30 Eylül 2016 Cuma

Ekim'e Yazı




Geçen aydan bu yana neler değişmiş. Vay halasını.

Bir kere Ağustosu kapatırken, ebeveynliğime vermiş veriştirmişim. Bu ay tam tersi bir çizgideyim. Ev çocuğunun zifiri karanlık görünen zor yanları çözüldü. İnatçılık dosyasını kapadı. Çiş kaka işlerinde ıssız bir adaya düşse kendi işini görür hale gelmedi ancak, artık bezli bir çocuk değil. 2 yaş sendromunu sabah kahvaltılarında hatıra olarak anmaya başladık. Kendimi beceremediğim ebeveynlik işleri yüzünden yıprık ve yorgun hissetmiyorum. Sabahları uyandığımda yine perdeyi çekip gökyüzüne bakış attığım, 'aa bugün güzel bir gün oluciik' dediğim standart günlerime geri döndüm. Bel ağrısı yok, baş ağrısı yok, uykusuzluk yok.

Bir de yine geçen ay bahsettiğim, şu cimrilik ödevlerini iyi yapmışız galiba ki eksiye girmedik. Ayı artıda kapattık. Halbuki misafirler ağırlandı, sonbahar alışverişleri yapıldı. Demek ki sadelik, mantıklılık ve ihtiyaç dışına yüz vermeme becerisi bizlerleymiş bu ay.

Bunlar geçen ay yazdığım notlarla bu ayı kıyaslamalarım. Ayı kapattık. Ancaaak. Her şey yolunda mıydı? Bu insangızı her şeyden memnun, içsel huzuru tam mı kapatıyor bu ayı? Tabi ki hayır. Kuralı bozmuyoruz ve bu aydan aldığımız minik ders çıkarma notlarını burada paylaşıyor, kendimize yeni ay planı oluşturuyoruz. Niye biz yapıyoruz ayrıca, biz kaç kişiyiz? Ben, laptop'um, çayım ve terliklerim.

Bir kere işsizlik yeni aksesuarım. Bir zamanlar özellikle taze anneyken hiç bitmeyen uykusuzluk için bu tanımı kullanırdım. Şimdi de işsizliğimle saç tarıyor, pantolonumun üzerine işsizlik bağlıyor, uykularımda üzerime işsizlik örtüsü çekiyorum. Bunun üzerimde hantal durduğunu da biliyorum. Çünkü Joe'nun şu yeni yazısında bahsettiği gibi, hayattan en en en güzelini neden istemiyorum ki? Neden işsiz bir insan yazgısı çiziyorum kendime? Yarın, iyi bir yerden bana dönüş yapmayacaklarını nereden biliyorum? Ya da belki aklıma süpermüthişolağanüstü bir proje fikri gelecek? Bu hantal işsizlik aksesuarıyla hep bunların önünü tıkamıyor muyum? Hem elimde zaten bir iş var, evden yaptığım yazarlık işi. Ona gölge düşürüyor bu hantallığım. O yüzden ben de yeni ayda, yani Ekim'de işsizliğime vurgu yapmak yerine, elimdeki işe fazla mesai yapıcam. Hatta başladım bile bu hafta, daha fazla yazılar aldım.

İşsizliğin üzerimdeki mental etkisi


Ekim'de yeniden listeli günlük tempoma dönüyorum. Listelerim hazır. Çünkü günler kısa, evin işleri, mecburi görevler, yapmasam unutacağım-yaptığımda da 'neden daha sık yapmıyorum' dediğim keyfi işler, hatırlatmalarım- ihtiyacım var yani. Hayatın her anında değilse bile dönemsel olarak listelerle yaşamak, beni her zaman iyi hissettirdi. Sanki hayatımı bir süreliğine içimdeki yaşam koçu, işbilir kadına teslim ediyorum, o benim yerime organize ediyor, ben de günün sonunda keyfime bakıyorum- gibi oluyor. Fakat bazı mevsimlerde, örneğin çok aşırı bir Temmuz gününde, o organizasyoncu hızlı kadına yol veriyorum, hiç çekilmiyor. Ekim, Kasım ve Aralık gibi aylarda ise, listeler hayatımı aydınlatıyor, mutlu ediyor. Önümüzdeki 3 ayda gözüm var yani.

Özetle Ekim ayı, az konuş, çok koştur- günün sonunda keyfine bak ayı olacak. Hayatın önüme yeni seçenekleri çıkarabilmesi için kendimi etiketlemeyeceğim, içinde bulunduğum durumun asılabileceğim kısımlarına bakacağım bir ay aynı zamanda. Ve mümkünse bol bitki çayı olsun. Kahveyi bilmiyorum naparım.

Siz yine de bu Ekim'de kahve saatinde bana uğrayın beybiler.


26 Eylül 2016 Pazartesi

Bugünlerde, serin bir neşeyle.



Sonbahar nasıl geçiyor?

Tadını çıkarıyor musun yoksa için mi karardı, yaz bittiği için? Benim fena geçmiyor. Eve yeniden halıları serdik. Ev gözüme güzel geldi. Etrafa yanardağdan fırlamışçasına atılmış oyuncaklar hoş duruyor halının üzerinde. Halı yokken dağınıklık gibiydi. Şimdi dekoratif oldu. Pek diretmiyorum ev çocuğuna 'toplaa toplaa' diye.

