek böyle bir şey. Hakikaten de en son 300 TL en pahalısı, 120 TL en ucuzu olan scooter'ların 45 TL'lik kapı gibi türk markası versiyonunu bile bulduk orada. Hatta bu otantik dükkanlar çarşısının anası olan Kemeraltı'nın, oyuncakçı esnafı ev çocuğuna bir oyuncak hediye bile etti. Gel de AVM dayısı yapsın öyle bir kıyak. Bir çocuk o samimiyetle aldığı oyuncağı çok sever ve onunla gece yatağına bile girer, biliyor musun? Oyuncağının heyecanıyla sabah gözünü açar filan. Böyle hoş duygular.
Kaç lira verirsen ver, scooter'dan sıkılan çocuğun hamallığını analar yapacak.
Ordan çıkıp bir şeyler yemek istedik. Fakat etraf çer çöp. Ben çocuksuzken bana ziyafet görünen her şey, ev çocuğu söz konusu olunca; bakteri, mikroplar, elini yıkamadan menü hazırlayan garsonlar, burnunu karıştırırken yakaladığım bir şef (bu gerçek), bayat et, yıkanmamış malzemeler paranoyasına dönüşüyor. Her ne kadar belki sadece gösteriş bile olsa, yemek yiyeceğimiz yerin beni kandırması gerekiyor. Hijyen olduğuna dair iddialı durması, malzemelerinden eminmiş gibi bakışlar atması şart. Açlıktan kan şekerimiz ağzımızı bozacak seviyelere kadar düşmüştü ki, Konak Pier'e kadar gelmiş bulunduk. Konak Pier de maalesef deniz manzaralı ve konseptli mekanlar barındırdığından- özel bir gün değilse, o kadar bütçe ayırıp yemek yemeyi düşünmeyeceğimiz bir yer. Bir ayranın 8 buçuk TL olduğu yerden, işsiz ve memur çocuğu halimle keyif almamı beklemeyin benden. 60 kuruşa satılan ayranın 4 TL'ye kadar çıkmasına razı gelebilirim ama daha fazlası asla!

Bir mekanda ayran bira fiyatındaysa, bir de bira fiyatını düşün!!!

Fakat maalesef, konu oturduğumuz mekana girince çoktan kapanmıştı. Ammmeeaaan hadi oturalım gitsin'e doğru kayan geniş tavrımızın nedeni etrafın büyülü havasıydı. Bir kere gürültü yoktu. Abartı dekorlar yoktu. Korkunç müzik yoktu. Hatta müzik yoktu! Temizdi. Minimalist bir yerleşim planı vardı. Yormuyor, ferahlatıyordu. Bir şey sadeleştikçe, fiyatı artıyor tespiti yine karşıma çıkmıştı işte. Basit ve az olan pahalıydı. Ve deniz...

Bir işletmenin deniz manzarasını 'pavyon şarkıcısı' gibi müşterilerine kakalamadığı bir yerdi. Nazik, naif ve yalın bir sunumla denizi, içinde yüzen balıkların çıkardığı hışırtısına kadar duyarak izledik. Ev çocuğu bile bohem bir şair kadar sakin seyreyledi çevresini.

mesela yani..


Yazdı kaçtı gibi olmasın ama... Herkese gıcır Salılar.
Kahveler muhabbetli olsun. Kaçtım.

26 Mart 2017 Pazar

Sen bu yazıyı okurken, 1 dakika 20 saniye daha yaşlanacaksın

İnsan bireyi şu üç günlük dünyada en çok neyin peşinden gider? Ekmeğinin mi, manitanın mı, hayatın özünün mü? Hayır gardaşlar, hiçbiri. İnsan bireyi yaşının peşinden gider.

Nasıl mı?

Mevzu bebelikten başlar:

"Mm 2 yaşa göre, iyi konuşuyor / konuşamıyor"
"3 yaşında mı, aa daha kocaman görünüyor, aferiiiin"
"5 yaşında olmasına rağmen altına çiş kaçırıyor"

Daha bebelikten bizimle artmaya başlayan yaş rakamı, etrafımızda çeşitli beklentiler yaratıyor. Sonra sazı eline eğitim hayatı alıyor. Orda da kan revan içinde yaşımıza göre kendimiz ve diğerleriyle kıyaslanıyoruz. Bizden yaşça büyükler ya idolümüz ya 'kötü örneğimiz' olarak kafamızda bir yaş deadline'ı oluşturuyor.

İlhama ihtiyacımız olan yaşlarda kendimizi 'kendi' akvaryumumuzda yüzdürmek yerine; falanca yazar şu yaşında ilk kitabını çıkarmış bile, benim daha bin beş yüz fırın yiyip sonra onları sindirmem lazım, diyor- hayallerimizi az ilerideki çöp kutusuna bırakıveriyoruz. Yazar örneği yerine, müzisyen, oyuncu, küçük yaşında isminden söz ettiren bilim bireyi de olabülür.

