4 Kasım 2017 Cumartesi

Var mısığız genşler?


Gecenin şu vakti, eski bloğumu karıştırdım ve acaip eğlendim yahu! Sonra işin tadı nostaljiye kaçtı. Çünkü 2010'lara filan geriledim, okudukça. Tarihteki ilk blog yazımla karşılaşınca, içimi bir heyecan sardı. Argadaşlar, haydin gelin hepimiz kayda alınmış ilk blog yazımızı post'layalım. Herkesin bloğunda zaten apaçık duruyor ilk post, ne gerek var diyorsan- belki apaçık durmayan, bir şekilde uzaklaştırılmış olanlar da vardır. Ya da apaçık dursa da bir hikayesi vardır?

Benim blog camiasına adım attığım ilk yazım aşağıda. 2010'da eylülün bir pazar akşamında oturup yazmışım. Hayatımda hiç blogger tanıdığım / okuduğum / takip ettiğim yokken... Ve beni de kimsecikler okumazken.. Kimselerin beni okumaması aylar sürdü gerçi. Yazıyı bırakıyorum, hem de hiçbir imla düzeltmesi yapmadan.

Bir İstanbul eseri (Başyapıt)


İzmir'den taşınalı -yuvarlak ağız bile değil, kesin olarak- bir sene oluyor. Taşınma gibi başlamasa da zaman ilerledikçe biraz daha eşyalanarak, hatta kendi evime çıkacak kadar ileriye giderek, İstanbullu oldum.
Şimdi bu "İzmir bırakılır mı be" sohbetlerini bilenler bilir. Söz şurdaki meclisten dışarı, bu İzmir'i bırakmanızı, sanki hınzırlık yapmışsınız gibi eleştiren İstanbul yerlileri, aslında samimi değildir kanımca. Çünkü ben bunları izledim, bırakın İzmir'e yerleşmeyi, İzmir'deki akrabasına kısa süreli ziyarete gitmenin bile bedelini ağır öderler/ödetirler. "Yani şimdi bu Kıbrıs Şehitleri bizim İstiklal'in çakması mı oluyo" ile başlayan karşılaştırma listesi kentkart-akbil, barlar sokağı, ulaşım imkanları, metronun gocamanlığı, ünlü görme sayısı, kızların giyim tarzı, konser mekanları, evlerdeki ısıtma sistemleri, kaldırımlar, kaldırımda takılanlara kadar uzar gider. İzmir'e buyur edilen İstanbullu, İstanbul Belediyesi'nden milenyum kıyafetleriyle gönderilmiş, şehirde gözüne çarpan eksiklikleri ajandasına not alan modern kişi olarak buyrolur. Bunlar, anladığım o ki içlerinde iyice büyüyen İstanbul fanatikliğiyle evlerine dönerler. Ve Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, bu kişilerin yüzde 60'ı hayatında en az 3 kişiye Sirkeci'yi övmüş, yüzde 25'i İstanbul'un en iyi balık yapan yerini bulmuş, geri kalanlarda hala Avcılar'dan karşıya geçmeye çalışıyormuş.
Sorulunca, "İzmir'den geldim" desem, "Aaa orayı nasıl bıraktın, valla iş güç olmasa hiç durmam oraya yerleşirim" diyen arkadaşların "ben aslında jazz severim ama fırsat yok. ondan ferhat göçer dinliyorum" dediğini biliyorum ya da ahkam kesiyorum.
İstanbul, burada yaşayan için de yaşamayan içinde bankadan henüz çekilmemiş kredi gibi köşede duruyor. İstanbul vaatler veriyor, göz kırpıyor. İstanbul'dan vazgecmek, kendinden vazgecmeyle eşdeğer birşey gibi görülmüyor mu? Çünkü İstanbul'un bi kenarında durmak bile seni "online" yapıyor.
İstanbullular. Şu anda 70 milyon okuyucu bunları okurken söyliceklerimi sonlandırıyorum. İstanbul sizin olmasın. Bence özgür kalın. Ne demiş fayt cılap, "sahip olduğun şey gün gelir sana sahip olur".

İlk yazımda kullandığım görselim de şu olmuş:



Bu yazıyı yayınladığımda hemen yorumlar gelir ve kısa sürede yazımdaki aşırı müthiş tespitler hakkında halk münazara yapar filan sanmıştım. Hatta bir süre yakınlarımdan bir bloğum olduğunu gizlemiştim bile. Çünkü gizemli yazar olmak sahgdjhgdaj. Maalesef ilk yorumumu aylar sonra spam bir hesaptan alacaktım.

Her neyse benim tarihteki ilk post hikayem bu.
Var mısığız siz de?

2 Kasım 2017 Perşembe

Uykuya yığılmadan önce...

Şuana inanamıyorum.

Bir vakit buldum ve buraya koştum!

Günlerim, hastane - bizim ev ve metronun herhangi bir kabini arasında zıpçıktı gibi geçiyor. Sanki bir haftadır değil de aylardır böyle yaşıyormuşum gibi, hastanede en sevdiğim koridor, güneşi alan favori köşem, oturup kahve içtiğim koltuğum filan var.

Annem dolu dolu 4 gündür orada. Ameliyat dün gerçekleşti. Standartlarına uyan bir operasyondu. Sessiz sakin bitti gitti işte. Annem hastane odasında azimle pırt yapmaya çalışırken, koridorda başkalarının deyimiyle 'maşallah tazı gibi' yürüyüşünü yaparken, hala anacığının acısından kaçıyor. Bir kapılsa, iyileşemeyecek. Hastane ona nasıl dar geliyor, kim bilir. Canım annem, önce annesini, sonra da virüsün teki yüzünden sapasağlam rahmini kaybetti. Normalde annesinin ağzına zıçmak için her yolu deneyen ben, ömrümün geri kalanında annemin ben cepheli mutluluğu için elimden geleni ardıma koymamaya niyetlendim. Bana baktığında içinde güneş açsın istiyorum. Artık dert ettiği hiçbir şeyi kalmasın, sadece kendini kalkındırsın. Çekirdek ailemiz kalbinde yıldız gibi parlasın, birbirimizi saralım, sarmalayalım.

Eve geldim bi koşu. Tarhana pişirdim. Koydum kavanoza, kalanı da evdekiler için tabaklara. Koştum yine hastaneye. Annemin pırtı bizim için şuan oldukça önemli. O sebeple tarhana istedi. Karton bardaklara koyduk içtik. Çok keyifli oldu bu şekilde çorba içmek. Havalı durdu. Tarhanadan beklemezsin. Bu kış bol bol film karşısı bardakta tarhana içmeyi planlıyorum.

Bugün benim de son noktayı koyan bir tetkikim vardı. O da olmasın mı tam annemin yoğun bakımdan çıkarılacağı, o hassas dakikalarda? Tüm hafta beklediğim tek an. Annemin ameliyattan çıkacağı an. Daha annemin ameliyat olacağını öğrendiğim günden beri bu anı beklemişim. Nasıl olmam orada? Hem ya bir ihtiyaç olursa. Yoğun bakımda aklına üşüşmüş olabilir, anacığı mesela. Kötü hissediyor olabilir. Asla ameliyatın kötü geçeceğini düşünmedim bile. Tek düşündüğüm annemin enkaz duygusu. Koştum ürolojiye, açıkladım. Dedim, şimdi napayım ben? Maalesef, anca birkaç ay sonraya yeniden randevu verebiliriz. Ya da gel seni erkenden sokalım tetkike, koş al malzemeleri hemen- dedi. Ayh reçetede kateter filan yazıyor, hani şu alt takımlara sokuşturulan ince çubuklar. Oyfff!! Hemen koştum alayım diye, baktım birincisi kalmamış hastanede ama ikincisi var. Hem de annemin ameliyat olduğu kadın hastalıkları katının bir alt katında. Aldım malzemeyi ancak, bi çılgınlık yapıp yeniden ameliyathanenin önüne gideyim dedim. Şansıma, doktorun yoğun bakımdaki hastaları ziyaret ettiği o alarmlı ana denk düşmüş oldum. Bu, annemin her an oradan çıkacağı anlamına geliyor. Uyanıklık edip ürolojiyi aradım. Uyanıklıktan kastım aslında dürüstlük. Rafet el roman, romantikliğinde durumu izah ettim. Dedim, kapısındayım. Çıkacak şimdi. Kal dedi, tamam. Dedim, ay çok teşekkür ederim. Çat dedi kapattı. Duyduğum en kibar çattı.

Annemi gördüğümde bir güzeldi. Ona aldığım mavi geceliği giydirmişler. Bayıldım tatlılığına. Beni gördüğü ilk an, yüzü titredi, duygulandı. İyiydi, kafamdaki ağırlık uçtu gitti, hafifçik oldum. Sarıldım, öptüm. Odasına yerleşti yeniden nihayet.

Neyse az biraz gecikmeyle tetkike yetiştim. Dünyanın en uyuz işlemi fakat en şahane sonucundan sonra, biraz da mutluluktan ağladım. Haftalardır nörolojik mesane denen ve omurilikle ilişkili görünen sıkıntının, sebebi fiziksel bir olay çıktı. Operasyon kararı alındı. Aralık ayında... Halaylarla çıktım doktorun odasından. Hemen ev erkeğini aradım, ağlamaklı mutluluktan. Pek duygusal tepkiler vermeyince, ben de 'neyse kapıyom' diyip kapadım.. Gıcık bile olmadım. Anneme koştum, biraz da ona mutluluk çıldırması yaptım. Annem önce sevincime katıldı ama sonra deli miyim diye baktı, gördüm. Kimse benim kadar korkmadığı ve gugıllamadığı için sanırım, benim bunca sevinç kudurmama 'kısakes' muamelesi yapmış olabilir asajdakj : ))

Bu hafta her bir gün, sabahtan gece uykuya kavuştuğum ana kadar topuklarıma dek yorgunluk, stres ve beklemeyle geçti. Yorgunluğumdan yorulmayı unuttum, o derece. Fakat olaylar zarif bir şekilde iyi ilerliyor diyebiliriz.

Ve tabi her şeyin aynı anda iyi olması mümkün değil. Bu akşam da ev çocuğu öksürmeli hasta oldu. Gelsin ulan. Sorunların böylesi gelsin.

Kahve?

22 Ekim 2017 Pazar

Pazar akşamı, salon masasında


Bu sefer salondayım. Fırtına gibi ev çocuğunu yıkadım, ödül olarak tivi keyfi hediye ettim, o arada saçını kuruttum, günün son atıştırmalığını tıkıştırdım (fıstık, armut), tivi sonrası bugün 37. kez birlikte yapmayı talep ettiği pazzılına sanki yerlerini hiç ezberlememiş gibi her seferinde alkışlayarak eşlik ettim, uyku vakti geldi ve işte burdayım. Bu arada kısa bir boyun egzersizi ve duş olayına girdim. Volkan'ın stüdyosu da tam evin şaşalı saatlerini buluyor ya, neyse. Şimdi baktım, mayaladığı yoğurt tutmuş, dolaba kaldırdım.

Hayatımda bu derece ruh halimi anlatamayacağım kadar 'kayıktaymışım gibi' bir gün hatırlamıyorum. Bir yandan gün içinde durup zehir gibi acı çekiyorum, bir yandan günlük koşuşturmaların içinde sakinliyorum. Midem bulanıyor, başım dönüyor. İştahım yok ve kokular öğürtüyor. Acı çekiyorum- korkuyorum, ikisini farklı anlarda yaşıyorum.

O cool kadın, meddah ruh, annemin gözdesi, çocukluğumun kökleri, tabiatımın başlangıcı, bilinçaltımın kalesi, damak tadımdan tut temizlik alışkanlıklarıma kadar birçok davranışımın gizli öznesi, oğlumun 'nenesi' ve tüm arkadaşlarıma anlata anlata bitiremediğim, benim için bir çeşit kahraman olan canım anneannem; yani onun asla yıkılmaz sarsılmaz bedeni, bugün çocukları tarafından toprağa verildi. Tüm çocukları; sekizi de ordaydı. Tıpkı istediği gibi memleketi Trabzon'da, biricik köyünde cenazesi yapıldı.

Anneannemin ölümüyle ilgili yazasım, paylaşasım pek yok. İçimde tutmaya ihtiyacım var. Yas tutmak istiyorum. Anlayış göstermek istemiyorum. Canım ne kadar isterse o kadar sürdüreceğim. Yaşlılık, hastalıklar, çok acı çekiyordu-rahatladı gibi telkinler beni ilgilendirmiyor. Kişisel bir konu.

Bu kadar yeterli.