Ev çocuğu kakada baya ilerledi. Bugün oturmuş kakasını yaparken bana 'anne ben iş başındayım' dedi. Valla başka çocuktan duysam direk itici bulurum. Ne bu bilmiş laflar bu? Sitcom dizisindeki o sevimsiz çocuk bu evde. Ha.. babasına da şöyle dedi geçenlerde:

'Afedersin baba, seni korkutmak istememiştim'

Nöö? Dublaj Türkçesi. Net. Tabi ki izlediği çizgi filmden kaptı.

Sonbahar diyordum. Polar battaniyeler de çıktı piyasaya. Yumuşak. Düşündüm de.. Polar battaniyeler sadece gözünün önünde durmayla bile huzur yayıyor eve. Yumuşatıyor odayı. Dursun şu koltukta. Sık kullanılanlara ekle.

Gittim ev çocuğuna tek renk siyah ve beyaz tişörtler aldım- sonbahar için. Sokak kombinleri yapıyorum bunlarla. Uzun kollu penye, altına eşofman, üzerine hoop tek renk tişört. Ben de bunun aynısı giyiniyorum aslında. 90'lardan beri sırtıma yapışmış bir giyim algısı. İlla sonbahar böyle bir şey benim için. Bazen bu kombinde ince bir atkı oluyor. Bir de mutlaka botlar. Bunlar belki eski, demode şeyler ama tamamen benim olmuş artık.

Sonbahar belirtileri penceremize düştüğü anda çaydanlıkta çay yerine düz su kaynamaya başladı. Bitki çayları... Sadece tadı için değil. Virüsler halay çekmeye başladı çoktan ve bu aşamada bol bol bu ılık çaylardan içmek, direk halaydan yırtmaya yardım ediyor. Haftaya matcha çayı alıcam, gözüm onda. Biraz pahalı bir çaymış, o yüzden yeni aya girmeyi bekliyorum. Bool antioksidan diyorum, pehlivan gibi metabolizma yapmak diyorum. Bu süreci meydanlarda sağlıkla atlatmak diyorum.

Sırada dolapları yeniden düzenlemek, yazlıkları kaldırmak, evi kışa hazırlamak, yaz sebzeleriyle vedalaşıp daha yeşil yapraklılara nihayet yer açmak var. Yazın bu memlekette daha geç bitmesi, bizleri yıldırsa da evin içinde sıcağın yarattığı yüksek gerilim yavaşça bizi terketti. Ve yerini sakin, konforlu, serinlik dolu diyaloglara bıraktı. Bu aralar hayat güzel. Sonbahar güzel.



24 Eylül 2016 Cumartesi

Bu yaşımda tuvalet eğitimi.



Tohalet eğitiminden kaçan, korkan, etrafta anneanne-babaanne-bakıcı yardımıyla bu işi atlatanlara özenen bir tipseniz, gelin bişey dicem:

'Bu işi kıvırdım'

Yani ben bile kıvırdım. Burada söz konusu ev çocuğunun hiç mi payı yok derseniz, aslında yok. Çünkü o doğru koordinatlar girildiğinde her şeyi doğal akışında yapabilen olağan bir çocuk. Onun akışını ve sistemini bozan genelde benim sanırım. Bunlar hep acemiliks, görmemişliks ve panikliks.

Tohalet eğitimi için gereken her şeye sahiptik. Malzemeler, alet edevatlar, araç gereçler, kocaman bir yaz mevsimi, danışılacak deneyimli insanlar, 2.5 yaşında konuşan ve anlayan bir çocuk. Ama vizyonsuzluğumun kurbanı olduk.

Bilmiyordum. Yani bunca zamandır çişini kakasını bezine yapan bir çocuk nasıl olur da tuvalete şey eder, aslında benim aklım almıyordu. Dışarıda naparız, geceleri naparız- bunlar çözemediğim sorunlardı. İşler kontrolümden çıkacaktı, yorulacaktım, belki ev batacaktı. Bunları kendime hiç söylemediğimi şuan rahatça buraya yazabilirim. Hazır değilmişim. Ev çocuğuna haksızlık ettim.

İlk 3 denemede bana net bir şekilde 'tuvalete yapmak istemiyorum' dedi. Hemen 'kabul edildi' diyerek, bezi geri taktım. Huzurla gittim, bi çay koydum. Her denemede, ev çocuğunun buna hazır olmadığını görmeye çalışıp durumu ertelemek, aslında bana zaman kazandırıyordu.

Fakat gel gör ki meğer yavrum tüm o tuvalet sohbetlerimizi, minik denemelerimizi belleğine yazmış- etrafı gözlemlemiş ve sabahları bana 'ev çocuğu artık büyüdü, çişini tuvalete yapacak' gibi sohbetler açmaya başladı. Yani kontrol yine bende değildi aslında. Çocuk kendi büyüme yolunda gideceği yolu gidiyordu. Bana b.k yemek düşüyordu. Benim hazır olup olmamamla olacak iş değildi. Bebem resmen hazırdı ve beni dürtüyordu. Daha fazla görmezden gelirsem belki o da artık bundan vazgeçecek ve gelişiminde geri kalacak, özgüvenine yansıyacaktı bu durum. Bir an evvel tuvalet eğitimi konusunda kendimi ikna ettim. Kendimi eğittim. Dedim ki ev batsın, ne olur? Beraber temizleriz. Geceleri uykusuz kalalım, nolmuş? O yorgunluğun bir amacı olur, hatırlanacak bir hikayemiz olur. İlk günlerde başaramayalım, ne kadar sürecek ki?