Sonra aşk meşk ve ilişkiler konusunda da deadline var, malum. Bu konu artık fısıltı olmaktan çıktı. 30 yaş sonrası hala evlenmemiş tüm kadın ve erkekler üzerlerine doğru koşan 'panikatörler' tarafından taciz edilirler. Bu bazen 'niye evlenmiyon gız' şeklinde patavatsızlıklarla olabilir. İnsan bireyinin nerde ne yapacağı belli olmaz. Çocuk sahibi olmayanlara da aynı mahallenin panikatörleri saldırıda bulunabilir. Ne bileyim mesela anneler gününde bekar kız arkadaşlarına abartı ifadelerle 'illa doğurmaya gerek yok ki, sen çok iyi bir kedi annesisin, anneler günün kutlu olsun be bacım' şeklinde gayet lüzumsuz yakınlaşmalar yapılabilir. 40 yaşında hala çocuk sahibi olmamış bir birey herkesi korkutur. Ya bildiği bir şey varsa? Ya mutluysa? Ya bizden daha iyi durumdaysa? Böyle bir şeyin kabülü olamaz. Herkes kapısının önündeki deadline'a sahip çıkmalı. Tıpkı bebeklikteki gibi. 3 yaşında kakanı hala babanla aynı yere yapamıyorsan ya da 30 yaşında aileler hala tanışmamışsa, etrafındaki panikatörlere hazır ol.

30 yaş üstü, evlenmiş, çocuk sahibi olmuşsanız yine tebrik edemiyoruz. Çünkü iş orada bitmiyor. Bunun ikinci-üçüncü çocuğu var, işsel konular var, mal mülk var, squat'a başlaması-botokslara giriş yapması var. Hepsi için bir deadline var, unutmayın.

Yaş takviminde hepimizin uyması gereken kurallar var, dedik. Özellikle bir kadın asla yaşında göstermeyecek. Bu da bir kural. 35 isen daha yeni 30 olmuş gibi, 30 isen taş çatlasa 25 olmalısın. Ama fake bir şekilde. Bu eğer gerçek olursa panikatörler bunu takdir etmez ki? Şaka mısın? Gerçekten genç gösteriyorsan, kim bunu itiraf etsin. Etrafında sırrını keşfetmek için pusuda beklerler. Ve kuru bir teselli için senin bir tutam botoks ihtimalini severler.

Bu yazı 33 yaş sponsorluğunda yazıldı.
Bazen giydiği gömlek ya da ayakkabıya göre ortamda 'aa yaşını hiç göstermiyorsun' bazen ise 'hmm demek 33'sün, anladım' şeklinde 'tam ortada' tepkilere maruz kalındığı yaştayım. Aslında biraz çabayla belki 31 gösteririm ama genelde yaşımın insanıyım.

Dün ev erkeği gecenin bir vakti, mutfakta sohbet ederken 'ama senin annen harbiden yaşını göstermiyor ya kadın 50 bile göstermiyor' diyince, içimdeki aşırı sevinçli kelebek sabahı zor ediyorsa, bir an evvel annesine bu yorumu iletmek için çıldırıyorsa, bilin ki orada yine bir 'yaş' gerçeği var.

Dünya, 'daha genç göstermek ve her şeyi yaşı gelmeden yapmak' motivasyonuyla dönüyor.

Gündelik yaşamdan bir motivasyon cümlesiyle yazıyı sonlandırıyorum:

'Sen yaşlanmadın hayatım, yaş aldın'


Hadi pazar kahvesi.

Not: Görsel yok, vakit yetmedi, kuru kuru oldu biraz, idare edin dostlar.


22 Mart 2017 Çarşamba

Baş döndürücü şeyler


Ben büyürken, nasıl şablonlar aldıysam mahalleden, onları hala güncelleyemiyorum. O zamanlar zengin olmak, havalı durmak, baş döndürücü şekilde gizem yaratmak kavramları minik hayal dünyamı çok meşgul eden şeylerdi.

Balkon ve pencerelerine pimapen panjur yaptıranları çok zengin bulurdum. Bizde yoktu. Panjurlu evlere giderken bir heyecanlanırdım. Belki ev sahibi yarım açardı panjuru filan, belki benim açmama izin verirdi. Böyle şeyler.
90'larda bu ucube panjurlar Burak Kut gibiydiler

Haftasonu arabalarıyla memlekete-denize-pikniğe giden aileler başımı döndürürdü gizemden. Öyle bir şaşırırdım ki. Evde kendimi uçan sabri gibi yerlere atarak 'bize de panjur taktırıın noluur taktırın' yalvarmamdan kısa süre sonra, annem beni yeterince ökkeş bulup halime acımış olacak ki, pimapenlerimiz bir tanecik balkon ve salon penceresine takılmıştı. Şırraak diye açar kapardım panjurları yerli yersiz. Bazen tamamen kapatır, nasıl her yer karanlık oldu diye şaşırır- önce birini sonra ikisini açarak, içeriye güneşin girişini seyreder- yine şaşırırdım. O sayede dikizlerdim arabasına binip gidenleri, panjur aralıklarından.  Bagaja yerleştirdikleri sepetleri, tüpleri, kilimleri, kova kürekleri izlerken- çırpınırdı yüreciğim. Bir de denizden dönenlerin bir kokusu olur hani. Güneş kremi ile deniz suyu birleşimi. İşte o koku benim en sevdiğim kokuydu. Duyunca yine kalbim atıverirdi.