Bu arada blog, ben hiç iyi değilim. Sanırım ömrümde ilk kez anksiyete yaşıyorum. Bu hafta 3 defa oldu. İlki işyerindeydi. Tuvalete kapanıp, ağladım. Sonra kafama saplanan bir düşünce yüzünden ciddi tribe girdim. Aşırı korktum, ellerim soğudu ve aynı anda terledim. Birkaç telefon görüşmesi yapıp, korktuğum şeyin olasılığını sordum.

İkincisi de anneannemle ilgili haberi aldığım günün gecesiydi. Salondaydık ev erkeğiyle. Ev sessizdi. Birden aynı korku geldi ve midem korkunç bulanmaya başladı. Çok aşırı ağlamıştım gündüz, başım da çok ağrıyordu. Kalkıp egzersiz yaparak vücudumu sakinleştirmeye çalıştım, tüm kaslarım gerilmişti.

Üçüncüsü de bugün bir mağazada oldu. Her yer üstüme geldi ve yine aynı düşünce geldi, aynı korku ile. Bu arada 3 olayda da yaşadığım korku aynı. Hastalık anksiyetesi bu. Ev erkeği ve ev çocuğuna haber verip hemen tuvalete koştum. Yüzümü yıkadım, tuvalete girip biraz ağladım, çıktım. Sonra açık havaya çıktık, marketten cevizli pestil almıştık. Onu yerken geçti, rahatladım.

Terapiste sordum, ilaçsa ilaç, terapiyse terapi. Bu konuya odaklanalım, dedi. Benzer durumda bir arkadaşım var. O kullanıyor epeydir ilaç. L ile başlayan bir ilaç, biliyorsundur belki. Onu aradım. Çok memnun ilaçlı tedaviden. Bana kesinlikle öneriyor. Halbuki doktorsitesi'nde okuduklarım içimi kararttı. Kullananlar hep kullanıyor, canımı sıktı. Hala kararsızım.

İçimde bir ses, eğer bende o korktuğum hastalıktan yoksa, bu korkuları bir daha yaşamam diyor. O sebeple önce bende organik bir şekilde o hastalık var mı yok mu onu öğreneyim, gerisi kolay - diyor. Diğer ses ise, kendini kandırma evladım, sen kaygı konusunda boyut atlamışsın, şu sıra gelişmelerle tetiklendi de ortaya çıktı, yarın da başka şeyden tribe girersin, git tedavi ol diyor.

Alternatif yanım ise, boşver ilacı, düzenli spor yap, iyi beslen, korktuğun mevzuda kontrol yaptır ve bol bol yaz, toparlayacaksın diye aklımı çeliyor.

Ev erkeği ise, bu davranışların benim karakterim olmadığını öğrendi öğreneli çok mutlu. Neyse ki aklınla zorun varmış, oh ya, çözeriz biz onu diyor.

Anneannemin gidişi, annesini kaybeden annemin büyük acısına şahit olmam, üzerine bu ay sonu olacağı ciddi ameliyat, benim bitmeyen tetkiklerim... afalladım.

Kayıktayım sanki. Midem bulanıyor blog.

15 Ekim 2017 Pazar

Pazar akşamı, mutfak masasında.


Yazmak için mutfağa yerleştim. Henüz balık kokusu çıkmamış sindiği yerlerden. Fırında tavada kızarmış gibi pişen balık tarifi okuyunca, dur bi yapayım dedim. Bayılmadım lezzetine. Yine de ev çocuğunun yediği 7- 8 adet balık-ekmek lokması için okey yani. Oluru var. Her şey evladım için. Aklına gelen her şeyi evladına bağlayan teyzeler gibiyim.

Ev çocuğunu düşünüyorum. Uyurken yanak okşama huyu başladı. Bu gece bana 'senin her şeyini seviyorum anne' dedi. Bu lafı benden çalmış. Sonra ekledi 'hele o öpmeler'.. Bu da benden. Çaktırmadım. Aynı duyguda karşılık verdim. Sanki harika bir ifadesi varmış gibi. İlk kez duymuşum gibi. Bir de geçen akşam 'senin nene olmanı istemiyorum' demişti. 'Neden' dedim. 'Çünkü bacakların ağrır, yürüyemezsin' dedi. Acıklılık ok gibi yüreğime saplandı. Bazen kıllanıyorum. Çocuklar, çocuk taklidi yaparak büyükleri baştan çıkarmayı çaktılar mı acaba? Ayak filan olmasın bu, diyorum. Çünkü sevimli acıklılık bir yandan koyu arabesk, piyes stili gelirken; bir taraftan neden olmasın, böğründen bu laflar çıkıyor demek ki diyorum. Fazla yüz vermeden ve 'ouu cağnım gurban olurum' demeden ona sevgi seli akışı sağlıyorum ama arabesk tonundan uzak, böyle açık iletişim şeklinde karşılık veriyorum. Yanlışlıkla benimle arabesk ilişkisi başlarsa, anne-evlat iletişimimiz 'canım anam gadın anam' eksenine evrilirse, saçma olur gibi hissediyorum. Bunlar sadece çimdik bir his evladım. Çünkü sen ne dersen de, ben ona gurban olurum.

Canım dev sıkkın. Anneannemle ilgili. Yazamayacak kadar da klostrofobik yakınlıkta bir mevzu. Boşveriyorum. Ama yazıyı hangi desende yazdığımı bil istedim.

Ev erkeğinin annesi burda. Yarın dönüyor. Nadiren 3 günlük ziyaret, kayınvalide-gelin tarihinde, ne muazzam bir tempo. Fakat bir akşam daha uzasa bu ziyaret, yatakta kocasına trip atan köylü kezbana bağlarsın. Benim için geçerli değil, öyle düşünme hemen. Ev erkeği çok didişiyor. Benim kayınvalidemin gelini gocam. Ha bir de.. Babaannesine göre, ev çocuğu çok zayıf, sıska ve acınası. Yarı obez olmadan hiçbir çocuğu beğenmeyen bir familya. Yeter ki yisin gari. Koca bir kutu şekerleme getirmiş. Her gün bundan 3 tane yesin olur mu, dedi. Onun hatrına. Pıff. Sağlık konusunda yüzyıllardır konuşuruz, beni tanır-bilir. Yine de her seferinde şansını deniyor. Bok yese gözleri dolacak. Çocuk yiyor diye. Bir gün ona gönderdiğim fotoğrafı için oğluna mesaj yazmış. Bana yazmıyor bak. Bakamadım o çocuğun fotoğrafına, ne halde, gözaltları mor mor, yazık değil mi, neden bakmıyorsunuz ona? yazmış. Fazla sinirlenmedim. Fazla gülmedim de. Sustum. Çay koyup içtim. Çünkü aynı kadın uykuya geç dalan birine 'beyin MR'ı çektirsene' demiş, titizliklerini övdüğü bir sırada kendini kaptırıp 'ay seninki de laf mı ben sebzelerimi domestosla yıkarım' diyebilmiş biridir. O sebeple susup çay koymak en iyisi. Bir de meşhur bir hikayesi vardır, mesela. Kuzeni memelerini duvara vura vura küçültmüş. Kocaman ve sarkıkmış. Ama duvara vurdukça memeler ufalıp sıkılaşmış. Şuan ne yorum yapsam, gelin notlarına dönecek. O yüzden çay.

İçimde hüzünle karışık gerginlik var. Annemin ameliyat olması gerekiyor yakında. O da ertelenecek sanırım, anneannemin durumuna bağlı olarak. Kaygılıyım blog. Merakla olacakla öleceğin çaresi olmadığını anlamaya doğru gidiyorum sanırım.

Cuma günü toplantı yaptık. Patron şöyle dedi. 'Siz cmrtsi de çalışacakmışsınız gibi düşünün artık' dedi. Maalesef. Düşünemem. Ev çocuğuma bunu yapamam. Beni yakında yine işsiz kabul edebilecek misin blog? Buralarda yine çok gaza gelebilirim işsizlikte. Cmrtsi mevzusu göz dağıysa, eyvallah. Olur öyle şeyler. Seviyorum işi çünkü.

Çok da vakit almıyım hadi. Diyecek ilginç şeylerim yok. Karamsar bulutlarım var. Kahvenin hası sizin olsun. Ben uykulara.

Not: Kendi hastane maceralarım ince ince sürmekte. Ondan da finalde bahsedicem.

8 Ekim 2017 Pazar

Annelikten istifa!


Annelik derken... Toplum edebinde annelikten bahsediyorum. Bırakıyorum ulan, kendi vahşi doğama dönüyorum. Artık benim çöplüğüm, benim kurallarım. Sıkıldım. Cıkss.

şıkır şıkır

Bilmiyorum nasıl da kastım, ne ara 'annelik' bayrağını cemaate karşı açtım. Amaç ne? Fakat çok pis taklaya getirmişim kendimi. Ben kim, toplumun annesi olmak kim. Sınıf annesi gibi, ne o öyle? Toplum annesi şöyle oluyor. Örneğin yanı başınızda aşırı kıl olabileceğiniz anne-çocuk olayları oldu. Ya da baba-çocuk. Şımarık bir çocuğun umarsız davranan annesi mesela. Bu tablodan rahatsız olup, yine de seçkin ve asil bir toplum annesi gibi davranarak, başkasının işine karışmamak- onların özeline saygı duymak. İdeal bir ana olayazmak. Hani şu 'sütün yetiyor mu' diye soran gıcık kaptığımız annelerden değil de tam tersi kimsenin işine karışmayan, aşırı saygılı, empati kurabilen ve her bir çocuğu özel gören, bilmem ne akımını yemiş bitirmiş ve o yaklaşım çerçevesinde çocuk gelişimini destekleyen tür annelerden olmak. Ben bu olamıycam abi. Direkt kendine aşırı özgüveni olan, çok bilmiş türk analığına direksiyonu kırıp, kendimi bulmaya dönüyorum ben.
fazla yavaş ebeveynlik


Bak geçen markette ilk denememi yaptım. Nassıl güzel bir his, anlatamam. Veledin biri, yaş 7-8 aralığında. Annesiyle beraber, bizim bulunduğumuz oyuncak bölümündeler. Ev çocuğu bir boş raf bulmuş, orada açıkta duran arabalarla naif bir şekilde oynuyor. Ben de başında 'son 5 dakika' diye anons yapıyorum. Derken fark ettim. Bu velet yere düşen oyuncakları tekmeliyor, üzerlerine basıyor. Beyaz peluşlar, kutusunda Barbie'ler filan... Annesi de farkında bişey demiyor. Gayet saldım içimdeki bilmişi. 'Yapma lütfen, o oyuncaklar satılık, bize ait değil' dedim.

Normalde cimcirsen demem böyle bi'şey. İdeal ve seçkin davranırım. Bilmem ne görüşüne göre orada bana bir şey demek düşmez, bok gibi içime atmak düşer çünkü.

Sonracıma, yine bu hafta parkta oğluma bana hiiiç sormadan çilekli kekstra uzatan kadını gördüğüm gibi, ortama atıldım. İçimdeki hayvanı saldım. Ev çocuğuna atarlı bir şekilde 'ver hemen onu geri, teşekkür et ve çabuk geri ver' dedim (hemen verdi) Cümle böyleydi evet ama tınısı şu şekilde çıkıyordu: 'Z.çarım lan bana sormadan çocuuma abur cubur verenin ağzına'
mevzuda geçen abur cubur


Aşırı kaba davrandım. Ve bunu da aşırı rahat yaptım. Kadına dönüp 'biz yedirmiyoruz bu tip şeyler' de dedim. Tam bir Sevda Demirel tokat performansındaydım yemin ederim. Tehlike saçıyorum bence. Eskiden olsa, kendi iç organlarımı içeride kıymaya çevirme pahasına kibar olurdum. 'Çok teşekkür ederiz, mmm ben severim valla çilekli kekstra ama bizimkine vermiyorum. Şimdi versem, sonra hep ister, ama çooook sağolun' diye lüzumsuz bir dilencilik yapardım kadına. Sanki ben net reddetsem, kadın travma yaşayacak. Açık açık diyemiyorum, bu boka şeker banmış şeylerden yedirmiyorum çocuğa diye. Sen de yedirme be kadın deli misin diye.

Ev çocuğu büyüdükçe, önünden geçtiğim bebek-çocuk mağazalarını da çok boş bulmaya başladım. Eskiden daha çok para verip aldığım ürünlerin ne kadar zottiri olduğunu fark ediyorum. Sırf annelerin vicdanına dokundurmak için yapılan ürün tanıtımları da kolpa geliyor. Artık o 'ona değer ama' repliğiyle kredi kartını uzatan, 'her şeyin en en en iyisi' romantizmiyle yaşayan annelerden biri değilim. Terlik mi alıyoruz, neden 90 TL para veriyoruz abi? 14 TL olanı da iyi. Hatta ikisi aynı!
fiyat?

