30 Ağustos 2016 Salı

Eylül'e Yazı



Ağustos da gözlerimizin önünden zırt diye kayıp gitti.

Bu ay yine hayatın habersiz yakalandığım sürpriz halleri oldu. Kaç kere dedim kendime. Soğukkanlılık Kahve lütfen, take it easy my dear, dedim. Ancak insangızı 7'de neyse serinin devamında da o hesap. Yine yersiz yurtsuz panik olmalar, duygularıma kapılmalar, bin kez aldığım prensipli kararları hiç etmeler. Bu ayın yüklü faturası ebeveynlik dosyasınaydı. Siz diyin 2 yaş sendromu, beriki desin oğlak burcu etkisi, ben diyim anneanneden aldığı Trabzon geni.. adını sen koy.

Şimdi bu yazıyı ebeveynlik yazısına döndürmek istemiyorum- az önce iki paragraf sildim. Bu yazı Eylül ayına. Sonra bahsederim ev çocuğu ile olan ilişkimden.

Yaani. Bu ay tutarlı olmam gereken yetişkin meselelerinde çuvalladım. Yatağa hep leş gibi yorgun girdim. Sabah uyandığımda dayak yemiş gibi uyandığım günlerim oldu. Gün içinde su içmeyi unutacak kadar saçma anlar da yaşadım. Nefes almayı unutur musunuz hiç, ben onu yaşadım yahu. Bu ay yorgundum kısacası. Bir işle uğraştığın o tatlı ve anlamlı yorgunluklar olsa canıma minnet. Bu yorgunluk ebeveynlikle ilgili olunca, bütün gün kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi gibi boşa atışlarla dolu oluyor. Detaylar, sonra.

Halbuki öğrenmiştim, durup bir içime dönmeyi. Derin nefes almayı. Güç toplayıp, boyumu ikiye katlamayı ve üstesinden gelmeyi. Unutmuşum. Heralde uzun sıcak yaz günlerinden aptallaşma oldu.

Bunların ötesinde çok renkli günler de oldu Ağustos'ta. Tatiller, yollar, oyunlar, hoş anılar. Hayatımda ilk kez daha çok duyumla anlar yaşamayı deneyimledim. Benim duyularım hiç kullanılmayan kaslar gibidir çünkü. Daha önceden şikayet edecek şeyler bulabileceğim durumlarda; esen rüzgarı, çıplak ayaklarıma değen otları, yediğim basit bir elmayı, sevdiğim birine sarılıp uyumayı abartı hazlarla yaşadım. Yaşlanmak mı, aklı ermek mi dersin? Önceden kuş cıvıltıları duyduğunda mest olan annesine 'ööfff ne saçma bi sevinç' diyen Kahve söylüyor bunları. Bir doğa ortamında annesi ağaçları göstererek 'azcık etrafına bak, şu güzellikleri gör' dedi diye, onu demode ilan eden kız yani. 33 yaş için çok erken söylemler olabilir bunlar belki ama acele etmek istiyorum artık. Eldeki malzeme neyse ne. İmkanlar varsa var, yoksa yok. Olan şeylerle gümbür gümbür bir hayat yaşamak istiyorum. Yine yazmak istemediğim ebeveynlik yazısına selam çakmak zorunda kaldım bak. Ama bu hisler de o ebeveyn olmakla ilgili benim hikayemde. Yani hayat karşısında götüm götüm zorlanmak. Hudutlarını aşan bir tempoda olunca, hayatı manuel bir şekilde yaşama ve sevme hali.

Bu Eylül yazısı bir türlü bitmeyecek sanırım.

Tımbırlent gibi Eylül
Eylül Ağustos'tan daha farklı bir ay olacak. Parmak arası terlik yerine tımbırlent ayakkabıya benzeyecek görüntüsü. Çünkü bu ay beni yüksek doz formal işler bekliyor. Yine yorulayım ama mantıklı yorulayım. Bi anlamı olsun. Dirlik ve düzen içinde dağıtayım suretimi gün içinde. Ev çocuğu adeta bitmeyen güneş enerjisiyle çalışan ritmiyle bana 'allahım güç ver bana sığındım sana' şarkısını söyletmesin. Oh çocuk dediğin evin neşesi formuma geri döneyim.