O vakitler mahallede herkeste olan beyaz şahin.

Salonunda vitrin olanların aşırı önemli insanlar olduklarını düşünürdüm. Böyle asiller, soylular ve bu eşyalarına kadar yansımış gibi. Yine bir gün evde kendimi yerden yere attım ve bana acıdılar da salona vitrin takımı aldılar. Bu sefer de neden dantel koymuyorsunuz diye acıklı laflar etmiştim.

Zihnimde canlanan 'başkasının' eşyaları


Çok var böyle. Sarı kıvırcık saçlı kadınlara şaşırırdım, nutkum tutulurdu, nasıl bu kadar güzel saçlar olabilir diye. Kendi safinaz karası saçlarımın arasında sarıya kaçan bir tel olabilir mi diye arar dururdum.

Bir de bebekli annelerin yanında hayranlık baş dönmesi yaşardım. Ama konu bebek filan değildi. O kokuydu. Pampers kokusu mu, pudra mı, acaba neydi o koku? Islak mendil türevi bir şey de olabilir. Başım dönerdi o kokunun hoşluğundan. Bana bir şekilde zenginlilik gibi filan gelirdi. Bizim evde temizlik yapılınca ev sadece klorak kokardı. Bir de annemin kremleri güzel kokardı. Ama annem de azcık azcık kullanırdı, bana da dokundurtmazdı.

Dalin efektiydi belki de o koku?


Bu çocukça ve hafif angutluğa varan hayal dünyam elbette şuan beni kibar bir şekilde güldürüyor. Annemin vitrinli ağır salon takımlarından, dantellerden neden nefret ettiğini anlayabiliyorum. Babamın göz problemi yüzünden araba kullanmamasını da öyle. Hatta annemle babamın dev mutsuzluktan aile olamadıklarını, dolayısıyla hafta sonları bizim hiçbir yere gitmeyişimizi de. Ve diğer birçok şeyi de. Anlamak, güncellemeye yetmiyor tabi. Hala o şablonların gelişmiş halleriyle dışarıya baktığımdan şüpheleniyorum.

Nerden aklıma geldi bu çocukluk alemim dersen. Sabah ev çocuğunu okula bırakıp biraz yürü biraz koş, spor yaptım. Yakın bir tarihe kadar, sabah 8-9 sularında dışarıda koşan/yürüyen bir kadın görsem, onu da aşırı havalılık ve zenginlilik görüyordum. Çünkü kaçta koştuğun çok önemli. Eğer emekli değilsen, öğrenci değilsen, tatilde değilsen sabah 8-9 aralığında spor yapıyor olmak, resmen instagram gızlığına girer.

'Bu kadar havalıyken bir tanıdık görsem bari' (temsili)

Dışarıdan kendime bir baktım. Nasıl havalıyım. Sanırsın, işinin patronu- toplantıdan önce hızlı bir sporunu yapıyor. Ardından duşunu alacak, topuklusunu giyecek ve dalacak beyin fırtınalarına. Ya da öyle bir zengin, öyle bir geniş limit kredi kartlı ki.. günün en ideal saatlerinde spor yapabiliyor. Neden? İşe gitme zorunluluğu yok. Çocuk varsa da bakıcısı ilgileniyor.

O saatlerde havalı bir şekilde koşuyorum çünkü işsizim be evladım. Zayıfım ama bir fil kadar da gevşeğim be çocum. Üstüme gelmeyin.

Neyse ne diyordum, çocukluğumun minik hayal dünyasını bazen böyle hatırlamak tatlı geliyor. Şimdi de benzerleri var ama onları böyle rahat anlatamıyorsun işte. Hala tatilden dönen insan kokusu seni cezbedebiliyor, söylemiyorsun örneğin. Ve sarı kıvırcık saç çok güzel görünüyor, ama esmere gitmiyor, bir şey yapamıyorsun.

Kahvem öğleden sonra bugün. Sizin kahveler ne zaman?





16 Mart 2017 Perşembe

'Çocuğum çok şanslı çünkü ben...'




Hali hazırda yarı pijamalı hayatım hala devam ediyor. Ne zaman eğitim / iş görüşmesi için evden çıkmak üzere olsam, ev çocuğunun kaka yapacağı tutuyor. Tek başıma toplu taşıma araçlarına bindiğimde aceleyle telefonumu açıyor ve ev çocuğunun fotoğraflarına baştan sona bakıyorum. Ve evet montumun cebinden en çok ev çocuğunun sümüklü mendilleri çıkıyor.

Kısacası elim bu kadar analık hamuruna bulanmışken, kendimi dışarıdan görebilmek ve değerlendirmek sisli bir hal. Ama olsun, ne demiştim- kendimi annelik maceramda onaylamak ve 'iyisin gızım aferin' demek istiyordum.