Bir de ebeveynlik kitaplarını terk ettim ya, epey oldu. Aldıklarımı da yarım bıraktım. İttirsem okuyamıyorum. Tahammülüm de kalmadı. Orada bahsedilen çocuk hiçbir zaman ev çocuğu değil, biz de oradaki ebeveynler değiliz. Temel çocuk bakımı ya da bazı özel durumlara yaklaşımlar hakkında (2 yaş sendromu gibi) yazılanlar hariç, tüm ebeveynlik kitaplarını zararlı bile buluyorum. Kişileri olmadıkları bir şema olmaya davet ediyorlar. Spesifik meseleler hariç uzmanları da okumayı kestim. Bugüne kadar yalnızca kendimi yetersiz hissettirmeye yaradılar. İlham filan almadım. Annelikte herkes neyse o oluyor. Hatta bazen sana da kalmıyor, annen neyse sen o oluyorsun filan. Ve bence her anne çocuğu için yeterince mükemmel zaten. Ne demiş gevur; 'bozuk değilse tamir etme'

sal gızım sal gitsin
Çoğu zaman gördüğüm anneler (bazen de babalar) çocukları üzerinden hayata laf çakmak, mesaj vermek ya da 'var olmak' istiyorlar. Çok yorucu. Salalım gitsin ya. Herkes neyse o olsun. Ben bazen dangoz olmak istiyorum örneğin. Empati kurmak, asil ve seçkin olmak istemiyorum. Anneliği ya da çocuk yetiştirmeyi bir aksiyon gibi görmekten yoruldum sanırım. Böyle içimden geldiği gibi, doğalında, hayatımın bütünüyle uyumlu bir parçası olsun istiyorum.

Oh be. Ve bu halimle içimdeki dangoz bazen oğluma da cevap veriyor; 'hayır şuan oynamak istemiyorum, uzanıp kitap okuycam'

Konfora geel!

***

Bu satırları yazdığımda henüz yeşil çayımı demlememiştim. Ve sabah çok erkendi. Son birkaç yıldır, 3.0'ın üzerindeki tüm depremleri hissedebiliyorum. Hatta ev çocuğu yatakta sağdan sola bile dönse, duyabiliyordum. Tüm bunların nedeni 'diken üstünde yaşamak' olabilir mi? Tabi ki öyle. Özel bir yeteneğim yok.

çok yaratıcı anlatım

Terapideki ilk dakikalarımda 'gevşeme sorunum var' demiştim. Her yerde aslında aynı şeyi söylüyorum. Boyun ağrılarım, rüyalarım, deprem hassasiyetim, alkol aldığımda asla sarhoş olmayışım, sabah erkenden uyanışım. Hepsi 'gevşeyemeyen-diken üstü' Kahve'nin maceralarını özetliyor.

Özetliyordu.

Şimdi dangozu saldım ya nasıl gevşiyorum hagdhd. İyi geldi.

***

Bizim karı koca gerginlikleri de bitti bu arada. Ne zamanki terapide, ev erkeği kendi takıntılarını gördü, birkaç şeyi değiştirdi, bitti bizim kan kusturmalar. Değişen şey neydi?

Hafta içleri kan davalı gibi, haftasonları da 'ağzını öbüyiim aşkom' şeklindeki ilişkimizde anlayamadığımız bir sorun vardı. Ne oluyordu da pazartesi sabahı her şey bombok olabiliyordu. Konu ev erkeğinin sabah uyanış şeklinde gizli çıktı. Bizimki sabahları uyandığı gibi, kasvet yayıyordu etrafa. Hiçbir aksaklık, çocuğun hastalanıvermesi, gecikme gibi sorunları hoş göremiyor, şartlarını esnetemiyordu. O an yanlışlıkla kalp krizi geçirsem filan bana sinirlenirdi, söylene söylene ambulansı çağırırdı, o derece. Ben de sabah ondan gelen agresifliğe karşı bazen agresiflik bazen de kin tutma ve hatta çoğu zaman günlerce süren dırdır şeklinde feedback veriyordum.

Şimdi bu nasıl önemli? Acaip önemli. Bu tavır, taşın altından ev erkeğinin 'yüksek standartlar' şemasını çıkardı. Ev erkeği de bununla yüzleşti. Fakat gerçekten yüzleşti. Çalıştı. Kendini hafifletmeye odaklandı, sabah 'her şey mükemmel olmalı, tastamam olmalı' fantezisinden vazgeçti. Aylardır yapamadığı ve karnında vicdan topuna dönüşmüş olan 'sabah sporuna' 'demek ki sabahları yapamıyorum, başka formül bulmalıyım' diye, virgül koydu. Onda bunlar işe yaradı. Bana da bulaştı. Baktım, sabahları normal yetişkinler gibi güne başlıyoruz, hatta geyik çevirip, vedalaşırken öpücük verme olaylarına giriyoruz. Sırf sabahları uyanma şeklini değiştirdiği için, bakış açısına yaptığı katkıdan, ilişkimiz bütünüyle değişti.

Daha nasıl şeyler olacak merak ediyorum. Kendi terapi evrimlerimi de aktaracağım. Önce sidikli maceralarımın sonunu bağlayalım da. Yarın sabah yine hastane gülüyüm. Uykum geldi. Çok yazdım. Şunlara sarılıp yatma mevsimi burda, sıcacık. Hadi eyi ağşanlar.

kışa ön hazırlık battaniyesi





6 Ekim 2017 Cuma

Sidikli Raziye



Adeta falıma baktırır gibi heyecan ve gerilimle beyin cerrahının masasına MR dosyamı koydum. Ufka doğrultup yorumladı; 'Güneş ameliyatlık bir durumun yok'

O an korku bulutumun sönüvermesiyle kaka yapar gibi oturduğum pozisyonu değiştirip, arkama yaslandım. Doktor devam etti; 'Fakat senin bu mesane konusunu iyi bir ürologla görüşmen lazım. Sonra da bana onun değerlendirmesini getirmen gerekiyor. O zaman tekrar bakalım'

Tamam, dedim. Nerdeyse yerleri şöyle bir viledalamaya hazır. Ne dese yapıcam ulu aziz doktorun. S. Bey beni 20 yaşımda diğer doktorların aksine ameliyat olmaktan kurtaran bir profesör. Kendisi bu alanda dünyada tanınan önemli biri. Ondan önce görüştüğüm profesörün anneme dönüp 'Hanfendi kızınızın çok ciddi bir hastalığı var, operasyon ise çok riskli' dediği gün annemle göz göze bile gelememiştik. Biraz kendimize gelince, dur dedik ve alanında en çok tavsiye edilen profesörden randevu aldık. S. Bey ise 'çok sağlıklısın, yardır gitsin' diyip beni dehlemişti o yıllarda. Sanırım yeniden kendisine gitmemin temel nedeni buydu. Fakat bu pirifesörler parayı hiç sorun değilmiş gibi gördükleri için beni yönlendirdiği ürolog 'oha' seviyesinde paralara muayene yaptığından, gittim bugün Ege Uni'de bir doçentten randevu aldım. Konumuz işin uzmanı bir ürologsa, neden olmasın dedim ve görüştüm.

Benim sıkıntı biraz tetkik isteyen bir mevzu. Sidiğimle yaşıyorum. İçimden atamadığım sidiğim var. Yani yaptım sanıyorum ama bir bakıyorlar içeride kalmış büyük miktar. Adı bende saklı yani. Bugün öğleden sonra ürodinamiğim ölçülecek. Ve gereken diğer tetkikler neyse, yapılacak işte. Duyanın 'şıp' diye ilacını yazamadığı, hmm çok çeşitli nedenleri olabilir kesin bir şey diyemem, dediği bir durumdayım. Çok havalı. İşin şakası bir yana, rahatlamak fiilinin hakkını vere vere rahatladım dün. Omurilik ve sinirler konulu korkulu rüyam bitti ya, yeniden bir özgüven geldi üzerime. Son iki günde 1 kilo 300 gr vermişim. Tırsakilik.

Hastanelerde koşmalarım devam ediyor anlayacağın. Şimdi öğle arasında aceleyle yazdım çünkü gerçekten merak edenler olmuş. Bana özelden yazan ve yorum bırakan herkes, size nasıl teşekkür etsem.. Resmen desteğinizi hissettim. Yazıcam herkese tek tek cevap.

Biliyorum ne ciddi ve kasvetli hastalıklar var. Çözümsüz, hatta ameliyat seçeneği bile olmayan. Bu da benim çocukluk travmam işte. Omurilikle ilgili doğuştan gelen deformasyonum. 34'e kadar beni sağlıkla taşıdığı için minnettarım bedenime. Bi 70'e kadar da taşısın diye çok iyi bakıcam ona. Artık tembellik etmiycem.

Önce şu sidikli raziyelikten kurtulalım da.

Herkese sağlık dolu bir haftasonu olsun.
Ben çişli aksiyonlarıma, hastaneye dönüyorum.


4 Ekim 2017 Çarşamba

Korkuyorum Blog



Kısa bir not bırakıp gideceğim blog.

Benim geçmeyen enfeksiyonumun hikayesi bambaşkaymış. Bunu dün öğrendiğimde, kaçacak yeri kalmayan zavallı bir fare gibi hissettim. Ardından, koyu bir çaresizlik geldi. Çaresizlikten sıkılınca, bir yerlerde çıkış noktası aradım ve konuyla ilgili tanıdığım en başarılı profesörün muayenesini aradım. Durumu anlattım. Bana hemen, gel, göreyim dedi. Tablo kötü mü sizce, dedim? Yaani olmayabilir, görmem lazım, dedi. Ağlama canavarı boğazımda yutkundu, 'tamam görüşmek üzere' dedim.

Ve nihayet gecenin inadı bitti, sabah oldu. Bugün öğleden sonra MR çektireceğim. S. Bey değerlendirecek, ona göre yol haritası çizeceğiz. Sırf sağlığa para ödemek istemiyorum, devlet halletsin fantezimden o kadar dayandım. Sonunda bana 1 saatlik işlem 1000 TL'ye patlıyor işte. Muayene + MR bu fiyat düşünebiliyor musun? Alt bilincim o sırada MR işine mi girsem diye hala ekmeğinin peşindeydi gizlice. Renk vermedim kendime.

Konuyu pek yazasım yok, dün akşamdan beri bir şey yemiyorum korkumdan. Midem bulanıyor. Fakat şu kadarını özetleyebilirim. Benim doğuştan gelen bir omurilik (ve ordaki sinirler) sorunum vardı. Fakat sağlıklıydım. Konuyu ben 20 yaşındayken, çok tesadüfen öğrenmiştik. Yine aynı profesöre gitmiştik. Yaş ilerledikçe belki sıkıntılar olabileceğini söylemişti. O yaş hangi yaş, 60'lar filan? Bilemiyorum. Lakin bu omurilik mevzuları geleneksel bir gerilim filmi kıvamında. Başına her haltı getirebilir. Konumuz mühim. İnternetten okuduğum milyon tane kötü deneyim sebebiyle ben yas tutmuştum. Başıma herhangi biri gelebilir diyerek.

Özellikle hamileliğimde aşırı tırsmıştım. Neyse, sağlıkla geçti 34 yılım, teşekkürler.

Fakat idrar yollarımda yaşadığım bu sıkıntıyla ilgili tuhaf bir ayrıntı, hiç beklemediğim bir şekilde gündeme bu meseleyi getirdi. Üzerine gelişen bel, bacak, kalça ve ayak tabanı ağrıları da konuya dair kesin başlığı attı.Yıllardır, acaba nerde ne zaman, ne şekilde, sorun olacak diye bekle dur, çok alakasız (aslında çok alakalı) bir yerden karşına çıksın. Cerrahi yöntemlerle tedaviden tırsıyorum, olabilecek komplikasyonlardan tırsıyorum, evimiz 3. katta- asansör yok, sonrasında günlük yaşamımın nasıl olacağından tırsıyorum. Tırsmalarımın çeşidi çok. Fakat teslim olmayı seçiyorum. Akışına bırakıyorum. Her şey olması gerektiği gibi olsun, diyorum.

Allaam resmen tırsmaktan dötüme kaçtım.