Yaz rehavetiyle dağılan boğaz arsızlığımı yine kısıyım. Akşam çay yanı tıkınmalarına abanmıyım. Mideyi yüklük gibi doldurup koltukta yığılmıyım.

Bir de bu ay kendime daha çok inanayım. İsteklerime, hayallerime, hedeflerime vereyim gazı. İş arama mevsiminde insanda bi yaprak dökümü olabiliyor. Ses çıkmıyor, geri dönüş olmuyor başvurulardan, insangızı 'ne iş olsa yaparım ağbey' kıvamına gelebiliyor. Bu, olmasın. Hala net olmadığım başka mevzular da var. Aslında netim ama işte, istediğim şeyi kendime sesli bir şekilde söyleyemiyorum. Eylül ayından bu meseleler için de cesaret bekliyorum.

Eylül, sen benim için önemlisin abi. Bağlayalım hadi şu işleri bi güzel.
Hadibeabi, kralsınbeabi.




















27 Ağustos 2016 Cumartesi

Turuncu ve Gri Renkler

İzmir'e taşınma nedenimiz, ev çocuğu idi. Annem de İzmir'de yaşıyordu ve yaşadığı yer, çocuklar için yenilenmiş rengarenk oyun parklarıyla doluydu. Annemin muhit, diyelim. Bu parklar, yeni dönem parkları ve hepsi birbirinden şirin tasarımlara sahip. Uzay istasyonu var, uçak var, gemi var. Aslında hepsini fotoğraflamak isterdim ama ev çocuğu ile parklarda cirit atarken, unutuyorum. Geçen ay şunu çektim mesela..
Salıncaktaki 'ev çocuu'


Bunları da internette buldum.




Neyse, burada uzun yaz günlerinde- hele de benim evden çalışma fırsatı bulduğum bu dönemde- ev çocuğunu evire çevire parklarda 3 öğün oynatıyor, iyice canı çıktığında da eve sokuyorum. Annem de destek atıyor, günün 3-4 saati el atıyor ev çocuğuyla takılma işlerine. Böyle böyle zaman geçiyor. Fakat, İzmir'e taşınmanın bu turuncu renginin yanında bir de gri rengi var. Benim iş sektörümün İzmir'de aşırı kuru olması. Zaten ülke genelinde bize pek çorba parası çıkmıyor, İzmir'de ise iyice seyreltilmiş durumda. Ben gazetecilik mezunuyum. Ama uzmanlık alanım her tür editör işleri diyebilirim. Açık seçik olarak da gazetelerdeki iş temposundan nefret ettiğimi; dergiler, televizyonlar ve benzer kurumlarda yazıp çizmeyi sevdiğimi itiraf edebilirim. Neyse hal böyleyken burada iş bulmak, metrobüste boş yer bulma erotizmine sahip. Yine de umutsuz değilim ama işler ağır ilerliyor hayatımda şuan.

Dün bunları düşünürken, böğrümden kabaran bir ivme oluştu ve kulağımda o ses duyuldu:

"Yeniden İstanbul'a taşınmaya ne dersin Kahve?"

Yıllar sonra mı? Becerebilecek miyim İstanbul'u?

Biz, 5 sene boyunca yaşadığımız G. 'den önce aslında İstanbul genciydik. Toplu taşımalarda çita gibi hızlı, barlar sokağında sünger gibi biracı, kaoslu yaşamda da iyi birer grunge dinleyicisiydik. İş çıkışlarında Kadıköy'de bilmem kaçıncı sigaramı içerken, mesleksel hayallerimi dizerdim masanın üzerine, ev erkeğiyle konuşurken. Uzatmıyım bu yazıyı. İstanbul'a uygun bir tempom vardı. Şimdi o tempodan çok farklı atıyor ritmim fakat kalbim iş hayatı diye yanıp tutuşmakta, cağnım Cumartesi miskinleri dostlarım. Burada orta halli bir işe bedenimi sığıştırsam da, kafam sığacak mı? Vizyonu olacak mı? Ne kadar da gri değil mi bu mevzular.

***

Geçtiğimiz hafta Penny Dreadful'un finali yaptık. Buruk oldum birkaç gün. Son sezonda çok itekleme bir senaryo izlediysek bile bir kere bağlanmıştım John Clare'a, Vannessa'ya.. Sırada Better Call Saul var. Breaking Bad severler? İzleyenler? El attınız mı Saul'un dizisine?