Evi Umursamamak
Analık maceraları için böyük adım sanki. Bana aferin çünkü bu evi dirlik ve düzen içinde tutmak uğruna bebemin eğlencelerini bölmüyorum. Gerekirse salonun ortasına büyük bir dağ yapmak için tüm yatak, yorgan, örtü, çarşaf ne varsa yığıyor. Ki benim gibi evdeki düzensizlikte nefes alamayanlar, ne demek istediğimi anladı. Evi kendi deney alanı yapsın, ortam sunuyorum. Buralarda hiç içime içime gıcık kaptığım, tiklendiğim, sivilce çıkardığım olmadı. Tam tersi ondaki iştah bendeki tatmin.

Kriz Anlarında Yumuşak Tepki
Çok gergin-acele-zor anlarda ev çocuğunun bazen saçma tutturmaları oluyor. Öfkeden gözüm dönebilir ya da oturup kahrımdan ağlayabilirim. Fakat ilginç bir şekilde böyle çaresiz anlarda bana aşırı bir gülme geliyor. Öyle bir gülme ki ev çocuğu da şaşırıyor, neden kızmadım acaba diye. Bu benim bir huyum yani garip anlarda gelen cıvıtık bir gülme hali. Delirmiş gibi değil de 'kopmak' gibi daha çok. Ama sanmayın ki zeki bir espiriye güler gibi. Neyse işte o gülme huyumun ben ekmeğini çok yedim. Annelikte en çok verim aldığım huyum diyebilirim. Çocuk inadı kırmaya ve 'vay be annemi eğlendirdim galiba' hissi vermeye birebir.

Ah Ne Varsa Bende Var
Duygu arası geçişlerim iyi. Örneğin ben meşgulken ve çocuk neşeli oynarken, kafasını bir yere çarptığında yetişme ve yatıştırma hızımla, o sırada kızgın olduğum çocuk özür dilediyse onu yeniden hoş görebilme ve kucaklaşma el çabukluğum güzel. Seri bir şekilde biçim alabiliyorum. Elele tutuşup keyifle bir şeyler okurken, uyku saati geldiğinde suiistimal edilemez bir disiplin haline bürünebiliyorum.

Eğlence ve Uyum
Üşenmiyorum. Sabah zıpçıktı gibi kalkıyorsa, ben de zıpçıktı oluyorum. Yorgan altı sohbet modu oluyorsa, ben de yanına kıvrılıyorum. Yağmurda sokak diyorsa, konum alıyorum. Kısacası, onun rüzgarını kovalıyorum. Balina ol diyor, kralı oluyorum- büyükbaba ol diyor, bıyık bırakıyorum, daha ne olsun?

Objektif Tutum
Durumlarla ilgili kişisel fikirlerimi koltukaltıma kakalıyorum. Bel altı yapmıyorum. Benim yıldızımın barışmadığı bir kişi onun ailesi ise, asla keyfime göre yönlendirme yapmıyorum. Bu bebeme saygımdan, onun kendi deneyimlerine heyecanımdan. Onun kulağına bir şeyler fısıldamıyorum yani. Her şeyi sıfır çizgisinde yansız tanıtıyorum. Bence benim gibi koca dünyayı bile kişisel algılayan biri için büyük beceri.

Seviyorum abi!
Ah ya bir de son olarak, çok seviyorum be! Ama bu sevgi davranışlarıma, bakışlarıma, yemeklerime, giydirmelerime, okumalarıma, oynamalarıma, sohbetime her şeyime taşan bir sevgi. Onu kendi sahiplenici, mülkiyetçi tavrımdan bile koruyan bir sevgi üstelik. Akıllı bina gibi akıllı sevgi diyelim adına. Saldım çayıra, mevlam kayıra değil. Naif duygularım var. Zarif fikirlerim var. Sevgim kadar saygım var.

Böyle madde madde yazınca, birden kendimi kocaman bir balina gibi hissettim gerçekten. Sarsılmaz, yıkılmaz, güvenilir bir ana! Ben bu özelliklerimle yeterim de artarım sanki. Arada yaptığım çömezlikler, acemilikler, salaklıklar da nazar boncuğum olsun.

Not: Bu yazı dünkü 'mim' girişimim üzerine yazıldı. Kendi analık aleminden anlatmak isteyenleri keyifli, bağdaşla, kahveyle dinlerim.

15 Mart 2017 Çarşamba

Annelere Çağrı!




Ey analar. Blog yazan analar. Blog okuyan analar. Eli mouse tutan, mobil avuçlayan analar.

Bakın ben 'annelere meydan dayağı' huyumuzdan çok sıkıldım. Hepimiz iğneyi de çuvaldızı da sadece kendimize batırıp blogcu anne itiraflar köşesine de başkalarını dedikoduluyoruz. Ben bugüne kadar iki kayınvalide bir de koca dedikodusu yapmışımdır oraya. Ama işin özünde derdim hep kendimle. Çocuk öksürüyor, benim içim buruşuyor. E, ne var yani, nolmuş? Uykusunda öksürüyorsa nolmuş? Bu bir canlı. Gepetto Usta mıyım ben de Pinokyo doğurayım? Yok efendim bu hafta yeterince lifli gıda yememiş. Dün çok fazla çizgi film diye tutturmuş.