3 Ekim 2017 Salı

Çarşambayı sel almadan yazayım


Dün ev erkeğine bakışlar atıyormuşum. Çapkın çapkın. Terapinin böyle bir geri dönüşü olacak sanıyor galiba. Mihoha. Dün aslında olan, ekmeksiz-şekersiz takıldığım son bir haftadan dolayı kendimi çekici hissediyor olmam. Kendini çekici hissetmenin tiple hiçbir ilgisi olmadığını biliyor muydun? Tamamen hafif bağırsaklar, düzenli kaka yapmak, midede büzüşme. Bir de temiz ol, tamam. Al sana çekici halin. Karbonhidratsız yaşam beni net mutlu ediyor ya nabıcaz? Simiti, hamuru, makarnayı allaaana kadar seviyorum. Ama fücud trip atıyor abi. Bir de meğerse karbonhidrat her yerdeymiş ya, neden söylemiyon? Yeşillerde bile varmış. Sağlıklı karbonhidrat dedikleri tahıl ekmeği değilmiş yani azizim. Bakliyatlar, sebzeler ve hatta yoğurt bile karbonhidrat kaynağı. Ekmeğin her türlüsü glisemik indeks gazcısı. Neyse, ağzımın tadını bilimle bozasım yok.

Zorlamıyor beni karbonhidratsız yaşam açıkçası. Fakat fikri zorluyor. Hamurun günlük sevincime makyaj etkisi var. Bir sıcaklaştırıyor ortamı. Fakat hayatından dehlediğinde de sonuç belli. Kilosunda değilim çünkü zaten 54 kilo bi insanım. Sonuç sağlıklı hissetmek, hafiflik ve başka hain planlar. Örneğin şu cildimdeki kırmızı rosa başlangıcını ilaçlarla çözebileceğime hiç inanmıyorum. Hatta ilacına zıçmışım, o ne torba torba ilaç yazmalar- kimi yiyonuz doktorlar? İdrar yolu enfeksiyonum ikinci kutu antibiyotiğe rağmen geçmedi. Duyan sanacak, çok renkli sex hayatım var. Ya da pislik içinde yüzen biriyim. İlk acile gittiğimde ordaki doktor 'iççamaşırınıhergündeğiştirecen' demişti mesela suratıma. Yoo ben yalnızca özel günlerde değiştiriyorum zaten. Tipik refleksle 'tabi ki öyle yapıyorum' diyiverdim ama kadın çoktan beni hafızasından silmişti. Devlet kadrolarında çalışan doktorların müthiş bir imha etme hızları var. Her biri etörnılsanşaynofdısıpotlısmaynd.

Bugün başka bir doktora yeniden gidicem. Enfeksiyonun altında yatan başka bir neden var mı, yoklasınlar bence artık. Yoksa konuyu böbreklere taşıycak bu idrar yolu.

Her neyse işte ehmehsiz yaşam diyordum. Genel sağlık halimi, bağışıklığımı kapsıyor yani senin anlayacağın. Zayıfım ama bel çevremde pofuduk oluşumu var örneğin. Lafı uzatmak istemem, herkesin bildiği şeyler. Ev erkeği de kesti. O da memnun. Allahtamamınaerdirsinevladım.

Çapkın bakışlara gelince. Jinsellik dediğimiz meselede, yani libido uzantısında, vallai bağırsaklardaki hafiflik şiddetle etkili. Ödemdir, şişliktir, gazdır hep erotizmin düşmanı evladım.

Pazartesi ikinci terapi için güçlerimizi birleştirdik. Ve benim için büyük, terapi tarihi için kırıntı bir yol kat ettik. Ev erkeğiyle çatışmalarımızın ana bileşkesi, adete G noktası (off hep cinsellik var bu blogda), hit mevzusu sanırım sobelendi. Galiba katili bulduk.

Ev erkeği ile gerilim yaşadığımız anlar ve konular, çoğunlukla ikimizin geçmişte maruz kaldığı ve direnç geliştirdiği bir 'tavıra' dayanıyor. Sıradaki kavga sana gelsin der gibi hep aynı yere gidiyor aslında. Onun mızmız, hasta, şefkat bekleyen kadına tahammül edememesiyle, benim mızmız-hasta-şefkat bekleyen anlarımda ev erkeğinden agresif enerjiyi sezinlememle girdiğim 'yalnızlık tribi' tamamen aynı kaynaktan besleniyor. Anneler... Şimdi çok ayrıntısına giremiyorum, ev çocuğunu uyandırıp güne başlamam lazım. Fakat şu kadar özetleyelim. Onun annesinde şiddetli olarak gördüğü ve bir çocuk olarak bencillik-sevgisizlik-sadece kendi dötünü düşünme olarak tanımladığı bir karakter var. Onun tepkisi o karaktere. Hiçbir tahammülü yok. Bende ise ergenliğe gelene kadar mesafeli, soğuk ve pek temas yapmayan bir annenin üzerimdeki 'yalnızlık' etkisi var. İzin isteyerek kendisini öperdim, sarılırdım mesela. Terapide laf lafı açarken, bir de baktım ki ben evde bazen dilenci gibi sevgi bekleyen çocuk oluyorum, ev erkeğini de annemle özdeşleştiriyorum. O da o anlarda beni devamlı çevresinden (çocuklarından bile) ilgi bekleyen, kendini merkeze koyan ve hastalıkları, çaresizliğiyle rol çalan annesi olarak değerlendirip, benim beklentilerime pas vermiyor.

Benim beklentiler nasıl mesela?

  • Dertleşirken, akıl duymak yerine sadece paylaşma
  • Moralim bozukken sarılma
  • Çok yorgunken şefkat
  • Ben hastayken şefkat
  • Hayat içerisinde bazen sızlanırken, 'anlıyorum olur bazen, sen elinden geleni yaptın' tarzı bir diyalog

Garip olan, ev erkeği ben ona göre 'aciz' (bu ifadeyi terapide çıkardık) olmadığım zamanlarda bana sevgi, ilgi hizmetkarı bir insan evladı. Yani ilk günden bugüne bana ilgisinde azalma olduğunu hiç görmedim. Bana hiç ayıbı olmayan aşklı meşkli bir delikanlımızdır. Günlük yaşantımızda yapıcı olan daha çok o aslında. Benim sorunum hep kriz ya da panik anları, benim hasta olduğum ya da ne bileyim işte hafif mal olduğum zamanlarda, onun beni pek s.klememesini konu alıyor. Onun da benle sorunu, benim tam da bu nedenden attığım tripler.

E be yavrucum, biz hep analarımıza trip atıyormuşuz meğersene? Şimdi bir zılgıt çekmeyeyim mi, türküler yakmayayım mı?

Bu arada terapiye burun kıvıran ev erkeği, terapinin en çalışkan bireyi oldu. Çünkü fayda göreceğimize çok emin. Bir de tabi ikimizde de yılların ağırlıklarını bırakıp, kısmen de olsa özgürleşme isteği var. Şimdi ilişkiyi bir kenara yavaşça bıraktık ve günlük yaşamda bizi neler sinirlendiriyor / üzüyor ya da her neyse işte, duygularımızda kaşıntılara yol açıyor, bir cerrah misali inceleyerek notlar alıcaz. Cerrah dedim çünkü bunu serinkanlılıkla, içine yorum katmadan yapmamız gerekiyor. Düşünceleri avlıyacağız yani. Terapinin yeni isteği bu.

Malum her birimiz birer düşünce bulutuyuz. Evliliklerimiz de düşüncelerin evliliği. Olduğumuz insan da oranın mahsülü.

Durumlar böyle. Aceleyle yazdım, kesin sonradan yine 'vay şurasını şöyle yazaymışım ya keşke' diyip kendimi şişiricem ama neyse. Her şeyin mükemmel olmasını bekleseydik, hiçbir şey yapamazdık değül müğ? diyerek pornografik bloğumu, kişisel gelişime bağlayabilirim sanırım.

Güzel çarşamba's.



1 Ekim 2017 Pazar

Olmazsa olmaz 'sonbahar' post'u



Bloglara 'sonbahar' postu düşmeye başladı bile. Her sonbaharda olduğu gibi, yine kendimi şaşırtmayarak, havaların serinlemesiyle beraber 'eve dönüş' hissini yaşıyorum. Okul yıllarından üzerime yapışan bu his, 30'lu yaşlarımda bana nefis huzur veriyor. Sanki yuvada güvende olma, içe dönme, elindekileri değerlendirme, aza kanaat etme, aklanma paklanma, lüzumsuzsa söndürme, bozulanı tamir etme tarzı bir bayrama giriyorum. Sıcak içeceklere geçiş yapılıyor. Bitki çayları, mmm enfesto... Çoraplar ihtiyaç oluyor. Sevdiklerinle sarılıp yatma günleri başlıyor. Sevdiğin yoksa, yorgana bürünme coşkusu... Çorba giriyor yeniden hayata. Her şey ucuz ve 'koruma' odaklı sanki. Bir çay demliyorsun, kokusu evi ısıtıyor. Gevşek bunaltıcı yazlık ev, dönüşüyor birden şefkatli barınağa.



Bu yukarıda gördüğün paragraf geçen haftadan :/ Nasıl oluyor da oluyor, hangi arada derede günler bu denli hızla geçebiliyor? Şimdi gel de takvime inan. Zaman tamamen kendi inisiyatifimizde. Senin 'yarım saat' kavramınla, benimki apayrı. Bazen de ev çocuğunun zaman kavramını merak ediyorum bak. Çünkü ona göre fazladan '5 dagga daha' çok müthiş bir zaman. Uykudan önce 5 dagga daha oyun izni aldığında, kafasında ne kadar süre canlanıyor, bilmek isterdim. Safoş oğlum benim. Harika bir şey kazandığını sanıyor. Halbuki ben o 5 daggada senin dezavantajına olan hazırlıkları tamamlıyorum. Uyku ortamının son ayarlarını çekiyorum.

Çalışmak konulu bir sürü havalı yazı yazdım da.. fakat. Çalışırken oğlanla işler biraz çığırından çıktı be.

Şimdi anne kişisinde natürel bir şekilde beliren bi 'çalışıyorum, ne yapsam yetemiyorum, bari beraber olduğumuzda bokunu çıkartayım' hormonu salgılanmakta. Başta geçici sandım. Yok ama geçmiyor. Yeni yaşam şeklimiz 'bokunu çıkaran anne ile oğlu' şeklinde. O öpmeler öpmek değil yani. Hepsinin adı var. Güç alma öpücüğü, güne başlama öpücüğü, kaka yapma öpücüğü...  Her gün özel bir nedenle birlikte uyuyoruz ve sıkı sıkıya sarılma şeklinde. Her güne bilmem ne kutlaması. Her gün 'aa bugünü saymayalım, boşver böyle oluversin' tarzı gevşekçe yapılan eylemler. Analıkta bi Carpe Diem'cilik. Her gün son günümmüş gibi. Sanki bugün çocuuma sonsuz sevgi seli akıtmazsam, iltihaplanır gibi. Bir günde zayıflar, sararıp solar gibi. Her gün Almanya'dan dönen dayıgil gibi giriyorum eve. İçeri girişim her seferinde rahmetli Harun Kolçak danslarını aratmayacak şekilde, coşkun. Ev ev değil, sirk filan bişeyler.

Bugün aniden fark ettim. Yavrumla yolda yürüyoruz. Bana bir şeyler anlatıyor. Kendisini dinliyorum ancak anlattığı şeyden ziyade 'elimden tutmuş da yürüyormuş, bak şuna ne tatlı da konuşuyormuş' alt bilinciyle dinliyorum. Kendisiyle iletişimde değilim. Fotoğrafımızla ilgileniyorum. Az vakit geçirmekten midir nedir.

Fakat okulu seviyor. Orda mutlu olduğunu anlıyorum. Yine de tuhaf geliyor işte. Sen minicik çocuk sabah çık, akşamın dibi eve dön. Ne mecburiyetin var? Annenle bu kadar hasret kalmaya ne gerek var? Evde karıştırıp annene arada 'öğretmenim' diyecek kadar, evinden ayrı kalmana hakkaten ihtiyaç var mıydı? İşte bunlar yeni matematik sorularım blog. Bilirsin kafam her zaman yoluna henüz soktuğum şeyleri tekrardan didiklemekle meşguldür. Dramatik açılardan bakmak peşindeyim. Susayım.