İşte bu diziler filan da hayatımdaki bi diğer turuncu renkler. Ne güzelleeer.










26 Ağustos 2016 Cuma

Yüklenme Sendromu

Bir tek bizim evde mi var? Şu mutlu olana yüklenme sendromu... Nasıl olur açıklıyım.

Örneğin biri o dönem çok mutlu. Kıyak günler yaşıyor. Stres-savar bir ruh hali içinde. Esprilere daha yüksek tondan gülüyor, normalde kıllık yaratacağı mevzularda alttan alma ve hoşgörü içinde. Akşamdan evdeki diğer kişinin telefonunu şarja koyma nezaketi bile var. Ona daha önce anlatıldığında domuz gibi tıslayarak dinlediği temaları şimdi 'Ya senin ne güzel ilgi alanların var' gibi neşeli şekillerde karşılıyor. Spora bile başlamış olabilir mutluluğundan. Sabahları kahvaltı hazırlarken ıslık tüttürüyor. Evdeki çocuk kişisiyle kendini kaptırarak oyunlar oynuyor. Tartıştığınızda, seni susturma odaklı değil; senin kelimelerinden şirinlik çıkartma odaklı davranıyor. Tartışamıyorsun bile. Çünkü stres-savar haliyle, zaten tartışılan konunun özünü önemsiz bulup, o anın-o akşamın-o sabahın tadını çıkarmaya davet etme halinde.

Şimdi evin içinde böyle biri olunca, bizim ailede bu kişiye yüklenme sendromu uygulanır. He madem bu kadar mutlu, o zaman bulaşıkları o yerleştirsin eşşoolusu psikolojisi gizlidir bu sendromda. Bu sendrom bizlere genetik kodlarla aktarılmıştır. Aynı yüklenme sendromunu çocukken anne ve babanla yaşadığın evden üzerine giydirmişlerdir. Aaa ne tesadüf, aşık olup evlendiğin insanda da aynı kod olmasın mı?

Vahşi doğada yaşayabilmek için mutsuz taklidi yapan evli çift

İşte kendi halinde Cuma sevinci yaşayan tüm tebessümü güzel dostlar..
Bizim evde böyle atsan atılmaz, satsan satılmaz bir sendrom hali var. Bunun hem farkındayız hem etkisi altındayız. Ben bir tık mutluluk aleminde olsam, ev erkeği her zamankinden daha rahat hödüklük yapabiliyor. Ve aynı şekilde onun o dönem kıyaklı halleri üzerindeyse, ben ona geniş geniş uyuzluk yapabiliyorum. Bunu hak görüyoruz sanki kendimizde.

Örnek içinde kullanayım:

"Hımm ev erkeği bu ara kilo verdi. Çalışma odasına da bu ay bir sürü yeni malzeme aldı, şu şey hakkındaki projesi için. Ne bu ya devamlı neşeli evin içinde? Dur ona bunun bedelini ödetmeli. Bu akşam ev çocuğunu derhal ona kitlemeli ve biraz keyfime bakmalıyım"

İşte bu benim iç sesimdi.

Şimdi ev erkeğinin iç sesine kulak verelim:

"Nee? Ev gadını bu hafta 3 kez arkadaşlarıyla dışarı çıktı. Bir kez de ev çocuğunu gece uyutup, dışarda barlı alkollü takılma yaşadı. Bloğuna da güzel yorumlar almış bu aralar. Deep diye bir blog yazarı da onu tavsiye etmiş okuyucularına. Morali baya iyi. Dur o zaman bu haftasonu iyice geç uyanırım, hiç bişey diyemez. Hem zaten bu ara hep o keyif yaptı, azcık da ben yapayım dimi?"


"Yeminle ben gülmedim"


Kısacası tebessümü bırakıp Cuma dansı yapan dostlar, evlilikte sloganım; 'Bir tek dileğim var, mutlu ol yeter, ni-ha-ha-ha' olarak özetlenmektedir.

Not: Çaktırmadan Deep Tone'a gizli teşekkürlerimi sunarım. Mahçup eylediniz beni fakat.