Çoğumuzda görüyorum, daha çoğumuzda da hissediyorum- hepsi için günün sonunda faturayı kendimize çıkarıyoruz. Daha fazla 'şey' olmalıydım. Olayları 3 derece sağa yönlendirebilirdim. Keşke biraz daha az 'şey' olsaydım. Anne olmayı yeryüzündeki tüm suların örtücülüğünde görüp, her şeyi 'halletmek', konuyu 'çözmek', duyguları 'kaplamak' olarak hisliyoruz. Kelimelere dökerken bunları söylemiyoruz ama evet içimizdeki his bu. Kendimiz yetmiyor bir de babasını örtüyoruz. Biraz daha mı 'şey' olsan acaba? Bence çok fazla 'şeysin', olmaz bu kadar da. Çocuklar eldeki ebeveynle yetinmeyi bilmeliler. Tabi önce ebeveynler bunu bilsin. Malzeme bu. Bir deli olmadıkça ya da suiistimalci veya şiddet uygulayan filan bence tüm ebeveynlerin oluru var.  Öyle ya da böyle iyiyiz işte. Beceriyoruz, kıvırıyoruz.

Özeti: 'Ebeveynlikte kafayı yiyorsanız, bu işi doğru yapıyorsunuz'

Hele hele takipçililer? Siz de sıkıldınız mı onlardan? Sürekli her olayda anne azarlayan bu takipçililer. Profillerinden kendi örnek hayatından kesitler paylaşıp, 'bakın bana, siz de yapın böyle haydi' diyenleri diyorum. Anneler sanki bir kurumun köleleri de hepimiz aynı kurallara uymak zorundayız. Hepimiz aynı ruh ve eğlencede olucaz, hepimizin etki alanı, yetenekleri, istekleri, ufku birmiş gibi. Hepimiz aynı anneymişiz gibi. Allaşkına?

'Dur önce takipçilerime söyliycem'

Diyorum ki gelin bir de 'annelik maceramda en sevdiğim ben' konulu bir şey yazalım. Birbirimizin yeterli olan, günü kurtaran, olayları çözüveren iddiasız ama bizi gün sonunda gülümseten iyi yanlarını okuyalım.

Biraz da bunları konuşalım diyorum?
Ne dersiniz?

Bunu ister bir mim kabul edin, ister bir sohbet konusu. Merak ediyorum, sizin kendi anneliğinizde sevdiğiniz şey nedir? Hangi davranışınıza ya da halinize bırakın çocukları, sizin bile içiniz ısınıyor? Kendi anneliğinizin güvenli limanı neresi? Kendi anneliğinizde en çekici bulduğunuz yan nedir? Nelerinizle gurur duyuyorsunuz? Sizce neden çocuklarınız şanslıdır? Övelim, sevelim, destekleyelim ve mümkünse artık kendimizi böyle kabul edelim derim.

Kaç gündür aklımdaydı şunu sormak.  Gerçekten takip ettiğim anne yazarları ve beni okuyan- yorumlarda paslaştığım anneleri okumayı çok istiyorum. Lütfen bu notu okuyan kim varsa üzerine alınsın. Ben bu hafta yazıyorum, katılır mısın?

Ben şuan bi kahve madem.

Not: Bloğu olmayanlar yorumda da paylaşabilir bence. Çok da keyifli olur okuması.


13 Mart 2017 Pazartesi

İlişkiler, filmler ve patlamış mısır.





Kaçınılmaz neşenin dört bir yandan sırtımı sıvazladığı mart ayından selamlar. Öyle ki hasta oldum, dinmedi. Ev çocuğu öksürüklerine geri döndü, dinmedi. Ev erkeği ile diyetleri bozduk- yemeleri abarttık, dinmedi. Hayat bütün planları aksattı, yine de bana mısın demedi. Neşe geldi mi bir şey yapamıyorsun. Bir cıvıma bir geyik hali ışıklı halka gibi çepeçevre sarmalıyor. Nedeni de yok. Bahar işte.

Çok tatlı filmler izledik. Avrupa filmleriyle adeta mevzuyu balkondan seyrettik. Sanki aramızda ekran yok. Kanlı canlı diyaloglar, sahici oyunculuklar, anlatmaya çalışmayan ama sizin anladığınız gerçek bir hikaye. Örneğin bir The Misfortunates ya da Dead Mans Shoes . Cumartesi gecesi de Hollywood korkusu patlattık. It Follows, klişelerine rağmen tribe sokmayı başaran bir film çıktı. En çok da ev erkeğinin favori kombini için sevinmiştim: Bir Cumartesi gecesi, iyi korku, patlamış mısır ve bira.

Fakat benim burda bahsedeceğim film başka; While we are young. Henüz iki senelik taze film ve Naomi Watss, Ben Stiller, Adam Driver var oyuncularda.



Film ilişkiler üzerine gibi başlayıp, sonra direksiyonu başka alemlere kırsa da, içinde bol miktarda sosyal medya eleştirisi ve teknolojinin kullanımına dair hoş tespitler barındırıyordu. İçe içe izledim filmi buralarda. İlişkiler diyince, filmdeki bir çift 40'lı yaşlarında birbirlerine söyleyecek yeni sözleri olmayan, hatta aynı evin/yatağın içinde temas etmekten kaçınan olağan türdendi. Yıllar önce birbirine aşk duyan fakat şimdi ekmek kırıntılarıyla idare eden. Doğada ilişkilerin evrimi. Diğer çift ise 20'li yaşlarda, aralarında yoğun tutku ve istek olan hani şu 'genç' tür. Libido ve şiirli günler.