Yarın terapi var. Biz hala ilk terapinin ekmeğini yiyoruz. Yani, ortaya çıktı ya, ikimizde de obsesif yanlar olduğu, kendimizi defolu gördük ya, biz sevdik kurcalamayı konuyu. Terapistin tavsiye ettiği kitabı aldık, onu okuyoruz. Yine konu geçmiş zaman. Çocukluk. Of, hep dön dolaş oralara. Bazen tespitler aşırı klişe amariga filmi gibi geliyor. Bazen de kendi gerçeğimle iç içe olmaktan, kendimi bu şekilde ezbere bildiğimden, yanılmış olabileceğimi düşünüyorum. O zaman klişeler gözüme klişe görünmüyor. Bilmiyorum işte. Ama anladığım şu. Sen cinayeti 'şu kişi' işledi diyorsun. Bilim, cinayeti o kişinin işlediğini 'sana neyin düşündürdüğü ve ne hissettiğinle' ilgileniyor. Ortada belki cinayet bile yoktu. Ama sen adına 'cinayet' diyorsun. Bilim de bunu bozmuyor. Sanırım artık çift olarak yaşadığımız sorunlar yerine, bireysel kabızlıklardan heves ediyoruz gitmeye. Çünkü bir de gaza gelemiyoruz. Bu hafta hiç tartışmadık. Hiç gerilim bile yaşamadık. Şuan konu biz değiliz, bireysel mevzularımız. Bu bir değişim değil tabi. Belki olabilecek bir değişimin ilk aşamaları, bilemiyorum.

Terapi bizi nereye götürür bilmiyorum ama içimde umutlu hisler bırakması bile hoşuma gidiyor. Yarın yeni hafta başlıyor. Herkese datlı bir Ekim olsun.

Not: Yorum geldiğinde anında okuyorum. Telefona mail geliyor. Bayılıyorum, heyecandan zıplıyorum yorumlara. Fakat cevap yazamıyorum bu ara hiç. Hatta severek okuduğum bloglara da yorum bırakamıyorum. Bu da bir dönem böyle. Yakında yeniden yetişirim ortamlara.

Bu vesileyle cigsis'e buradan cevap: Rüyamı henüz anlatmadım terapiste. Yorumundan sonra da anlatır mıyım, emin değilim eheheupe : ) Çok teşekkürler bu arada!


19 Eylül 2017 Salı

Emmece, gömmece...



Rüyamda lisedeydim. Sık sık o dönemlerde senaryosu geçen garip rüyalar görmeye alışkınım. Okul bahçesi geniş ve orman gibi bir yermiş.

Erdoğan, lisemizi ziyarete geliyormuş. Gençlerin sorunlarını dinlemek ve onlarla iletişime geçmekmiş amacı. Bahçeye çıktığında, hepimiz bizim yanımıza ne zaman geleceğini merakla bekliyoruz. Ne soracak? Yüzündeki ifade nasıl?

Öğrencilerle epey vakit geçirdikten sonra, bizim üçlü kız grubunun yanına yaklaşıyor. Pizzalarınızı yediniz mi kızlar, diyor. Bize komple pizza ısmarlamış. Ben pizzanın kaşarlı yüzeyinden kopardığım bir parçayı avcuma koymuşum. İki domates bir zeytin, sanki bir adam suratı olmuş. Gösteriyorum. Bir de Erdoğan'ı güldürmeyi umarak, 'bakın adam suratı oldu ve şöyle diyor' diyorum ve çingene ağzı yapıp ekliyorum:

'emmece, gömmece, saksafon 5 milyoooon'

Bu gerçek hayatta bana tee lise zamanında söylenen replik, gelmiş rüyamın burasına monte edilmiş. Lise döneminde İzmir'de kerhaneye giden fırlama bir arkadaşım anlatmıştı. Çingene kadınlar, sarkık memelerine kadar çektikleri şalvarla kapı önünden bu şekilde bağırıyolarmış.

'emmece, gömmece, saksafon 5 milyoooon'

Rüyamda, ben pizza adama bu repliği verince, Erdoğan hafif gülümser gibi yapıp, defterine notlar alıyor. İşte bu noktadan sonra rüyam adeta kabusa dönüyor.

Bahçeden bizi selamlayıp çıkıp gittikten sonra, hepimiz anlıyoruz ki bizimle iletişime geçerek, aramızdan 'çizgidışı' gördüklerini fişleyecekmiş. Çizgidışına tabi ki benim gibi terbiyesizler de giriyordu. Çok korkuyorum.. geberiyorum korkumdan. Bunu nasıl düzeltebilirim, ne yapsam o şakamı anlamlı bir yere bağlasam diye kıvranıyorum. Rüyanın korku kısımları aşırı yavaş ve ağır yaşanıyor.

En sonunda bu işten yırtamayacağımı anlayarak, gerçek hayatıma veda ediyorum içimden. Yani şuana. Rüyada işleri batırdım, hoşça kal ev çocuğum, ev erkeğim, sizleri seviyorum dedim.

Geçmişte kalmıştım.


16 Eylül 2017 Cumartesi

Doktorlar, hastane and the terapi.



Bu aralar en sıkı dostlarım tıp camiası. Bir cerrahtan çıkıp, ultrason uzmanına gidiyorum, öteki jinekoloğun bi çayını içip, cildiyecinin yanağından makas alıyorum. Böyle böyle hayat geçiyor. En son idrar yolu enfeksiyonundan ölüyorum heralde derken yine 3,5 saatimi kemiksiz hastanelerde geçirdiğimden bu yana, hayatımdan pek  bir şey değişmedi. Haftaya başka doktorlarda başka işler peşinden koşuyor olacağım.

Şöyle... Benden kan filan alındı. Bu kan alma anında vampir olduğum ortaya çıktı, kahretsin. Çocuk damarıma iğneyi sokmuştu ki 'aa sizin kanınız akmıyor' dedi. Yani bana bu durumu bildiriyor. Gayet olağanmış gibi. 'Evet çocuum ben ölüyüm. You can see dead people'

Ne dememi bekliyor? Belli ki orada bir hata yapan sensin. Kan akmaması diye bir şey mi olur abicim? Olduysa da bunun benle ilgisi ne? Vampirim ben evladım. Zaten kan aldırırken kafasını 'şeytan serilerinin' olmazsa olmazı 'ters' döndürenlerindenim. Bana diretiyor 'ama sizin kanınız akmıyor, böyle bişey yokk yaaa, akmıyor yaa' diye uzatıyor. Dedim burda uzman filan var mı? Demek istediğim 'gencecik veletsin, yok mu daha deneyimli, yaşını almış biri'. Varmış. O geldi, zırt diye aldı. Ve şöyle dedi: 'Sizinle ilgili bir sıkıntı yok hanfendi'. Bakın bu da benim sıkıntım değil. Ben ve biz diğer hastalar, doktorların el bezine vermediği kadar ilgiyi gösterdiği sade vatandaş olarak, sıralarda bekleyerek 'kan aldırma, don çekip çiş verdirme' gibi işlemleri yaparken son derece huysuz hale gelebiliyoruz. Bakalım mikrop kapacak mı, acaba taklaya gelecek mi adrenaliyle hastanelerde maceradan maceraya koşarken, sempatik bir şekilde, acemi bir sağlık görevlisinin şaşkın davranışını 'olağan' karşılamak istemiyorum.

Yine de karşıladım. İçsel söylenmelerle oradan çıktım. Aslında enerjim olsa Bülent Ersoy'a bağlamak isterdim de beni sallayan olur muydu? Tüm bunlar özele para vermemek için kendime yaptığım minik şakacıklar.

Neyse, gelelim kan sonuçlarına. Doktor saliseler içinde ilgilendiği sürede ileri seviyede idrar yolu enfeksiyonu geçirdiğimi söyledi. İlaçlar bitince de üriner sistemde detaylı kontrol yaptırıvermemi söyledi. O da şöyle. Ben sordum. Bakın dedim, durumum bu. Ben kaygılı biriyim ve belli ki burada hastanın kaygılı olmasıyla sizin pek bir ilginiz yok. Yine de söyleyin bana, bu uzun süre fark edilmemiş enfeksiyonun bana başka faturalar kesmesi mümkün mü? Tam böyle demesem de benzer şeyler söyledim. O zaman bir doktorun yapması gerektiği gibi, birkaç cümle daha kurdu bana işte.

Kan tahlili yaptırmayı da teklif eden bendim zaten. Yani bu basbaya tek taraflı bir ilişkiydi. Devlet hastanelerinden şikayet etmeyi burada kesiyorum. Çünkü, chook klishee.

Terapi


Dün terapi günüydü.  O ne terapiydi öyle. O neydi be öyle?
Terapi bittiğinde üçümüz de yıpranmıştık. Hepimizin üzerinden evlilik geçmişti. Doktor, tüm klasörlerimizi tek tek açıp, onların da alt başlıklarına teker teker göz atıp notlar aldı. Bizi tanıma görüşmesiydi, çoğunlukla. Durup bazen bir şeyi açıkladığı ya da tespit yaptığı da oldu tabi.

Tüm bunlar olurken, hem konuya çok odaktım hem de terapistin nasıl terapistlik yaptığını izlemeden de duramadım. Nasıl sorular soruyor, tepkilerini nasıl veriyor, nasıl sıkılmıyor, hassas konularda nasıl duruşu oluyor. İlk kez bir terapideydim. Çok kişisel dertlerimle bu anı kaçıramazdım eejhjesha : ))

Biz kesinlikle terapiden kıymetli şeyler çıkacağına eminiz. Bu yolu gitmek istiyoruz. Ama öyle hızlı bir sihir beklememek lazım, onu gördük. İnsan bireyi zor evladım. Vücudumuz bir sürü hatıradan ve düşünceden oluşuyor. Vücudumuzun yüzde 70'i hatıra. Bugüne, şuana 'önyargısız' bakmak çok zor oluyor haliyle. Ev erkeğinde ve bende farklı düşünce bozuklukları olduğunu söyledi doktor. Konumuz aslında o klasörlerde gizli. Sitcom'ların aptal dünyasında geçen çift terapilerindeki gibi 'hadi şimdi kendinizi birbirinizin yerine koyun' bilimi değil yani. Orası kesin.

Terapi sırasında çok kez güldüğümüz de oldu. Genel olarak açık, dürüst ve hatta eğlenceliydi. Fakat bu bi gerilim filminin girizgahında karakterlerin ve olayların çok geyik olmasına benziyordu. Filmin devamında ne cinayetler, ne psikopatlıklar olacaktı. Bence bizimki de böyle gelişecek. Yavaş yavaş merkeze inicez. Ev erkeğinin annesiyle ilişkisi şimdilik filmin en şüphe çeken kısmı. Bakalım.

Bir de enteresan bir andan bahsedeyim. Doktor, sordu. 'Biz olma' kavramına yüzde kaç verirsiniz, dedi. Ben yüzde 10 derken, ev erkeği yüzde 98 dedi. Sinirlendim. Nasıl 98 yeeaa, ayak mı yapıyosun, diye çıkıştım. Doktor şöyle dedi:


'Demek ki ev erkeğinin 'biz' olmaktan beklediği performansa göre durum yüzde 98'


Vayyy anasını. Bende tüyler diken diken. Bu tam bir gerilim filmi etkisi.
Bu çok şey demek oluyor sayın blog. Çok fazla anlama geliyor.

Hafta sonları genelde dünyanın en tatlı çiftiyiz. Hafta içi nasıl Safiye Soyman ile Faik'e dönüşüveriyoruz, fikrim yok. Dün de öyle çok eğlendik işte. Terapi konulu bir sürü geyik. Yurdum insanı geyikleri bunlar, ayıblamayın evladım.



Özetle, ilişkiler bizim kendi benliğimizin doğru çalışıp çalışmadığını ispatlayan mekanizmalar gibi. Yine her şey kendinde yani. Bir yola çıktık, gidiyoruz.

Herkese iyi Pazars.



14 Eylül 2017 Perşembe

Hayırlısıyla hastayım çocuum


Sabah 4'te uyandım. Uyuyamadım.

Başıma ne işler geldi blog.

Yeni girdiğim işyerinde, sağlık sektörüne yönelik çalışmalar yapılıyor. Ben de işin içerik üretme kısmında olduğumdan bol bol damar hastalıkları, kadın sağlığı, üreme, kanser türleri ile haşır neşir oldum. Tabi, Kahve bu durur mu. Kaygı bozukluğuna zaten eğilimi olan Kahve, hemen yapıştırmış şüpheleri. Bir gün göğsümde leke gördüm. O gün de meme kanserinin sadece kistik oluşumlarla değil, göğüste 'anasını?' dedirtecek cilt değişiklikleriyle de kendini göstereceğini yazıyorum. Tabi ki uzman görüşünü ben popi hale getirmek için derliyorum. Yoksa bilinçli bir yazma değil.

Ev erkeğine sordum. Sence, benim o leke? Ne dersin, dedim. Ev erkeği de tam 'her şeyi abartma lütfen' erkeğidir. O da baktı örneklerdeki fotoğraflara ve benim lekeyle kıyasladı. Bence bir an önce randevu alalım dedi. Koştuk gittik, Alsancak Devlet Hastanesi Genel Cerrahi'den aldık randevuyu.