İlk iki gün ev çocuğu bol bol evi suladı. Uygun gördüğü her yere işedi. Kakasını yapmadı, tuttu. Tuttu ama saygısından değil, kaygısından. Sakladı bağırsaklarda o yükü. Ben orda yine tedirgin oldum fakat çaktırmadım. İkinci günün sonunda hiçbir şekilde tuvaletine yaklaşmayan, etrafa işediğinde hiç oralı olmayan ev çocuğu, yatma saatine 15 dakika kala koşarak salona geldi 'anne tuvalet, ev çocuğu kaka yapacak' diye kendini net bir şekilde ifade etti.

Sakince onu tuvaletine yerleştirdim ve kendini rahat hissetsin diye ev erkeği ile sohbet etmeye devam ettim. Heyecan zirveydi. Ama doğal ortam yaratmak için sohbete devam ediyorduk. Derken bi 3-4 dakika sonra, dünyanın en sempatik kokusu, ev çocuğunun bu işi başarıyla yaptığını bize resmeden 'kaka kokuları' geldi. Gerisi halaylar, ıslıklar, zılgıtlar, parendalar... Kakadır demedik, temizlemeden evvel bi inceledik be dostlar. Tiksinmeyin bizden. Çişi de yapmıştı çünkü, bu iyiye işaretti. Öyle çekinik davranmamış, olduğu gibi, içinden ne geldiyse koyvermiş.


Ertesi günün sabahı da kuru uyandı, sabah çişini tuvalete yaptı ve ben bu maceraya gerçek anlamda başladığımızı artık kabul ettim. Sırada istikrar, diğer tuvalet alışkanlıklarını kazandırmak, bu işi normalleştirmek ve kendisine verilen 'istediğin bi oyuncak' sözünü tutmak vardı.

Ev çocuğu için belki çok kolay oldu ama ben annelik tecrübemde bir rütbe daha yükseldim.
Bu rütbenin adı da 'azcık rahat ol, güven kendine, oğluna, doğal akışa' idi. İşte bu yaşımda tuvaletle eğitimim.

İlk kakayı görmemle kendimi modern dansla ifadem


23 Eylül 2016 Cuma

Magazin tipi şeylerle karşınızdayım!


Instagram'da tesadüfen bir fotoğraf gördüm. Seçkin Piriler paylaşmış. Bir aile fotoğrafı... Altına da not düşmüş, duygularını. Ben mevzuyu bilmiyordum, annem anlattı. Kaan Tangöze ile durumları yani. Ayrılmışlar. İhanet varmış. Şarkı söyleyen bir kadın sebep olmuş. Google filan yaptım. Hiçbiri umrumda değil de, Seçkin'in o bakışı çok üzücü. Üzüldüm, ne bileyim. Hatta yas tuttum fotoğrafa bakarken, kısa bir süre. Çocuklarının babasına aşık. Kesinlikle öyle. Hala onun için giyiniyor, hazırlanıyor. Bu duruma henüz alışmadığı belli. Her paylaşımıyla, bir şeylere cevap verdiği belli. Hem kendine hem çevreye. Seçkin Piriler bana her zaman piyasada gördüğümüz PR yönü güçlü hırs küpü mankenlerden farklı gelmiştir. Onun acilen acılarından kurtulmasını, kendine odak ve neşeli bir hayata zıplamasını diliyorum.


Bu da fotoğrafın notu:


Hayatta yaşanabilecek en yüce duygudur annelik. Birlik, beraberlik, sevgi ve güven içinde beraber büyümek çocuklarınla. Bugün en güzel günümün 6. tekrarı. Hakan'ın doğumgünü. İsterdim ki hayatta hiç ayrılık, hüzün, acı, gözyaşı görmesin-göstermesinler. Ama işte hayat bu. Şimdi artık tek beklentim sağlıklı ve uzun bir ömrü olması. Gerisini ben ne kadar sağlamaya çalışsam da hayat izin vermeyecek belli ki. Herşeye rağmen yaşanabilcek en güzel şeye oğluma sahip olduğum için her koşul altında sanırım ben hep en mutlu insan olacağım.