Ben filmi izlerken yer yer dizlerimi döve döve, bazı bazı da dudak kemirerek duygularımı kendi içimde yaşadım. Ev erkeği de tabaktaki mısırları benimle eşit şekilde yiyebilme telaşındaydı. Çünkü o an mısır yemek onun için nasıl önemliyse, benden daha fazla yemiş durumuna düşmemek için çaba harcaması gerekiyordu.

Biz ne 40'lı yaşlardaki çifttik ne de 20'li. Daha çok ama acaip kısa bir süre öncesine kadar 20'lerimizde, konu başlığı aşırı aşk ve tutku olan günlerden henüz yeni geçmiştik. Bana göre sadece çok iyi uyusam ve ev çocuğu biraz daha büyüse, bir de bi bira içsem yeniden öyle olabilecektik. İşin tuhafı belki biraz daha uyusam, ev çocuğu büyüse ve bi bira içsem belki 40'ların o tepkisiz ve düz ilişkisine de dönüşebilirdik. Gerçekten öyle mi bilmiyorum. Çünkü ev çocuğu işin aceleyle söz edilmiş bahanesi. Yavrucuğun 3 yaş sınırından beri beni/ bizi yorduğu filan yoktu. Sadece değişik bir filtre ile hayatımızın piksellerinde işlenen yeni desenler vardı. Konu bu değil, odağını şaşırtma ev gadını. Film boyunca kıyaslamayı sürdürdüm. 40'lara uzaklığımızla 20'lere yakınlığımız matematiksel olarak eşit mesafeydi.

İşte baharın sponsorluğunda hayat bu sefer yine aynı soruyu soruyordu. Ama bu kez çok şefkatliydi. Coşkusu ve destekleyiciliği gözden kaçmıyordu.

'Ne olsun istiyorsun ev gadını? Dile benden ne dilersen!'
'Hep böyle olsun işte. Kanepede mısır ve iyi film. Tam bu akşamki gibi, içsel neşe ve kaygısızlık. Bu, mutluluk.'
'Anlaşıldı, bu senin zaten. İstediğin sürece de senin olacak'

Her şey iyiydi hoştu da. Hayat aynı soruyu bana başka zamanlarda da soruyordu tabi ki. Sorun buydu aslında. Çünkü benim cevaplarım hep değişiyordu.

Kahve?

9 Mart 2017 Perşembe

Haklarımız ve memelerimiz


Kadın hakkı, kadın mücadelesi, kadın memesi.

Kadınlıkla ilgili kurulan tüm cümleler ve konu edilen tüm fikirlerden rahatsız oluyorum. Bir başlığa ait olmaktan hoşlanmıyorum. Tavsiye verilmesi gereken bir varlık olarak nitelendirilmekten gocuntu duyuyorum. Korunmak gibi şeylere prezervatif  hariç değer vermiyorum. Sahiplenilmek, dahil edilmek, takdir edilmek fiillerine kıl kıl bakıyorum. Kadın hakları gibi konuların her sene fönlü saçlılar tarafından ezber şekillerde tekrar edilmesine pas vermiyorum. Reklamlarda kadınlarla ilgili bir söz söylemeye çalışan markaları alkışlamaya ihtiyaç duymuyorum. Kendi hakkını başkasından dinleyip sevinenlerle halaya girmiyorum. Pedimi gazeteye sarıp veren bakkala, iyi günler demiyorum. Kadının emekçiliğine vurgu yapan, kadını kutsal gören anlayışlara popomu dönüyorum. Kadın olarak yapabildiklerimi başarı sanıp ıslık çalanlara mal mal bakıyorum. Önceden kadınların ocaktaki yemeğine övgü yağdıranlar, bugün kadınların ocaktaki emeğine şiirler yazıyor, aldırmıyorum. Şiddet gören insanı 'kadın' diye konuşuyorlar, içime atıyorum. Haksızlığa uğramakla kadın kelimesi aynı cümlede kurulmazsa ayıp oluyor, hiç haz etmiyorum. Kadın memesi çok merak ediliyor, öylece bakakalıyorum. Kadın poposu, 'sima' gibi biliniyor, kalakalıyorum. Kadın erkeği yensin diye aforizmalar söyleniyor, horoz dövüşü izler gibi izliyorum. Kadının fendi erkeği yendi, lafından acaip tiksiniyorum. Benden önce eşimin işini soranlara, uçan tekme atıyorum. Eşimden önce bana 'bi su varsa alırım' diyenlere, bomba atıyorum.

Ergenlikte utanıp yeni çıkan memelerimi yok sayardım. Şimdi de tüm kadın söylemlerini yok sayıyorum. Çünkü kadın erkek değil, insan diye tanımlamaya inanıyorum. İsmimi söyleseler yeter, ama boşveriyorum.

7 Mart 2017 Salı

Bir sır.


Ey sevgili blogdaşlar.

Buraya bir sırrımdan bahsedip acilen elimdeki biberon yazısına dönmem lazım.