Ben kanseri geçtim, kanserin hangi evresidir, ölür müyüm yaşar mıyım hesaplarına başlamıştım bile.

Muayene günü, doktor lekemi gördü. Cildiye görsün, dedi. Elle kontrolde ise eline kitle geldi. 'Nasıl fark etmedin bu kitleyi?' dedi. Fakat regl öncesi dönemdeyim demeye kalmadı, konu kapandı. Ultrason muayenesi için 2 hafta kadar beklemem gerekti, çünkü Kurban Bayramı'nın 10 gün 10 gece çılgın tatili.

O ara, bayram tatiline daha tam girmeden... Zafer Bayramı'na da 1 gün kalmışken... Benim alt karnımda epeydir beni baskılayan rahatsızlık hissi artışa geçti. Söylenmeye başladım. 'Başlıcam haa, şu işe girdim gireli, her boktan şüpheleniyorum, al şimdi de şuram ağrıyo' diye anneme gösterdim. Henüz kendisi de kadınsal hastalıklar dalında ciddi bir takip sürecinde, biyopsi sonuçları bekleme günlerinde olduğundan beni gaza getirdi. 'Ay çocuum hemen koş baktır' dedi. Gün o gündü. Sonra uzun tatile giriyordu tüm tıp camiası. Devlet zaten tatildi de, özel poliklinikler açıktı ve gözümde ışıl ışıl parlamaktaydılar.

Koştum gittim. Kendime teşhisimi yolda koymuştum. Bende hastalık hastalığı başlamıştı. Aslında hiçbir şeyim yoktu.

Doktor beni detaylı inceledi. Her türlü ultrasonu yaptı. Hatta batın ultrason dedikleri geniş haritalı incelemeyi bile yaptılar. 'Kızım senin hiçbir şeyin yok evladım' dedi. Sevinçle oradan uçtum. Hatta ig'de şu fotoğrafı paylaştım.

Meme ultrasonu günüm geldi çattı. Kitle meselesinden çok gerilmiştim. İşyerinden aldığım izinle hastaneye koşarken 'anne sen de gel benle' diye dilencilik yapmayı unutmadım. İncelemeyi yapan doktor, 'Kızım senin hiçbir şeyin yok, sen git' dedi. Yine sevinçle oradan uçtum. Muhtemelen o kitle, regl öncesi oluşan bir şeydi bu arada. Aynı gün cildiye de lekemi gördü, mantar dedi.

Fakat sorunlar bitmiyordu. Bir terslik vardı. Aşırı yorgun, halsizdim. Vücudumda tüm kaslar ağrıyordu. Ev erkeği 'yürümekten ağrıyordur' diyince inanıyordum. Bazen de ev çocuğunun kucağıma oturup zıplaması yüzünden ağrım vardır diye kıllandım. İyi kötü zihnim bu durumu yadırgamadı. Baş ağrısı, konsantre bozukluğu derken, ben mutsuzluktan olabilceğini düşünmeye başladım. Sanırım farkında değilim ama çok mutsuzum diyordum.

Derken dünden önceki gün, gece yatarken sol kasık ağrım başlayana kadar. Sabah uyandığımda (yani dün) ağrı artmıştı. Kaburgam ve sol bacağıma yayılmıştı. Bu neydi abi böyle?

Yine Alsancak Devlet Hastanesi'nden randevu aldık. Ertesi güne (yani bugüne). Fakat işyerinde kıvranmaya başlayınca, ben ertesi günü bekleyemeden acile fırladım. Durumu anlattım. Jinekolojik muayenemi yeni olduğumu, o sırada bir sorun görülmediğini söyledim. İşle ilgili yazdığım onca yazıdan öğrendiklerim idrar yolu enfeksiyonu ya da böbrek taşı bu diyordu içten içe. Doktor hemen idrar tahlili istedi.

Tesadüf annem de dersten çıkmıştı. Yanıma geldi. Cerrahi müdahaleyi gerektircek bir şey çıkmasın da... enfeksiyon çıksın nolur. Hadi nolur ya. Böyle dualar ediyordum.

Çişim gelince koştum acilin tuvaletine. Heralde en son Taksim'de girdiğim aşırı izbe barın tuvaleti böyleydi. Mikrop kapmamaya niyet ederek çişimi yaptım.

Sonuç, sahiden de idrar yolu enfeksiyonu çıktı. Ağrıdan artık duramaz hale gelmiştim. Doktorun verdiği ilaçlardan ağrı kesiciyi hemen yuvarladım. Ve? Günlerdir hissettiğim o belli belirsiz rahatsızlık bile kayboldu. Harika bir histi. Antibiyotiğe de başladım. Probiyotik takviyesiyle beraber. Bol su içiyorum tabi.

Fakat şüpheci Kahve durur mu?

Google'da idrar yolu enfeksiyonu hakkında biraz daha okuyayım dedim. O da nesi? Uzun süre fark edilmeyen enfeksiyonlar, çok ciddi hasarlar bırakabiliyormuş. Ve sinsi gibi anlaşılmıyormuş. Benim enfeksiyon tipimde yanma olmuyor. Sistit gibi değil yani. O yüzden ben uzun süre gerçekten anlamadım. Aylardır alt karnımda var benim şikayet. Kendimi hep erteledim, 'bana öyle geliyordur, bir şey yoktur' diye.

Bugün, dünden aldığım randevuma gidicem işte. Genel cerrahtan almıştık- sol kasık ağrısında öyle yapılıyor diye. Kan tahlili, şu, bu anlaşılır durum. Tüm bu hastalık detaylarını geçersek, beni en çok düşündüren..

Bu kaygı bozukluğuna yatkın halimin kendi kaygılılığına tepki olarak sürekli ertelediği 'gerçek rahatsızlık belirtisi' başıma çorap örecek mi?

Acaba kaygılansak da mı saklasak, yoksa kaygılanmasak da mı saklasak?
Kaygı bir çeşit koruma mekanizması mı yoksa işleri tümden berbat mı ediyor?
Ve söyleyin bana dostlar kendi kaygısının gerçek olmadığından kaygılanıp kendine çelme takmak, nasıl bir kafa?

Son Notlar:
1- Bu arada bende durumlar da ilerledi. İshal, mide bulantısı belirtileri de hortladı. Hepsi enfeksiyon belirtisi. Basit bir idrar yolu enfeksiyonu dersin dimi. Sistemim çürük sanki, berbat bir his.

2- Anneme gelince.. Onun da sonuçları şuan 'kırmızı alarm' seviyesinde değil. Kanser gibi bir tehditle karşı karşıya değil. Gözlem sürecinde. Sağlıklıdır, canım benim. Ama işte kadınsal bazı ameliyatlardan geçebilir, duruma göre.

3- Yarın terapi günü. Gerçekten heyecanlıyım. Kendi kaygı durumumdan da bahsetmeyi planlıyorum.

Bu yazının ana fikri:

Yaşlanmanın bir belirtisi de sağlık sorunlarından iştahla bahsetmektir. Hadi evladım, hayırlısıyla hepimizin bir hastalığı olur işalağ. Ortamların tadı çıkar çocuum.

12 Eylül 2017 Salı

Son derece yayvan bir yazı!




Sezonu 38 üzeri ateşle açtık. Kısmet evladım.

Çocuk ateşli 3. gününü devirdi. Sizin mahallede nasıl oluyor bilmiyorum ama burda doktorlar 3. gün sonunda ateş hala devam ederse, yeniden muayene edip, büyük ihtimal antibiyotik başlayalım oğlusunun annesi diyorlar. Sevgili anne, ne derler bilirsin, antibiyotik kullanmak ya da kullanmamak.

Bizimki hasta gibi değil. Antibiyotikte kalem kırıcağını sanmıyorum sayın doktorun.

***

Yukarıdaki kısmı dün yazıp, sızdım. Bugün iyiydi ev çocuğu.

***
Şu cümleyi de dün bırakmışım. Hem de ne için? Ev erkeğinin balkonda kahve teklifi. Türk kahvesi
qeyfi olan biri değildim. Kuzenim bana 7 karışımlı Urfa kahvesi getirene kadar. Sırf bunun için gittik, kahve pişirme makinesi aldık. Aynı yumurta haşlama makinesi kadar nonoş bir cihaz. Fakat yine de öyle demeyin. Ne yaptıysam kendime kahve pişiremedim. Her seferinde başkasından sana kahve pişirmesini beklemek gavatlık bir yerde. Bana balık verme, balık tutma makinesi al! Böyle özel ve gurme zevklerim varmış gibi yapınca, kendimi aşırı havalı yetişkin buluyorum. Sigaraya da tam bu heyecanla başlamıştım zaten. Şimdi de özellikli bir kahve içiyorum diye sevincimden ölüyorum. Sanki hayatı uzmanlıkla yaşayan biriymişim gibi. Bir anlık... Benzer hisleri ev çocuğunun davranışlarından çok emin olduğumda da hissediyorum. Bir yerlerde vakit geçirirken, çocuk hakkında soru soran biri varsa, benzer bir zevki yakalıyorum yine. Çünkü çok emin olduğum bir konu. Bu sorular genelde, aşırı basit ve dandik şeyler oluyor. Hatta bazen de zottiri. Henüz çocuğu olmayan ama bunun planını yapan kişiler. Ya da çocuğu daha mercimek bebesi olanlar, bazen de hamileler. Mesela, şöyle sorular geliyor: 'Kakasını söylüyo mu?', 'Konuşsam cevap verir mi, konuşuyo mu yaane?', 'Memeyi bıraktı mı?'

Ulan benim velet 4'e yaklaşıyor. Nerdeyse ayrı eve çıkacak be!.. demiyorum tabi. Kurumsal şekilde cevap veriyorum. Bazen bu soruların niteliği daha aktivist gibi dursa da bence zottirikliğinden yine bir şey kaybetmiyor:

'Çevre dostu bezler hakkında ne düşünüyorsun?', 'Sence yabancı dil eğitimine ne zaman başlanmalı, sen başladın mı?', 'Çocuğun sünnet olmama hakkı konusunda neler yapmayı düşündün?'

Hö? Bu soruları soran şiddetli idealist 2 aylık hamile bir tanıdığımdı. Sormuyor, adeta yargılıyordu. Onu zamanın akışına bıraktım.

***
Kendimi son bir yıldır, nasıl zeki hissediyorum anlatamam. Sanki Hulk gücü gelmiş beynime, ne olsa öğrenirim. Kusursuz hallederim. Nerdeyse gidicem üstün zekalılar vakfına kaydımı yapıcam. Öğret, hemen anlarım diyorum mesela bir şeyden bahsediyoruz. İşe giriyorum, hiç bilmediğim mevzularda iş istiyorum. İçimden diyorum 'en fazla ne olabilir ki kıpss'... Bugüne kadar hiç elimde patlamadı ama sanırım zaten çok da zorlayacak işler değildi. Şansıma... Neyse elbette zeka fışkıran beynimi övmek için yazmadım bunları. Zira bu övme şekli, zaten kısaca çürütmeye yeterdi iddiamı agsasdgsad: )

Asıl kıllandığım konu başka oldu. Laaağn! dedim.. Yoksa, lan? Evet şüphelenmekte haklıydım. Hani kafan iyiyken, detayları daha az görürsün, daha bi kendinden emin olursun ya. Cesaret gelir. O cesaret aslında, ayrıntıları daha az fark edebildiğinden. Bulanıklıktan. İşte bende de o varr! Hem de bayadır. Algılarımda daralma sorunu yaşıyorum ve her şey bana basit geliyor. Bunun adı bildiğin cahil cesareti be! Annelikle başladı sanıyorum. Her şeyi tostoparlak, 'olduğu kadar' yapıvermeye alışmaktan her şey gözüme 'mümkün' görünüyor. İncelikleri önemsemeyip, dağınık da olsa yamuk yılık da olsa o şeyi yapabilme kahramanlığı, yeni huyum oldu. Şikayetçi miyim? Hayır. Ben ki kendimi bildim bileli, yeterli olduğum konularda bile 'yetersizmişim gibi' görünmeyi kibarlık zannettim. Sanki kendimi yeterli bulduğumu söylersem, kabalık olurmuş gibi, o övgüyü ben değil başkası yapsın diye, bana iltifat edildiğinde bile konuyu değiştiren bendim. Şimdi gayet kaşar bir şekilde 'hallederim, halledemeyeceğim bir şey yok' duruşum var. Gönder, öğreneyim. Nasılsa üstün güçlerim var, siz normal insanlar için zor ama benim için kolay, fişuuiişiiiuyt!
O iş bende

Şapşallıkla dahiliğin akraba evliliğinden olma 'yarım akıllı' çocuğu gibiyim.
Fakat inanın bana, hayat tam bir odaklanmayla çok 'akıllı' olmayı gerektirecek kadar ciddi değil. Aksi bile olsa, valla artık bilmiyorum. Yarım akıllıyım ve her şey çok basit görünüyor. Matematik bile!