***

Gelelim Brad ve Angelina ayrılığına. O ikisi o kadar kusursuzdu ki, sırf bu yüzden çekicilikleri kaybolmuştu. Fakat yine de ayrılıkları benim için 'güvendiğim dağlara kar yağdı' etkisi yarattı. Çünkü Brad giderek S. enişteme, Angelina da F. teyzeme benzemeye başlamıştı benim için. Brad eve dönerken 'ezine mi alayım tulum mu' diye Angelina'ya danışıyor; Angelina da 'son kullanma tarihine bakmadan alma' diyormuş havası veriyordu. Bu ayrılık Angelina'yı biraz silkeler diye umuyorum. Biz onu aksiyonlu halleriyle tanıdık, sevdik. Çıkar üzerinden o döpiyesi be kadın. Bi kot pantolon, bi tişörtle çık sokağa. Gençsin hala. Ne bu 60 yaş üstü duruşları? Her ne kadar ayrılıkları beni üzer gibi yapsa da, Angelina için olumlu etkileri olacağını düşünmekteyim. Öğrendiğim kadarıyla Brad'in çocuklarla iletişiminden şikayetçiymiş. Bilmiyorum arkadaşlar... Brad'in ne hali varsa görsün diyorum. Her türlü kurar ortamını, bakar başının çaresine diyorum. Boşanınca sefil olan erkekler genelde memur kesim, malum. Brad'in parası da var şöhreti de var. Bu konuda söyleyeceklerim bu kadar, üstüme gelmeyin.


***



Sıradaki magazin konumuz ise Kalben. Uzun zamandır sözü Türkçe olan şarkılar dinlemiyordum. Bu konuda titizlik yaptığım için değil. Böbreklerime kadar beni ele geçirecek bir müzik bulamayışımdan. Neyse bayram haftasında bir yerlerden kulağıma sızıntı yaptı Kalben. (Şu şarkı ve bu şarkı) Ay ben bi tutuldum. Yalnız da pek kalamamıştım o günlerde. Fırsat kolluyorum, dinlemek için. Bu durum da gizem kattı tabi olaya. Neyse, daha da peşine düşeyim bu işin diyip Kalben'i bi Google yaptım. Ve gördüm ki aslında okuma yazma eğitiminin herkese verilmesi ne kadar da yanlış bir şeymiş. Abicim, ne zikko beyinli insanlarla aynı internet erişimini kullanıyoruz. Kalben hakkında sözlüklerde yazan şeyleri görünce, görmiyim diyip, okumayı kestim. Sadece müzik yapan, iddiasız, kendi halinde bir genç kadın için 'çirkin, estetikçilere gitsin, tipini düzetsin' gibi dev varoşluk içeren yorumlar..

İnsan kakasını yaptığında özenle sifonu çekiyor, kötü kokmasın diye. Bu yorumlar kakadan bile büyük bir çevre kirliliği bana göre. Kadın hem çirkin değil. Sadece kendini pazarlarken 'kadın' olduğunun altını çizme gayretine girmemiş. Olduğu gibi kalmış. Ayrıca çok da şirin bir tip.

Bundan sonra can sıkıntısı anlarında, magazin tipi şeylerle de karşınızda oluciim. Kahveleri unutmayalım.

13 Eylül 2016 Salı

Temiz kalkan yol alır...

Temizlik, ülkeler arası göreceli bir kavram olsa da günümüz koşullarında artık bir standardı olmalı. Haksız mıyım?

Bir yazı yazıyordum. Konu yöresel bir peynirin yapımıydı. Bu peyniri yapan köylü amcalar ve teyzeler sinirliydi. Çünkü gençler, parmesan peynirini bildikleri halde bu peyniri bilmiyormuş. Neden bizim bu peynirimiz, ticari bir değere sahip değilmiş. Yapımı da yemesi de oldukça pratikmiş.

Bu köyde çekilmiş kısa bir peynir yapımı videosu idi izlediğim. Fakat yıllardır peşimi bırakmayan aynı ayrıntılar yine geldi boğazımı sıktı izlerken. Köylülük kavramını kutsal saymayı öğrettikleri bir çocukluktan geliyorum. Ülkem de ordan geliyor. Ancak standart temizlik bilgilerini bir türlü göremeyen köylülük alışkanlıklarından rahatsız olmayı durduramıyorum.

Birincisi, peyniri sakladıkları kaplar duvar boyası kutularıydı. Bu dev boyut plastik kutular- diyelim ki müthiş yıkanmış. Yine de, içimi rahatlatmıyor, bence kabul edilemez. İkincisi ise güneşte kurumaya bırakılan peynir, etrafındaki börtü böcek, köy hayvanları ve civardan gelen geçen öksürüp, sigarasını yakan insanlardan korunmuyordu. İnan ki damak tadımı kabartan gıdaların içeriğindeki kalite umrumda bile değil. Ama bu tip görüntüler, iştahımı köreltiyor. Bir de video'ya çekilmiş. Demek ki artık işletme körlüğü olmuş, farkında bile değil.

Neden bu güzelim ürüne özenip, bu iş için heveslenip gidip özel kaplar almıyorsun? Onu kurutacak düzenli alanlar yaratmıyorsun? Neden üzerine bir önlük giymiyorsun ya da?

Köyden girdim, konu köylülük değil aslında. Çünkü gürül gürül tertemiz olan köyler ve köylüler de var. Mesela anneanemin köyü. Trabzon'da eski adıyla Zaga köyü. İnanın o köydeki köylülük alışkanlıkları tam bir disiplin içinde. Evler, bağlar, bahçeler, sofralar, banyolar duru ve temiz. Şartlı temizlik derdi anneannem. Her işin kabı kacağı ayrı, bezi ayrı. Hijyen sağlamanın doğadaki tüm kurallarına hakim biridir, kendisi. Temizlikte kullanılan araç gereçleri bile pür pak temiz bırakırdı anneannem. Yemekleri saklama koşulları, yapma kuralları, bir şeyi yıkama usülü filan hep yöntemleri vardı. Pratik, kolay ve hızlıydı. Şimdilerde azcık yorulsa bile hala şartlı temizliği şart koyar yaşamına.