Geçenlerde can sıkıntısından yine bir şeyler geveliyorum. Ben tuttum bunu HT Hayat Blog bölümüne gönderdim. Hiçbir çaba ve ayrıcalık gerektirmeyen bir aksiyondu. Yazdım, yolladım. Yazı da öyle ahım şahım değil, normal benim can sıkıntısı çenelerim. Sonra HT sağolsun, çok da saçma bulmamış, yayınlamış. Ben de her Türk genci gibi, aldım bunu şahsi sayfalarımda paylaştım. Ben yazdım ben, koşun diye. Fakat hiç hesaplayamadığım mevzular oldu.

Ne oldu dersen, alt tarafı 'like' aldı derim ama nasıl like.
Bir kere ömründe bana hiç like eylememiş üniversite hocalarım. Cool'luğunu bir saniye bile olsun bozmamış iş dünyasında sevilen tanışlarım. Bunlar filan like etmiş. Heralde HT Hayat'a seçilmiş bir yazar filan zannettiler beni. Başarımı ağır ve cool bir nida ile takdir ettiler. Halbuki canına yandıklarım, başarı değil normal bir blog paylaşımıydı o.

hocam sen de mi yaa?

Kaldı ki yazıyı okusalardı, olayın çingene iç yüzünü öğrenirlerdi. Annelerin hayatını KURTARMAYACAK derecede saçma 7 tavsiyeden bahseden bu yazı, komik bile değildi. Hani boş geyik. Az biraz sempatik, imla hatasız, akarı kokarı olmayan, kendi halinde bir şey. Burada azcık bir mütevazilik gösteriyorsam, ne olayım. Ne olayım? Zaten utandım yeterince. Daha da bir şey olamadım. Onu demek istedim herkese, 'ben daha bir şey olamadım beğenmeyin o kadar'. Diyemedim. Geri çekeyim paylaşımı bari. Birkaç gün daha geçsin.

İlginç kısmı, kaç yıllık aynı listenin yolcusuyuz. Sen bir kez bile bana ait bir şeyle ilgilenme. Like eyleme, yokmuşum gibi şey et. Ama şimdi like koy. Ne alaka? (Normalde beni takip eden arkadaşlarım ayrı tabi. Anladın sen ne kastettiğimi)

Neye like afedersin?

Bu arada biberon yazısına bilgi toplarken, donakaldım. 1800'lü yıllarda aşağıda gördüğün şu tip biberonlar Avrupa'da pek modaymış. Bebeler, kendilerini mis gibi besliyorlar, analarına mutluluk ve rahatlık sağlıyorlarmış. Herkes mutlu mesut yaşarken aniden yüzlerce binlerce bebek ölümü olmuş.


Herkes aynı şeyi sormuş, neden? Nasıl olabilir? Bu bir gizli hastalık mı nedir?
Olay çok sonra netlik kazanmış. Çünkü o hortumun sterilize edilememesi feci bir bakteri üremesine sebep olmuş. Sonra da 'katil biberon' adıyla anılarak, raflardan kaldırılmış.



Çok üzücü.

6 Mart 2017 Pazartesi

Yalancı Olmayan Ama Sürekli Yanlış Bilgi Veren İnsanlar: YOASBV


Hepimizin etrafında onlardan var. Bazen biz de başkalarının etrafındaki 'onlardan' oluyoruz. Olmuyor muyuz allaşkına söyleyin?! Kimden mi bahsediyorum? YOASBV sendromundan. Yani, yalancı olmayan ama sürekli yanlış bilgi veren insanlardan.



1- Oradan buradan duydukları söylentileri eşe dosta gerçekmiş gibi anlatan kişilerdir.


"Altın çok artacak, ne var ne yok satıp altın al teyze"



2- Mutlaka yeni zayıflama yöntemleri duymuş ve hemen uygulamaya koyulmuşlardır.

"Sabahları elma sirkesi, çörekotu yağı ve fil kılını karıştırıp içiyorum, haftasına 10 kilo"






3- Kimsenin haberdar olmadığı gelişmeler, onlara direkt mail atılıyormuş gibi bilirler.

"Seneye sınav sistemi tamamen kalkacakmış, boşuna kasmayın"



4- Herkesin gönül işlerinden haberdarlardır. Kim kimden hoşlanıyor, bilirler.

"Kızım ben anlarım herifin sana bakışları ortada, kına gecesini tasarlamaya başla sen"




5- Her olayı bilimsel yönden açıklamaya eğilimlidirler.

"Hamileyken canın kısır çekerse bebek ayakçı, baklava çekerse beleşçi olur"




6-  Köşeye sıkıştıklarında sorumluluktan kaçınırlar.


"Abi ben de Abbas'tan duydum, ne kızıyosun?"




7- Kendilerini her koşulda iyi analizci olarak satarlar.


"Ben söylemiştim"




Kafası karışık günlerden geçerken ben can sıkıntısı gidermek için madde madde çene yaptım. Şimdi geyiğimiz bittiyse gerçek hayata dönebülür müyüz evladım? Çay tazele bakiyim.



2 Mart 2017 Perşembe

Sizde de bunlar oluyor mu?