Haftayı ortaladık nerdeyse. Son derece yayvan şeyler yazdım. Tuvalette düşünür gibi. Herkese hoş günler.








2 Eylül 2017 Cumartesi

Neydi o bayramlar öyle?


Bayramın ikinci gününde demli bir çay eşliğinde selamlars.

Buralar o kadar bayram değil, öyle anti-bayram bir halde ki, sevmemek elde değil. Tıpkı Joe'nun bahsettiği gibi, bir virüs salgınından sonra şehrin boşalmasıyla, her yer 'bana' bayram şuan. Ve nerde o eski bayramlar. Ay neydi o bayramlar. Her yerde cesetler ve leşine konan insanlar. Kan revan ve çiğ et kokusu. Bahçede olan biteni mutlaka izleyen minik çocuklar. O miniklerden biri de bendim.  O zaman nerdeydin çocuk psikoloğu?

öldüyse hemen pişirip yiyelim

Yannış anlama olmasın, bu benim bayram hatıram. Herkesin bayramı kendine. Kimse bayram genelinde konuştuğumu sanmasın. Benim bayramlarım yetişkinlerin masaya oturup yemelerini konu alıyor. Ve yemeye zorlandırıldığımı. O et kokusu. Böğk! Annem hariç herkesin üzerimde oluşturduğu baskı:

'Ye, yesene, al al, aç ağzını'
Nereye gitsem, aynı baskı. Bu kaçıncı baskı. Neydi o bayramlar öyle?

Akrabalarımızdan da uzaktık. Harçlık öyle pek gelmezdi. Mahalleden arkadaşlar yanımda avuç avuç paralarını sayarken, para torbalarını da uçmasın diye ben tutardım. Neydi o bayramlar öyle? E, ne kaldı o zaman bana güzel bayram hatırası?
binlerce akrabası bulunan Alican bayram harçlığını saymaktan sakallandı 

Şekerle aram pek yoktu. Ki ülkemizde bilirsiniz şeker ikramları genelde 'asil misafirlere' kaliteli çikolata, çoluk çocuğa ise dandik kofti pis cam şeker şeklinde olurdu. Hiç sevmezdim. Şekerlerin çocukların gırtlağından boca edilmesi. Neydi o bayramlar öyle?

pazarın en ucuz şekerinin tadını yine çocuklar çıkardı

Bu yaşa geldim el öpmek hala içimden gelmiyor. Annem hiç elini öptürmedi. Git elini öp teyzenin de demedi. Biz anneannemizin elini de öpmedik. Yanaklarından öptük. O eller her bayram 'öp beni' diye burnuma uzatılırdı. Neydi o bayramlar öyle?

el öpenlerin çoh ossun evladığım

Giydiğim giysiler aşırı rahatsızdı. Leke olmamalı, kırışmamalı. Misafirin karşısına, misafirliğe onlarla çıkılmalı. Saçlar nizami durmalı. Sıkıcı. Neydi o bayramlar öyle?

Bugünün bayramları 'bana' bayram. Muazzam bence. Etrafta görmediğim kan revan için minnettarım. Apartmanda kavurma kokusu bile olmadı, buna daha da minnettarım. Birkaç yerde kan damlası gördüm ama ona da diyecek bir şeyim yok, bizler ceset görmüş nesliz ne de olsa. Geçenlerde önce platonik sevdiği adamı (Vatan Şaşmaz) sonra da kendisini öldüren Filiz Aker'in cesedini gördüm. Kan revan içindeydi. Baya basbaya sansürsüz yayınlamışlar Youtube'da. İnanın, hiç rahatsız olmadım. Bizler öyle bayramların yetiştirdiği çocuklarız işte.

Neyse konuya dönelim. Neydi o bayramlar öyle? Şimdikiler için teşekkür ederim. Sevdiğim komşularımı görünce, günlük temiz ve rahat giysilerimle onlara gülümseyip 'iyi bayramlaaar' demek yeterli geliyor. Teşekkür ederim. Oğluma şeker veren büyüklere, oğlum 'ben yemem' diyor, teşekkür ederim. Eve hiç et girmedi, kimse buzluğuma ceset sokmadı, teşekkür ederim.

10 günlük tatilin verdiği konforla, turist gibi yaşadığım bu bayramda herhangi bir söğüşe maruz kalmadığım için herkese teşekkür ederim.

Yazının çok bilmiş son sözü:

Bayramda sizden ilgi, alaka ve lakırdı bekleyen yakınlarınıza vakit ayırmak, beraber keyifli planlar yapmak bir bakıyorsunuz size de iyi gelmiş. İhtiyacımız olan bence tatlı anılar oluşturmak. Yoksa nasıl adı 'bayram' olabilir ki?





22 Ağustos 2017 Salı

Ben geldim blog!


günaydın. alkol?
Kızım Kahve, ne bu senin erkenciliğin? Gece yaşlanma belirtilerine karşı savaşanlar için gayet geç bir saatte yatarken, sabah da 'amk' akımını benimsemiş gençlere göre 'sabahın kör dibinde' uyanıyorsun. Özel farklı ne bileyim öyle kimsede olmayan bir enerji bir çılgınlık ve mükemmellik örneğisin sen ya. A ha ha cunum benüm. Ne derdin var kendinle anlamıyorum kız çılgın? Belanı mı arıyorsun? 9 yaşından beri sabahın köründe dikilip, napıyorsun ki. Yoga meditasyona elini sürmezsin, sabahlar o kısmın müfredatına giriyor. İnsanlar uykuyla sevişir sen sadece yapaydan şöyle bir alt dudak alıp kaçıyorsun.

tam yemeklik soğan doğrama saati

Höm. Her sabah erkenden kalkıp, günün akşam yemeğini hazırlıyorum. Yetmiyor, ofise götürülecek öğlen yemeğini ve finalde de az sonra yiyeceğim kahvaltımı detaylandırıyorum. Bu mükemmellik burada bitmiyor, bir de heybeme (tam olarak şurada geçen heybe) günün daze meyveleri ve daze kuruyemişlerini atıyorum. Ardından bir duş alıyorum. Ev çocuğunu uyandırıyorum. Uyanıyor. Ama insan gibi. Zor uyanıyor. Benim gibi gözü kapalı bekliyormuş gibi değil. Ay düşündüm de galiba benim en mutlu olduğum zaman, anneliğimin ilk yılında, uykusuz annelerin arasına sızdığım, herkesin erkenden uyandırıldığı, her an iletişim kurulabilen, güne başka ülkedeymişim gibi başlamadığım o zaman. Ay bütün dünya bizde yatıya kalmış gibi bi histi.

Bugünün yemeği ev erkeğinden. Biraz vaktim oldu, özlediğim bloğuma oturmaya geleyim dedim. Bir şeyi nasıl yapıyorsan, genel duruşun öyle olurmuş ya hani. Bir yerde okudum ama nerde. Mesela atıyorum, nasıl dolap düzenliyorsan, çanta hazırlıyorsan, çalışma masan nasılsa, diğer işlerinde de öyleymişsin. Günlerden bir gün, bir kadın tanımıştım. Hayatımda gördüğüm en alakasız konulara daldan dala sıçrayan, aralarında sebep-sonuç ilişkisi asla olmayan başlıklarla sohbeti gürültüye çeviren, karşısındakini hiç dinlemeyen, hep kendi anlatan ve genelde seçtiği duygusu 'tartışmak, öfkelenmek, isyan etmek' olan biriydi. Bize kalmaya gelmişti. Bavulunu bir açtı. Beyninin içini görebildim resmen. Beyin görüntüsünü atmış oraya. Yanında getirdiği erzaklar düzgün paketlenmediği için dağılmış! Kıyafetler tostop yapılıp konduğu için, her şey karışmış! Poşetlerden ıvır zıvırlar çıkmış, dökülmüş! Sonra o bavulu bir güzel odanın ortasını yığdı. Her yer dağınık oldu tabi, orasını geçtim, fakat işin gıcığı, bavuldan dökülen bir toz gıdanın boyası-yağı zemine öyle bir yapıştı ki, onu oradan çıkarmak için baya zehirli temizleyiciler kullanmıştım. O sırada balkondan boş bavulunu ters yüz etmiş, insanların yaşadığı alana çırptığını gördüğüm bu misafir, bir yandan ter içindeydi. Yorulmuştu, beni yormuştu, ev batmıştı, dahası komşuların suçu neydi?

Canım sıkkınken ben (farzı misal)

Ben daha bu bilgiden habersiz, anlamıştım. O bavul o kadının beyniydi. Bir şeyi nasıl yapıyorsan, diğer şeyleri de aynı yapıyorsun işte. Benim uyku konusu da öyle. Hayatta genel duruşum nasılsa uyku alışkanlığım da aynı. Rahat biri değilim, her an tetikteyim, hayatımın hiçbir döneminde keyifçi biri olamadım ve bıdı bıdı. Aslında çok kısa dönemlerde keyifçi oldum tabi ki. Şuan genelliyorum. Bilmiyorum, buna yakın bir şeyler işte. Buralardan bir fikir çıkabilir, biraz düşünsem.

Bu aralar en komiğime giden şey, metroda insanların kalkarken, koltuklarına kimi oturtacaklarını seçmeleri. Sanki tacını teslim eder gibi. Kalabalığa bakıp birini seçip, kolunu dürtüyor; 'teyze sen gel otur' diyor. Teyze de nasıl duygulanmış, minnet şükran, hemen ona özel bir konuşma hazırlıyor, izleyenleri selamlıyor. Bir kez bana da yapıldı. Elim kolum doluydu. Adamın biri, 'bağyanlara saygı' kategorisinde ödül vermek üzere beni seçti. Alkışlar hemen tabi. Çekim yapıldı ayaküstü. Çiçekler verildi.

:P
tacını teslim etmeden hemen önce

Kalkmam lazım blog. Biraz yatakta derin uyuyan ev çocuğu tatlısından koklamam lazım. Sonra da duş filan. Gelemedim sana. Akşamları fırsat olmadı. İşyerinde de zaten değil blog açmak, şöyle iki instoş bile yapamıyorum. Fakat bu konuda sana bir ara yazayım. Şu gocaman ömrümde ilk kez patron soluğu olmadan, harıl harıl çalışan bir ekibin içindeyim. Elektriksiz çalışan bulaşık makinesi görsem bu kadar şaşırmazdım. Seviyorum ortamı. Herkeste yapıcılık, komün bir ruh seziyorum. Patron da dahil. Dur fazla sevinmiyim. Daha gireli azcık oldu.

Fakat işin bomba kısmı, ofisin arkasında ormansı yürüyüş yolu var. Her öğlen 40 dakika orada yürüyorum. 20 dakikasında da tıkınıyorum. Birileri, hoşuma giden işi yapayım diye bana mekan açmış, öğlenleri de sporumu yaptırıyor gibi oldu böyle. Allah tamamına erdirsin evladım, ne diyim. Henüz birinci ay, çok da halay çekmemek lazım.

Ev çocuğu konusunu da not edeyim de öyle kaçayım. Bizim sıpa, okulunu hiç yabancılamadı. Babasının mekanı gibi, gevşek gevşek girip çıkıyor. Bana fake mi atıyor diye kıllanıyorum bazen. Aşırı da sevilmez ki hemen iki günde? Sanki ben rahat olayım diye, bana pozitif çocuu oynuyor. Kıllanıyorum bazen. Bu çocukta o ayak var bazen çünkü.

Geleyim haftada 2 en azından blog. Bana iyi geliyorsun.
Kahveye daha çok var benim. Öğlen 11 gibi anca.

Hadi iyi Çarşamba.



29 Temmuz 2017 Cumartesi

Kreş Öncesi Silahlanmak


Günlük not düşmelerimin sonuna geldim bence.

Bundan gayrı ara ara uğrarım bu topraklara, ey halagızları. Pazartesi, iş dolayısıyla kendimin hızlandırılmış programına ayar çekeceğim.