23 Ağustos 2016 Salı

Fakir bir yaşam

Ayın son günleri için kuyruğa girdik. Hepimiz bozuk para sayar gibi sıcaks Ağustosun meteorolojiye bıraktığı notları sayıyor, acaba yarın kaç derece olacakmış, bir düşüş var mıymış diye gerim gerim sayıklıyoruz. Hepimiz derken bir tek ben ve ev erkeği yani. Başkalarıyla bu konuyu pek paylaşmadım. Sıcaklarda ev erkeği ile cinselliğimizi şu aşağıdaki görsel özetliyor.

Hiç bozulmayan, derli toplu yatak.


'Dur bir de sondan sayayım'
Ayı bitirmek, bende hep tutumluluğu çağrıştırıyor. Bu ay güya cimrilik yapma ayıydı. Gittim tatile filan çıktım. Bebek arabasını yeniledim. Kendime telefon aldım. Galiba ev erkeği haklı. Ne zaman ekonomi yapma kararı alsak, alamıyoruz. Mutlaka ama mutlaka evde bi eşya bozuluyor, tamir edilmesi ya da yenilenmesi gereken bir durumlar oluşuyor, ekstra plan dışı olaylar oluyor, hiçbir şey olmasa eve yatılı misafir geliyor filan. Biz Türklerde yatılı misafir anlayışı; önüne yiycek yığmak, sucuklu yumurtalarda boğmak ve etli yemeklerle omuzlara almak şeklinde malum. Bi salata bi makarnayla olmuyo yani o işler. Misafir eyvallah dese de, bizim genlerimiz izin vermiyor. Yani kısaca, ne zaman tutumlu olma kararı alsak illa o ayı  zararla kapatıyoruz. O yüzden tutumluluk yaparak para artırılmazmış, ev erkeğine göre. Harcamazsak yenisi gelmiyomuş paranın. Böyle faturalar ödetiyormuş, evren ibişi. Ben bu olaya inanmıyorum yalnız. Bence bu rejim yapma kafası işte. Hatırlasana, ne zaman rejime girsen daha iştahlı olmuyor musun? Hatta rejim yüzünden kilo alanları hatırlamıyor musun? Bence öyle bişey bu.


Ben yine de bu son günler için anadolunun bağrından kopan erzaklarla öğünler hazırlıyım, dedim. Bugün kırmızı mercimekle çorba, yanına da kırmızı biberden yoğurtlu bi salata yaptım. Hoş oldu. Bu fakir yaşama mottosunu iyice genele yaydım. Evdekiler bitmeden, gidip yenisini almamak, yani. Fakirlik derken, dünyadaki yoksulluk gerçeğine ayıp etmek için söylemiyorum aslında. Tüketim arsızlığımı kurcalıyorum. Bu bir fakirlik değil çünkü tam tersi zenginlik. Elindekileri sonuna kadar, verimli kullanmak. Neyse,örneğin yeni dergi bile almıyorum. Önceki idefix alışverişlerimde gönderdikleri 'Sabit Fikir' dergilerini okuyorum, ev çocuğunun uyku vakitlerinde. Hoş oluyor.


***
Fakirliği seviyorum ben ya. Az gıda, az insan, az alışveriş, az iletişim.
Öz olarak az seviyorum. Çünkü o zaman azın özünü anlıyorum.

Az kahve?




22 Ağustos 2016 Pazartesi

Özenle yazdım

Vay hanasını.

Tam 20 izleyicim var. Selam arkadaşlar, nasılsınız? 20 kişi bir olmuş beni mi okuyorsunuz? Çok sevimlisiniz. Ben bu bloğa günlük osuruk konular yazıyorum, bozulmuyorsunuz değil mi? Çünkü benim diğer adım özensiz Necla. Evet ilkokul öğretmenimin de benim pekiyilik öğrenciliğim için yaptığı tek eleştiri 'dikkatsiz' olmuştur. Notlar hep pekiyi ama dikkatsizliğim hep orda bekliyor. İnsan blog açmış 6 sene boyunca yazmış, azcık özen be evladım. Okuyanların da var allarazıossun. Ekrana terlik fırlatmadan okuyorlar şükürlerolsunki. Şimdi geldik bu kahveli bloğa, yine özensizce yine tembelce gevşek konular. Annem beni seks düşkünü dağınık deli sanatçı olayım diye doğurmuş ama ben evde barbunya ayıklıyorum.