İyi bakmak ve bakmamak

Bence üretmenin, doğal yaşamın, kendi ürünlerimizin kıymeti en başta standart temizlik anlayışıyla ortaya çıkar. Her şeyin başı temizlik. İç huzuruyla tüketmek, sağlıkla yemek ve sadece mideye değil göze de hitap etmek.

Suyla sabuna değmeden, temizlik de olmaz- para da kazanılmaz, hele global hiç olunmaz.

O peynirin adını da vermiyorum hıh.

12 Eylül 2016 Pazartesi

Bir gün...



Bir gün nefsimizi, zaaflarımızı ve korkularımızı kurban etmeyi tercih ettiğimizde, bu bayramı kutluycam. Etrafta can çekişen hayvan sesleri duymaktan kapana kısılmış hissediyorum. Ve bugün uzun bir süreliğine, nefsimi kurban etmek istediğim yeni konulara yer açıyorum. Gelecekte bir gün hiçbir canlının etini sote yapmadığımız günler gelmesini diliyorum. İnsan sağlığının ve yeme alışkanlıklarının ona göre düzenleneceği, herkesin hayrına olan bir gelecek...




11 Eylül 2016 Pazar

Ay ne gördüm?!


Bugün ev çocuğu ile hızlı bir kahvaltıdan sonra, sokaklara aktık. Tam fırının yanındaki parka seğirticez, karşıdan gelen manzarayla donduk kaldık. Yaşlı amcalar bize doğru koşuyordu. Bir grup ihtiyar, canını kurtarırcasına koşmaktaydı. Koşan adamlar bunlar.

Beynim bir süre karşımda gördüğüm manzarayı cümleler içinde kullandı. Ve sonra kafamı hafifçe sağa çevirmemle, başka bir şey gördüm:
Büyük bir dana, kahverengi rengi olan, ayaklarından toz duman çıkaran hızlı bir şekilde koşuyor. Dananın biri koşuyor. Aha kurbanlık dana kaçıyor. Amcalar onu yakalamaya çalışıyor.

Şaka mısınız amcalar? Nasıl yakalayacaksınız o danayı acaba? Dana, danalar gibi hızlı. Kaç durak geçti. Neyse ben de, ev çocuğuna konuyu açıklıyorum:


'Laan kavurma laan'
'Oğlum gördün mü, bak büyük inek geçti yanımızdan. Amcalar onu yakalamaya çalışıyor'



Ev çocuğu, sokakta bağdaş kurmuş uzaylı görse bile şaşırmayacak. Çünkü her şey yeni ona. Dolayısıyla bu dana ve amcalar aksiyon filmine benim kadar şaşırmadı. Ay düşünsene. Şuan karşısında Acun'u bile görse dikkatini çekmez. Negzel. Neyse ben şehrin göbeğinde bu danayı kaçarken görünce,  çok duygulandım. O heyecanla ne yapacağımı karıştırıp dilek tuttum. Bu dilek taa ilkokuldan beri ezberlediğim yıldız kaymasında kullanacağım acil durum dileği idi. Maalesef güncel değildi, çünkü o anadolu lisesi sınavını kazanmıştım. Saçmaladığımı hissettim. Yanılmıyorsam bir ara danayla göz göze geldim. Bakışlarında 'hay skerim böyle işi, şu uğraştığım işlere bak' ifadesi var gibiydi. Yalanım olmasın. Tam emin değilim.

Amcalar en sonunda arkadan onlara yetişen bir arabaya bindiler. Camdan sarkıttıkları kafalarıyla köşeyi dönüp, gözden kayboldular.

***

Saçlarımı kısacık küt kestirdim. Ancak hiç hayal ettiğim gibi olmadı. Daha kestireli 3 saat olmuşken gugıldan 'hızlı saç uzatma yöntemleri' diye çoktan araştırmıştım bile.
Bir saçın olabilecek en gıcık aşamasındayım şuan.
Toplanmıyor, eğrilmiyor, bükülmüyor, hizaya girmiyor.

Şimdi düşünüyorum. Bunları biraz yeşil renkle şenlendirsem de azcık tarz mı yaratsam? Yoksa uzaması için gün mü saysam?

Yüzüm ablak yüzüm. Kısa saç yakışmıyor. Halbuki bu tarzı çok sevmiştim. Böhühü.

Kahve ?

10 Eylül 2016 Cumartesi

Pratik tıkınma önerileri



Bu bloğu sırf boş çene çalmak için açmadım. Biraz da kamu spotu kıymetinde bir yazı için kolları sıvayalım.

Şimdi efendim, hayatımın son 3 senesinde hiç yapmadığım şey nedir? Tabi ki uzun uzun yemek hazırlamak. Bir öğüne özenmek, sallana sallana keyifle pişirmek. Bunları hiç yapmadım. Vakit yoktu, vakit olsa da istek gelmedi, istek kabarsa da malzemeler elimin altında değildi.