Valla bende oluyor.

1- Krem Kullanımında Oynaklık

Çok özenip alınan pahalı bir kremi ilk günlerde kullanırken, cimrilik edip sivilce tanesi miktarında sürmek.



İlk günlerde...




İlerleyen günlerde, mokunu çıkarmak.

İlerleyen günlerde..


2-  Ben Yapınca Olmuyor

Instagram'da görüp bayıldığın bir aktiviteyi evde uygularken, hayal kırıklığı yaşamak.

video


3- Fındık Burun Özlemi

Kemerli burnun bazen fotoğraflarda fındık gibi çıkması. Bir havalara girmek...



4- Görünmezlik İksiri

Metroda arızalı kapının önünde beklediğini gördükleri halde, kimsenin seni uyarmaması...



5- Romantik Tesadüfler

Çok sevdiğin bi arkadaşından hemen o hafta aşırı aşırı ihtiyacın varken böyle şirin bir planner hediye almak. (datlı hatunum Anıluum)



1 Mart 2017 Çarşamba

90 Günde Devrialem


Yine boyumdan büyük işlere kalkıştım. Bakalım, halledebilecek miyim.

Önümüzdeki 3 ay süresince başka bir eğitime başlıyorum. Bu eğitim haftada iki gün sürecek, akşamları. Ev erkeği ve ev çocuğu baş başa takılacak o akşamlarda. Bir de üzerine bugün bulaştığım bir kısa süreli proje var. Aniden çıktı. Bu da minik bir ek gelir ama günde iki saatimi alacak aşağı yukarı (evden)

Haliyle tekrar edilmesi gereken bilgiler, çok sevdiğim bloğum, arada yazdığım bir websitesi, günlük ev işleri, evin içinde yaşayanlarla vakitler, hastalıkları atlattığımıza göre başlanması gereken spor halleri.
BOOIIINGMM!!



Kendi üzerime yine bir sürü sorumluluğu atıp kaçtım. İdealar dünyasındaki halim halleder abi, gönder sen dedim. Şimdi nabıcaz be Kamil?

Mutlu Keçi ve Joe mart ayı kararları yapmış. İştah açıcı. Mmm. Şimdi ben Mart bazlı değil de 90 günlük bir maratona girişteyim. Tüm baharımı alıyor hayat benden. Yerine ödevler listesi sunuyor. Hakkıyla verirsem, ortam turuncu. Fakat yetiştiremezsem, çuvallarsam, denkleştiremezsem ortamlar gri!

Maratonun birinci haftası şöyle olmiyim da.


O kitabı bilirsiniz. 80 günde devrialem. Bir İngiliz'in tüm serveti ve itibarı pahasına 80 günde dünyanın çevresini dolanmasını konu alır. Şimdi devrialem sırası bende. Büyük bir meydan muharebesi. Bakalım gızımız 90 günde tüm bu işlerin altından kalkabilecek mi?

Haftada iki akşam derslere katılmakta bir şey yok. O dersleri sindirmesi ve amacına uygun kullanması var. Bunu her hafta aynı iştahla yapması var. Günde iki saat ek gelir için çalışmakta bir şey yok. Bunu haftanın her günü, aynı motivasyonla, sızlanmadan yapması var. Tekrar yapmakta bir şey yok, yaparken acele etmemesi var. Bloğa - diğer web sitesine yazmakta bir şey yok, yazacak enerji bulması var. Aileyle zaman geçirmekte bir şey yok, geçirirken ağzı cücük olana kadar esnememesi var. Spora başlamakta bir şey yok, bunu her hafta düzenli yapması var.

Diyorum ki, ben bu kez karar almıyım. 90 günde bir İngiliz hanfendi gibi, her gün yapılacakları hiç sorgulamadan yapayım. Tek kararım bu olsun. 90 günde kendi maratonumu devrialem yapayım. Görevleri tamamlıyım. Bunun için gereken tek şey günü ve o haftayı planlamak. O gaddar. Ve o altın cümleyi fısıldamak:

YAPILACAKSA YAP!

Yani, bana ne iyi gelir, ne yapsam daha verimli olur gibi çeneleri yapmayacağım. Sadece 90 günde yangından mal kaçırır gibi, günümü sağlam bir organize edip, günlerimi- haftalarımı kotaracağım. ÖSS sınavına son 3 ay kalmış gibi yani. Şimdilik hızlandırılmış bir hayat. Çünkü bu üç ay buna odaklanmazsam, bolaracak diz çıkaracak bu davalar. Üç ayda halledilmesi gerekiyor. Devrialem gerekiyor!

Bu 90 günde devrialemime meydan dayağı ya da modern ifadeyle 'challenge' diyebilirim. Beslenme, spor, çalışmalar ve gün içinde koşuşturmalarımı arada '90 Günde Devrialem' başlığıyla burada paylaşabilirim. Belki bu bana ışıltılı motivasyon sağlar. Cuma günü birinci günüm ve Mayısın son günü de maratonum sona eriyor. Dersler ve işin süresi doluyor (aşağı yukarı)

Kendime Xena gücü diliyorum.
Alalililili!
Bi sıcak çayımı içerim gece gece.