Bugün şunu düşündüm. Özen duyduğum tek şey bir şeyin başlangıcı. Mesela anne olduğum ilk sene, biri anneliğim hakkında bir laf atsa da üzerine beylik konuşmalar yapsam diye baykuş gibi beklerdim. Biri annelik, döllenme, bebek, çocuk gelişimi, rahim, hamilelik gibi kelimeleri cümle içinde mi kullandı?! Ben hemmmeeen orda önceden hazırlanmış paragraflarımı dizer, millete kendimi izletirdim. Peki ya şimdi? Yanımda analar top patlatsa dönüp bakmıyorum. Dikkat ediyorum parklarda, cafelerde, hastanelerde, plajlarda (!) yanıma gelen girişimci yeni anneler, anneanneler veya babalar filan oluyor. Hiçbir sohbetin devamını getirmiyor, kendimden kişisel bir veri aktarımı yapmıyorum. Onları dinliyor, sonra da konuyu unutuveriyorum aklımda. Bunu bilerek yapmıyorum. Bilinçsizce. Annelik ve davranışları başlığında kalben otomatiğe bağlamışım, yolumda ilerliyorum işte. Kitaplar-bloglar elbette okuyorum. Kendimi sorguluyorum, geliştirmeye çalışıyorum ama balkona 'hey ben anneyim' bayrağı asmıyorum artık. Başkalarıyla günlük ebeveynlik konularında diyaloğa giricek malzeme üretmiyor artık beynim. Çocuk yetiştirmek diye özel bir başlığım kalmadı. O zaten hayatımın içinde olağan bir hal.

Her gün diş fırçalamak gibi. Günde iki kere özenle diş fırçalıyorum ama günde iki kere özenle diş fırçaladığımdan kimseye bahsetmiyorum.

Şimdi düşünüyorum da hayatta hemen her konuda böyle olmuş. Girdiğim üniversitede, aşık olduğum adamda, okuduğumda-izlediğimde, istediğim fitliğe kavuştuğumda.. Öncesinde bangır bangır o şeyin hayatımda olmasını ilan ediyorum etrafa ve kendime. O şeyin başlangıcına müthiş bir özenle çalışıyor, o şeyin görselini oluşturuyorum. Sonra o şeyin ta kendisi ve gerçekliği olunca, susup sessizleşiyorum. Bu açıdan planladığım bütün hedeflerimi, hayallerimi gözden geçirince; onlara bir gün ulaştığımda yine aynı sessiz sonla mı karşılaşacağım diye düşünüyorum şimdi.

Navigasyon ablanın kulaklarımdaki 'rota hesaplandı' demesinin heyecanı 'varış noktasına ulaştınız' kadar yok yani.

Şimdi özenle bir kahve hazırlama vakti. Sonra da özensizce içmece. İşte hayat böyle.


Herkesin hevesle başladığı o İspanyolca kursunda, sınıfın genel durumu (Temsili)

19 Ağustos 2016 Cuma

Hayaller ve Hayat.




Bu gece ev çocuğu zor uyudu. Ev erkeği ise mutfakta bira hazırlıyordu. Evet homemade bira yani. Şişeleme yapıyordu. Ben de ev çocuğu bir türlü dalamadığından hayal kurayım dedim. O uyumadan, kendime odaklanamıyorum. Hayal ne kursam ne kursam diye düşünürken, başka bişey düşünüverdim.

Uyku öncesi, geçiş sürecinde hayal kurarım ben. Yine aldım pozisyonumu ama giremedim içine hayalin. Hayallerimin gerçek hayatımla nasıl işbirliği içinde olduğunu düşündüm. O an yaşadığım hayatın bir gevşetici tamponu olarak  hayallerimi kullanıyordum.
Örnek olarak...