Son 3 senedir bütün yemek hazırlama aşamalarım, Desmond'un Lost'ta o düğmeye basma anı kadar gerilimli ve maceralı. Hadi...daha hızlı..soğanları da hallet..tamam biberler biraz daha yumuşadıysa..galiba oluyor, sona yaklaşıyoruz.. çabuuk.. Geniş fikirli bir insangızı da değilim ki önceden yapıp buzluğa atayım. O yüzden bu 3 senede bazı hızlı yemek fikirleri geliştirdim. Bu fikirler herkese uygun. Vakti olanlara, olmayanlara, tembellere, öğrencilere, hayatı aheste yaşayanlara. Fikirler dediysem, şimdi 20 ayrı tarifle karşınızda olmıycam tabi. Liste ufak ufak güncellenir. Büyür ve biz tembeller ordusunun da mükellef sofraları olur. Benim elimin lezzeti yok diyenlerin de hayat kurtarıcısı olmasın mı bu tarifler? Olsun. Hadi başlayalım.

1- Şipşak Pizza

Bu tarif, canı eğlenceli bir şeyler çeken büyükler ve çocuklar için gayet can alıcı.

İhtiyacınız olan sadece:

Lavaş
Kaşar Peyniri
Salça
Pizza diyince aklınıza ne geliyorsa.

Markette satılan lavaşlar var ya, pakette. Onun tam buğday unlusundan al. Koy önüne. Salçayla sos hazırla. Nasıl üşenmezsen? İstersen su ve yağla karıştır, kaynat. İstersen benim gibi 1 tatlı kaşığı salçayı, azcık sulandır ve lavaşın üzerine yay.

Sonra dile pizzadan ne dilersen. Ben ev çocuğuna kırmızı biber ve minik köfte parçacıkları serpiştirdim, dün. Üzerine de kaşar rendeledim. Verdim fırına.
Kendiminkini de bol zeytin ve biberli yaptım. Verdim fırına.



Sen fırına bir verirsin, fırın sana bin verir. Birebin katılmış lezzette şipşak pizzanı yersin.

2- Kolay Tencere Yemeği

Canın lezzet çekiyor, sağlık çekiyor, tam doyum çekiyor diyelim. Aradığın her şey o tencere yemeğinde ama yapmak zor geliyor. Hiç de değil. Bak dinle.

Malzemelerin ne? Kabak? Patlıcan? Ya da barbunya? Semizotu mu yoksa?

Malzemen her neyse ne. Al o malzemeni yanına. Örneğin konu patates olsun. Patatesleri hazırla hemen en kolay sana nasıl geliyorsa. Küp küp, dilim dilim, irili ufaklı... At tencereye olduğu gibi. Sonra lezzet kaynaklarını at. Örneğin iki biber doğra içine. 3 diş sarımsak da yolla. Biraz salçacık koy. Hımm hafif bir zeytinyağı da gezdirsen fena olmaz. Bir de azcık su. Kimyon da yakışır değil mi? Tencereyi yolla gitsin. Leziz bir yemek, hazır az sonra.

Ben bu tip tencere yemeklerine bazen 1 çay bardağı bulgur da ekliyorum. Bulgurlu sebze yemeği oluyor. Cillop oluyor.


3- Coşkun Salata

Şimdi bir karbonhidrat kaynağı seçiyoruz önce.
Makarna?
Bulgur?

Hangisini istersen seç.
Onu pişir bir yerde. Soğumaya bırak sonra.

Öteki yerde kolay bir çoban salata hazırla. Limonlu ya da sirkeli sosu olsun. Ama sumak mutlaka koy, o sihirli lezzet katıyor.

Sen o karbonhidrat kaynağıyla aha da bu çiğ salatayı karıştır. Tuz da azcık ekle. Sonra bak keyfine. Çocuklar da seviyor. Tek tabakta müthiş serin bir lezzet.



4- Abart Tatlısı

Ben bu tatlıyı abartabilirim. Hem kolay hem sağlıklı.

Elma rendele.
Üzerine biraz hurma parçala, minik minik.
Tarçın da koy.

Sonra yumurta, biraz un yerine geçecek bir şey (ister rondodan yulaf çek, fındık çek, ister tam buğday unu koy), azcık bi yoğurt ya da süt, bi kuple karbonat ekle. Yolla fırına. Öl bit tatlıya.


Bu tariflerin devamı gelecek. Sizin de böyle tek aşamada bitiveren kolay önerileriniz varsa, paylaşır mısınız? Allarazıossunevladım.
 

8 Eylül 2016 Perşembe

Sabah Sürüklenmesi

Hava henüz aydınlanmadı bile. Sabahın 06:25'inden boşluğa sesleniyorum şuan. Kafamın içerisini dışarıya dökmek için burdayım.