Ev çocuğum, okulunun(yeni kreş) demosunu iyi tamamladı. Pazartesi itibariyle, tam gün kreşe geçiyor. Her ne olursa olsun, isterse dünyanın en kusursuz kreşi olsun, yine de kreş fikrini sevmiyorum- sevmeyeceğim. Ne olmalıydı, çalışan ebeveynlerin çocuklarına ne yapılmalıydı, tam 12'den cevaplayabileceğim bir önerim yok. Kreş, benim için kümesten farksız. Montessori yemini etmiş de olsa, yüzünü batıya dönmüş de olsa, tüm gıdasını buram buram köy kokan malzemeden de yapsa, sabah 8 akşam 7 bir çocuğun kreşte bulunması, dev bir hıdırlık.

Neysııh.
Oturup sisteme balgam atmıyım akşam akşam. İş öncesi, tam gün kreşe günler kala, hafiften bazı hazırlıklara başladım. Bunları paylaşmak istiyorum.

Geçen yıl direnip, karşı olduğum takviye meselesinde, bu sene gayet erotik davrandım. Eczaneden koştum, ev çocuğu için probiyotik aldım. Bir de beta-glukan içeren bir şurup. Çok tartışmaya açık konular, farkındayım. Gözümü kararttım ve aldım abi. Geçen sene kreşte bulunduğu süre boyunca sıpalinin burnu durmadı. Çocuğumu kokusundan değil öksürüğünden tanıyacak hale geldim. Kreş bittiği anda, hastalıklardan eser kalmadı. Nabıcaz be Kamil? Anamız .ikildi. Çocuk pıstı. Bu sene topladım bağışıklık güçlendiricileri, bekliyorum.

Başka neler yapıcam?
  • Evde bol sıvı tüketimine dikkat edicem.
  • Dengeli beslenmesine özen göstericem. Bunun için buzluğa atmaya başladım taze sebzeleri.
  • Mutlaka başrollerden yardımlar alıcam; örneğin zencefil, örneğin sarımsak.
  • Uyku konusunda disiplini elden bırakmıycam, o konuda iyi depolanması önemli.
  • Sabah kahvaltılarını erkenden uyanıp, evde benimle yapmasını sağlayacağım. Okulda üzerine cila atar, çok isterse.
  • Şekerden yine uzak tutucam, çünkü şeker maalesef yardımcı oluyor hasta olmasına. Zaten son iki aydır, dondurmanın mokunu çıkardı, yeterli bu ona.
  • Evde yoğurt mayalamaya yeniden başlıycam.
  • İnek sütü yerine keçi sütü alıcam yeniden.

Başka da yapacak bir şey yok. Çünkü ben ev çocuğunun yollarına avokado da döksem, o virüsler her koşulda tanrı misafiri. Şansıma annemle aynı şehirde yaşıyorum. Çok ciddi hastalandığı durumlarda, ondan yardım alabiliyorum.

Kreşte hasta olmak başlığı altında yüzyıllardır iki görüş başı çekiyor.

Birinci görüş:

'Olsun, küçük yaşta hastalıklarla tanışsın ki, ileride sapasağlam olsun'

İkinci görüş:

'Yazık. Daha çok küçük ve savunmasız. Kreşte gereksiz yere yıpranıyor'

Tüm bu görüşlere, halkın genel tesellisi ise 'hastalanacağı varsa hastalanır' şeklinde. Bence de öyle. Fakat yine de yapılabilecek şeyler varsa, denemeli.

Örneğin çocuk sık terliyorsa, bu konuda kreş bilgilendirilmeli. Ona göre üst baş kontrolü sağlanabilir. Su içmeyi unutuyorsa, burnu aktığında kendi temizleyemiyorsa, yemeklerde fazlaca kötü karbonhidrat tüketiyorsa ve bu çocuğun genel sağlık durumuna iyi gelmiyorsa vs vs.
Kreşte vakit geçirirken, çocuğun yaşayabileceği ve yardım almayı düşünemeyeceği tüm detayları, bir sapık gibi düşünüp, görüşmek lazım.

Ha adınız 'pimpirikli ana' olabilir, bence mahsuru yok.

Çözülmesi zor ve ciddi sağlık sorunlarının dışında; bu şekilde olağan ve 'kolay' denilebilecek sıkıntılar yaşarken, genel hayat kalitesini düşürmemesi adına, ben bu sene bunları yapmayı planlıyorum. Neye niyet neye kısmet evladım.

Not 1: Bu arada, elektrik faturası geldi. Klima hiç de korktuğum gibi elektriği gömmemiş ya? Kıbrıs'ta 2014'te 630 TL ödemiştik mesela, hiç unutmam. Klima imzalı. Burada sonsuzca çalıştıran bir beygile rağmen 163 TL geldi. Buna içerim yemin ederim. Ben min. 800 TL bekliyordum, yahu? Hayır klimayı çok çekiştirdim bu topraklardan, bu gelişmeyi yazmak istedim.

Not 2: Tanıdığım en cool gebe'nin önerdiği gibi, sadomazo kelimesi konusunda bir daha hiç çıt çıkarmayarak, ev çocuğunun zihninde 'eternalsunshineofthespotlessmind' etkisi yaratmayı başardık. Parmak emme alışkanlığında da aynı bereketi bekliyorum.

Yarın için datlı bir Pazar kahvesi diliyorum.




28 Temmuz 2017 Cuma

Sadomazo


Çok saçma bir günden selamlar.

Sabah ev çocuğunu okula bırakmak için hazırlanıyordum, bir baktım bizimki yapbozun başında 'sadoo mazooo' diyerek oynuyor. 3,5 yaşında çocuğundan sadomazo ifadesini duyan bir anne napar?

Ben direkt ev erkeğine döndüm. Ne alaka şimdi bu laf, dedim. Çünkü bizim evde böyle saçma geyiklerin en büyük yaratıcısı ev erkeği.

Mesela topla atış yapıyor diyelim, kendince bi kelime bulur ve onu kendine efekt yapar. Hatırlattı. Bundan haftalar önce 'sadomazoooo' diye basket atıyor, ben de tıslayarak gülüyordum. Hani tam sıçrayıp, topu potadan geçirme hamlesi sırasında. Yanımızdaki ev çocuğu da boş durmamış, elbette bu kelimeyi kaydetmiş. O anda sorun olmaz, anlamaz sanıyorsun, ama sürpriiiz, çocuğunun dil dağarcığı sen farkında olmadan 'meme' yapmış bile.

Çocuğun yanında böyle kelimelerle şaka yaparak ilk hatayı yapmış olduk.
İkinci hata ise bu sabah bu kelime yüzünden tartışma yaratmam oldu.

'Nasıl dikkat etmezsin çocuğun yanında bu lafın şakası yapılır mı? Okulda kullansa, ne düşünürler, olay olur be olay. Sosyal sorumluluk kampanyası başlatırlar hakkımızda'

Biz iki yetişkin(!) bunu tartışırken, ev çocuğu sessizce yapbozuna devam ediyordu.

Üçüncü hatam gecikmedi:
Oğlum güzel değil o kelime, kullanma.

Tahmin edin noldu. Okula gitmek için evden çıktık, ev çocuğu sokağa iner inmez, 'sadooomazoooo' diye dünyaya bağırmaya başladı. Ve gülüyor. Çok gülüyor. Şok oldum. Kısacık bi an tutamadım, ben de güldüm. Sonra toparlandım ve sinirli durmaya çalışarak; 'lütfen oğlum kullanmayalım o kelimeyi' dedim. Daha da çoğaltacağını bile bile.

İşte kötü ebeveynlik örneği nasıl olur okudunuz.

Okulda öğretmenine, açıkladım. Bizden duydu, babasıyla bir karikatürü konuşuyorduk diye ufaktan yalan attım. Baba figürünün espiri anlayışını açıklayacak gücü bulamadım kendimde. Hayır son haftalarda 'Süleyman bu topu sana gönderiyorum, bu topu kabul et' diye bir geyik türetmişlerdi. Aşırı saçmaydı ama insan içine çıkılamaz hali yok diye bişey dememiştim. Buna da demesem bu kadar sivrilmezdi.

Bu konuda çok tartışıyoruz evde. Mesela şu orman şarkısını şöyle söylüyor:

Gel sen burda derdi unut,
Orman ne güzel ne güzel yerine...

Gel sen burda hakkı bulut
Orman ne güzel ne güzel diyor.

Ben de sinirleniyorum. Çünkü bu çocuk hakkı bulut espirisinden anlamıyor. Doğrusu öyle sanıyor. Ev erkeğine göre ise çocuk bu sayede yaratıcı olacakmış. Tamam, bizim ilişkimiz genelde mal kelime espirileri üzerinden gelişti. En çok bunlara kopardık eğlenirdik. Fakat bebe varken, aynı müfredatı sürdürmek demek, dil gelişimi abuk bir çocuk demek.

Abartıyo muyum?

Gerçekten sinirliyim ve bunun bu sabah regl olmamla hiç ilgisi yok. Valla da yok.

27 Temmuz 2017 Perşembe

Laf.


Kesin bir dille açıklıyorum.

Bir şeyi yapmak değil, yapar görünmek de çok tatlı. Muzun olgun hali gibi. Tadı var. Mesela basketbol oyuncusu değilsin ama niyetin var. 'Ben basketbol öğrenicem' diye ortamlarda resmi duyurunu yapıyorsun. O ne tatlı histir, yaşadın mı? Mesela en son ben davul öğrenicem dedim, bir arkadaşa. Kolaymış ya, ev erkeğiyle stüdyoya gidicez, bana temel şeyleri göstericek, dedim. Öyle konuşmuştuk üç gün önce. Ben alacalı bulacalı sevinmiştim. Şimdi bu plan gayet 'unutulanlar listesine' girdi bile. Fakat ben bateri çalıcam diye hayalimde kurgulamış, tatminimi olmuşum zaten. Şu kısacık ömürde, daha nasıl kar edeyim?

➞Dövme yaptırıcam, na bak şuraya, şöyle bişi.. demek de tatmin yaratıyor.
➞Tatil için fiyat sormak iyi geliyor.
➞Alışveriş sitelerine girip favoriye almak da fena bir his değil.
➞Zengin olduğunda o parayla neler yapacağını bir bir hesaplamak ve hatta bazen o paradan akrabalara verip vermemek konusunda kararsız kalmak bile çok eğlenceli.
çok para halays


***

Türklerin tatil anlayışını inceledim. Zaten İskoçların inceleyecek değilim. Etrafımda malzeme neyse, o. Kendilerine müthiş akraba-tatil lokasyonu belirliyorlar. Babamlar tatile çıkmış. Tam 6 ayrı nokta, hepsinde de kalacak bir akraba bulmuşlar anasını satayım. Hayır koskoca instagram çağında gızları var, bu kız nerden beslenecek. Şaka şaka, tabi ki de akrabalar harikadır. Hele sabah kahvaltı hazırlanırken erkeklerin gündemi tartışması, kadınların sofrayı kurması, evin gençlerinin de uykudan yeni kalkmış halde koltukta saygılı ama mayışık şekilde oturması var ya, işte o denizden sonra tüm akrabaların duş sırası için koridorda beklemesinin hazzıyla yarışır.
1+1 yazlığa sığmaya çalışan akrabaların yaz sevinci


***

Derledi ya 21 gün. Sonra dediler 40 gün. Bir alışkanlıktan kurtulmak ya da birine alışmak için gereken süre. Onu sonra düzelttiler. Google'da 'facts about habits' diye aratınca, en bilimsel sürenin 66 gün olduğu söyleniyor. Her alışkanlık için farklı bir süre varmış. Örneğin yalancılık huyun var diyelim, 122 gün filan sürebiliyormuş ondan kurtulması. Ya da çalışırken antep fıstığı yeme bağımlılığın var (örneklerimin sınırları zorlaması), o da 38 gün filan sürebilirmiş. Fakat genel bir ortalamasını almışlar, 66 gün çıkmış ortaya. İngilizcesi olan varsa ya da ingilizce bilen akrabası olan, hemen baksın. Akraba mühim.
Bismil atmışaltı güne..


***

Bu bloğu günlük notlar düşmek için açmıştım. Taslaklar bölümünde çalıştığım uzun yazılarla ilgim olmasın diye. Zaten bende uzun yazma, uzun okuma sabrı yok. Bu konuda gerçek bir kıroyum. Düşündüm, her gün böyle not almanın bende yarattığı hoş bir his oluyor. Günlük kahve keyfini böyle aradan çıkarıyorum. Dilerim ki Pazartesi başlayacak olan iş tempomla da aralarda notlarımı düşeyim. Sesli de ekliyim, okumayan- benim gibi üşenen ordan takip etsin. Tabi bunlar hep neye niyet, neye kısmet evladım.




Var mısığız genşler?

Gecenin şu vakti, eski bloğumu karıştırdım ve acaip eğlendim yahu! Sonra işin tadı nostaljiye kaçtı. Çünkü 2010'lara filan geriledim, o...