EN HIT HAYALLER LİSTEM

Yeni Doğurmuş Kadın Hayali
Doğum yaptığım sene, sihirli güçlerim olduğunu hayal ediyordum. Kimse görmeden, sihirlerimle tüm işleri hallediyorum ve sıcacık bir ev ortamı yaratıyorum. Uykusuz kaldıysam da sihirlerim sayesinde uyuyorum. Fakat daha büyük hayaller değil ha, sadece ev işleri için kullanıyorum doğa üstü yeteneklerimi. Mutfak tezgahı silmek, mercimek pişirmek gibi basit işler. Bebeyle ilgili işlere karıştırtmıyorum sihirleri. Bazen onu da düşündüğüm oldu gerçi. Acaba sihirlerim emzirse mi, altını temizlese mi- ben de o arada spora filan gitsem mi? Genelde vazgeçiyordum bu fikirden. Ben bütün gün onla ilgilenip, koklayıp- uyuyormuşum hayalime göre (vah yavrum acıdım kendime şimdi yahu) Evin temiz, yemeklerin pişmiş ve çamaşırların deterjan kokulu olması- hayalimmiş. İNANAMIYORUM.

Aşklı Hayal
Daha eskiden, ev erkeği ile evlenmeden önce; orda burda binbir zorlukla vakit geçirmeye kastığımız zamanlarda hayallerimde hep piyangodan para çıkması vardı. O parayla da gidip şirin bi ev alıp, içini dekore ediyordum. Böylece ev erkeği ile haftasonları o evde buluşup, uzun uzun kahvaltı edip geceleri korku filmi izleme hayali kuruyordum. Aaa hayal derken, her ayrıntısına kadar bu arada. İşte kahvaltıda ne yedik, kahvaltı sonrası uzanıp sohbet ettiğimiz koltuklarımız nasıl gibi. Ama burada lüks bir yaşam fantezisi filan yoktu işte. İlişkimizi korumaya alma, güvende tutma hayali gibi bişeydi. O günlerde yaşanan parasızlık sıkıntılarımız, bir yere sığınma ve birbirimize sarılma ihtiyacımız beni bu hayali defalarca kurmaya itiyordu. Hey gidi.

Çocukluk Hayali
Daha daha eskiden çook eskiden ise yazları beraber vakit geçirmeye bayıldığım kuzenlerimle buluşmayı iple çektiğim günlerde, zamanı dondurduğumu hayal ederdim. Güya biz bir araya geldiğimizde zamanı dondurarak, 3 günü ben 3 ay yapabiliyormuşum. Doya doya oynuyoruz. O hayalle ilgili bütün detayları şekillendiriyordum. Biz oyunlarla 3 ayı geçirirken, dış dünya da donuyo, nasıl oluyo, neler gelişiyo, nasıl aç kalmadan yaşıyoruz falan filan- hepsini yazıyodum hayalimde.

Güncel Hayal
Bu aralar da en sık uğradığım hayal, herkesin mutlaka uğradığı o hayal durağı. Şimdiki bilincimle geçmişe dönüyorum, yeni baştan hayata başlıyorum ve bu sefer farklı seçimler, eğitim, kariyer planı filan yapıyorum. Yine sığ temalar yani :P Ama hep şu sorun oluyo. Ben geçmişi değiştirdiğimde ev erkeği ile karşılaşma anım ve ev çocuğunun dünyaya gelmesi riske giricek diye korkup, geçmişe çok da müdahale etmemeye çalışıyorum. O da beni kısıtlıyo.

Şimdi eşim dostum beni dünya barışı hayal ediyorum sanıyor.
Halbuki daire döşüyorum, hiç kimse bilmiyor.

**

Bu yazıyı dün yazdım da, Suriyeli tatlı Ümran'ı gördüğümde her şeyden vazgeçtim o an.
Bu yazının başlığını da ona atmış olayım.
Hayaller ve hayat.



18 Ağustos 2016 Perşembe

Yama


Şu tip arkadaştan uzak dur.

Sen bir meseleden bahsettiğinde, seni arabesk bir şekilde övüp diğerlerini pis biçimde eleştiriyorsa.

'Bence seni kıskanıyor'
'Göreceksin çok pişman olacak'

gibi lüzumsuz cümlelerle sana eşlik ediyorsa.

Herkes kötü, sen en iyi temalı sonuçlara varıyorsa.
Olayı dinlerken hislerinden çok somut durumlarla ilgileniyorsa.

'Ee o ne dedi peki?'
'Göt oldu mu yani?'

Uzak dur kızım Kahve. Paylaşma, anlatma.

Son günlerde hayatın en çok şu cümlelerinin altını çiziyorum:

'Her önüne gelenle kişisel sohbetlere girme. Genelden yürü. Geyiklerde tümden gelim yap. Konuşma- dinle. Uzun uzun dinle. Dedikodudan kaç, izin verme. Kendini açıklama. Kısa ve öz geç.'