Az önce pencereden yanık kokusu geldi. Anne olduktan sonra bel ağrısıyla beraber panik fikirlerim arttığı için beni hemen bir düşünce tuttu. Bu yanık kokusu bizi uykumuzda zehirler mi? Napsam, pencereleri mi kapasam? Kalktım ev çocuğununkini odasının baya serin olmasını da fırsat bilip kapadım, bizimkini ev erkeği rahatsız olur diye kapamadım. Sonra abartıp başka bir şey düşündüm. Ya bu kokudan yalnızca biz zehirlenirsek, ev çocuğu tek başına kalıverirse bu evde? Napar mesela, ne kadar süre ağlar, ne kadar süre aç kalır, kaç saat sonra fark edilir evde yalnız olduğu? Sonra bu düşüncelerimin uyku ile uyanıklık arasında duran bölümde kaldığını, hormonlu olduğunu anladım. Sol tarafıma döndüm, başka şeyler düşünmeye karar verdim.

Aklıma ortaokuldan bir görüntü geldi. Bir arkadaşla sabah sırasında şakalaşırken, yere eğilmiş ayakkabılarımın bağcıklarını düzeltiyordum. O sırada biri arkamdan pat diye sırtıma vurdu. Şakalaştığım o arkadaş zannederek 'napoyon yooo seeeoon' diye çınlayarak doğruldum yerden ve sınıfın, hatta okulun en popüler kızı M.'yi gördüm. Ve refleks bir şekilde 'a sen miydin pardon' dedim. O da güldü öküz. Nerdeyse ona bağırdığım için özür dilemediğim kalmıştı.

İşte bu refleks bir şekilde ağzımdan çıkan o söz, yıllardır beni rahatsız etmeye devam ediyor. Bu sözün anlamı çok fazlaydı çünkü.

Kabul görme, onay görme, otorite tarafından çembere dahil edilme, okulda öğretmenlerin bile gözbebeği olan o acımasız kızın hedefi olmama istekleriydi. Kızın babasının mesleğiyle ilgili bir durum vardı galiba, öğretmenlerimiz bile onu ayrı tutardı. Yıllarca gizliden gizliye içimde duran bu yavşakça isteklerimle yüzleşemedim. İşyerlerinde de istifa aşamasına gelene kadar tüm işverenlerime karşı kusursuz saygı içindeydim. Öğretmenin gözüne giremediysem, ipin ucunu erkenden bırakırdım. Arkadaşlarımın ailelerine karşı pür dikkatli, güvenilir imajı sergilerdim. Büyük yaş akrabalarıma, ev erkeğinin ailesine filan da hep bu şekildeydi. Sevgililer hariç. Bi onlarla kendim olabildim bak. Kız arkadaşlarıma bile rahatça 'hayır' diyememekten, derim soyuldu. Çok acaip yıllar sonra bi manitamla lahmacun üzeri çay sigara yaparken, o bana demişti: 'İkimiz benziyoruz. Sende de benim gibi takdir edilme- mükemmellik arzusu var' Uzun süre bu fikre inanıp, içimdeki o isteği mükemmellik çabası sandım. Bu yüzden kendimi mükemmel derecede sempatik bulmuştum.

Sonra başka bir fikir daha türedi. Annem ben ergenliğe girene kadar hep soğuktu. Onu öpmek için bile izin alırdım. Hiç övgü görmezdim. Annemin beni, benim ev çocuğunu sevdiğim gibi sevdiğini hatırlamıyorum. Ergenlikte babamla problemlerim iyice zirveye çıkınca, annem orda aniden değişti. Ve dünyanın en anlayışlı ve şefkatli annesi oldu. Bu bence hiç iyi fikir değildi, geç kalmıştı. Annemin bu halini kullandım o dönemlerde. Yine zararı bana oldu, yani kendi gelişimime. Annem muhtemelen yaşıyla da ilgili olarak bir değişim yaşıyordu anneliğiyle; ancak babamın benimle durmadan tahammülsüz atışmaları çıkış noktasıydı. Bana sahip çıkmaya karar vermişti. (O yüzden ev erkeği ile kurduğum aile, en güzel ailem diye hissettim hep)

Tüm bunlar benim ezik bir şekilde başkalarından sevgi dilenciliği yaptığım sonucuna çıkıyor. Çıkıyordu. Şimdi ise yavşaklık diyorum. Çünkü artık popüler insanlara karşı sürü psikolojisiyle  toleranslı filan olmasam da, gün içinde kendimi bazen toplum ve değerler konusunda saçmalarken enselediğim oluyor.

Yavşaklığın lüzumu yok, kabul edileceksem kendim tarafından edileyim. Böyle biri olmamın alt metnini çözmek psikologların işi fakat, sanırım ben doğru olanı biliyorum. Yavşaklığı bırakmak ve sadece kendinden puan beklemek. Sadece bu kısmına konsantre olsam bile, yıllar sonra uykumda beni rahatsız edecek bir ortaokul anısı olmaz. Olsa olsa sersem bir çocukluk anısı olur.

Ev çocuğu uyandı, ben fırlamaklar.

Kendi olabilen bi abümüz


İlk foto, tumbrl.
İkinci foto, zalımlarcollection1. Special thanks to Jardzy.


7 Eylül 2016 Çarşamba

Boşver.


Meyve almaya giderken yolda annemin arkadaşını gördük. Kucağında torunu vardı. Biraz sohbet ettik, ben sordum:

'Eee nasıl gidiyor torunla hayat S. teyzecim?'
'Valla ben bebekleri çok severim zaten Kahvecim. Hayvanları ve tüm insanları da çok severim' diye içerikten uzak bir cevap verdi. Bir şey demedim. Ama onun daha diyesi varmış heralde, röportaj verircesine devam etti:

'Geçen biri bana hümanistsin dedi. Gerçekten de öyleyim ama' diyip anneme baktı onay ister gibi. Annem de 'hümanisttir benim arkadaşım' dedi. Bi omzunu patpatlamadığı kalmıştı. Yola devam ettik.

Annemin o anki temsili yüz ifadesi
Annem dedikoducu biri değildir ama yanımda yürürken bütün vücudundan dev dalgalar halinde yayılan dedikodu yapma isteğinin mor titreşimlerini gördüm. Yürürken terliklerini 'şılapss şılapss' diye şıklatması giderek şiddetleniyordu. Ben de ona bu jesti yapmaya mecbur kaldım ve karşıdan karşıya geçince, laf attım:

'Demek hümanistmiş ha...'
'Evet öyle diyor da..'
'Ee..?'
'Geçenlerde Kürtleri sevmem diyordu. Nasıl hümanist...'
'Ee sen de hümanist benim arkadaşım diye kadını gazladın'
'Yok canım sen de'

Yok canım ?? Pardon ??

Boşverdim. Saçma meselenin üzerine gitmiyorum bak. Aynı şeyi metroda gördüğüm o kadına da yaptım. Ev çocuğu ile kitap alışverişine gidiyorduk. Metroya bindik. Yanımızdaki kadın ev çocuğunun bezini farketti. Kucağındaki torununu göstererek;

'Biz başladık çişe oturmağa, siz.?' dedi.
'E biz de yavaştan halle..'
'Gecikmiş ama galiba, yaşı kaç?'
'Yok ya tam vakti işte 2 buçuk'
'Bizimki 1 yaşında, bizde bu yaşta başlanır. Avcunla gösterirsin, çiş dersin, yapar, sizinki gecikmiş'

Bez frikiği anı
Mesela bak burda sohbeti kesmek yürrek gerektirir genç bir anne için. Ayda 10 bin tele maaş artı bonus ödemeler gerektirir. Yılda 3 ay tatile izin veren, Cumartesileri çalıştırmayan işyeri mutluluğu gerektirir.

Boşverdim.
Kahveyi az önce içmiştim.
İncir ve üzümde yılın jübilesini yapıyorum şuan.
Siz de boşverin.





6 Eylül 2016 Salı

Küçük memeler


Geçen kış memelere bi kontrol yaptırayım dedim. Ultrason görevlisi, belli ki işin ehli bir amcaydı. Müjde Ar'ın İffet filminde hihihaooğğ diye gülen o neşeli oyuncuya benziyordu. Savaş Başar'a... Gadın memesi hasar tespiti yapılırken, memenin cinsel karşılığı sıfırdır. Ha meme ha naylon poşet, temaslar gayet teknik olur. Uzman amca, çok sağlıklısın aferin kız, tarzı bir şeyler söyledi. Sonra nedensiz bir şekilde sağlığın ne kadar önemli olduğunun altını abartıyla çizip, şöyle dedi:

Savaş Başar'ı hatırladınız mı?
'Sen şimdi memelerim küçük diye üzülüyosundur da... ama memesi büyük olanların yaşlanınca nasıl sarkıyo bi bilsen hihaoğğ' dedi. O an sevinçle 'yihuuu yaşasın' diyerek sutyenimi halay başı gibi salladım. Halaya diğer sağlık ekibi de katıldı. Bu şekilde güneş batana değin dans ettik.

Imff. Olaylar böyle gelişmese de şöyle gelişti. Ben odadan 'iyi günler, teşekkürler' diyerek ayrıldım. Uzmanın elime tutuşturduğu rapora baktım, her yerde 'sağlıklı ama memeler küçük', 'sivilce kadar minicik', 'onunkiler meme değil, yalnızca me' yazıyordu sanki. Bütün o tıbbi ifadeler onu anlatır gibiydi.

Memelerimin küçük olduğundan hep şüpheleniyordum aslında ama birinden açık seçik şekilde hiç duymamıştım. Etraftan aldığım yorumlar şöyleydi;

'Yok ya vücut oranına göre iyi'
'Kızım sana bu boy gidiyor, daha büyüğü olmazdı'
'Ufak ama şekli güzel'

Etraf derken, mahalledeki amcalarla teyzeler değil. O gaddar değil. Yuh ama sende sevgili okuyucu. Annem, kız arkadaşlar ya da ev erkeği filan yorumluyordu genelde.

O gün bugündür bu olayı fıkra gibi eşe dosta anlatıyorum. Milleti güldürürken, hala bir yorum, bir düzeltme bekliyorum.

'Yok yaa herif abartmış' filan desinler diye ağızlarının içine bakıyorum.
Bakıyor bakıyor bakakalıyorum.












Var mısığız genşler?

Gecenin şu vakti, eski bloğumu karıştırdım ve acaip eğlendim yahu! Sonra işin tadı nostaljiye kaçtı. Çünkü 2010'lara filan geriledim, o...