İnsan ilişkilerimde battaniye yamalıyorum.



17 Ağustos 2016 Çarşamba

Pişman Karar


Yolculuk iyiydi, hoştu. Olmasını planladığım gibi ev çocuğu eğlendi, ben de kıç sağlığı ve güvenliği uzmanı olarak hep onun peşinde, gözlemciliğimi bir an olsun bırakmadan iyi vakit geçirmeye baktım.

O kadar yolları teptim, uçaklara bindim indim, ordan oraya sürüklendim- hiç sıçış yaşamadım da dün gece memlekete, güvenli topraklara indiğimde oldu olan. Akşam ev erkeğinin bi ortamıyla takılıcaktık, Kıbrıs Şehitleri'nde. Takıldık da zaten. Ev çocuğu annemdeydi. Ay benim nasıl sarhoş olma havam, anlatamam. İçme sıçma kahkahalarla yerden yükselme havam. Hakikaten de normalde içtiğim miktarın 2,5 katını içtim! Bu benim için dev, müessese için minik bir adımdı.

Sıçış tam burda başlıyor. O kadar sıçış ki değil kahkahaları, sohbetlere doyamamayı- sarhoş olmamla başbaşa kalıverdim. Kocaman fıçı bira bardağını indir kaldır, kollarım ağrıdı ama yok tek gram eğlenemedim. Çünkü açtığım geyikler hep duvara tosladı. Hassas olunan mevzulara girmişim hiç bilmeden. Bu ortam aile ortamıydı. Gecenin sonu aile arasında büyük bir tartışma ile bitti. Yediğim tantuni bile gırtlağımdan aşağıya inmeye çekindi kaldı. Benle ilgisi yok tabi ki ama kendimi de sevimsiz hissettim. Aşırı. Böyle boş çene yapan bir akraba gibi hissettim. Cıvık gibi filan. O sarhoşlukla beynimin masadakilere seçtiği konu başlıkları antipatik durdu.

Düşün ki fıkra gibi gülerek anlattığın konu karşı tarafın prensip olarak hayatından çıkarmak istediği bir mevzu. Sen de ayı gibi hep o konunun etrafında dönüp bir de gülerek anlatıyorsun.

Kendimi iyi hissetmiyorum. Boş çeneli, yayık ağızlı, cahil ve beyinsiz hissediyorum.
Aslında konu tam olarak ne, neden böyle hissettim, sorunları ne, benim gerçekten bir hatam var mı - gerçekten bildiğim yok.

Sadece karar aldım. Artık alkolde limitlerimi aşmıycam. Ve aile içinde geyik seçimi yaparken asla kişisel konulara girmiycem. Bu kendi ailem de olsa, ev erkeğininkiler de olsa.

Kahvem de soğudu yazarken, nasıl bir eziklik içinde odaklanıp yazdıysam.

İmza: Aile içinde sevilmeyen boş çeneli akrabanız

İçip içip dedikodu yapan Pişmaniye Halam

12 Ağustos 2016 Cuma

Sırt Çantası


Yavrumla yolculuğa çıkıyorum. Az bi macera yaşayıp gelcem.
Döndüğümde kahveye beklerim.

Herkese çokiyibirhaftaevladım.

11 Ağustos 2016 Perşembe

Delikanlı bilim

Elimde 1800'lü yılların sonunda dünyaya gelmiş olan bir çocuk psikanalizcinin kitabı var. Dr Winnicott delikanlı gibi bilimsel ifadelerle insanoğlunu bize anlatıyor. Hiç conconluk yapmıyor. Reçetelerle mutlu çocuk mutlu anne portreleri çizmiyor. Aslında kaleme aldığı birkaç kitabı şuan rafta okunmayı beklerken, ben elime ilk önce 'ebeveynlerle sohbet' isminde, radyo yayınlarından derlenen bir kitabını aldım.

Şu aralar gündemimde olan 'hayır' demek ve bunu derken palyaçoya dönmemek sorununa ta o yıllardan gelen kafa yormalar, bana bir dedikodu yapma / eski sevgilini çekiştirme olayı kadar iç rahatlatıcı gelmekte şuan. Çok ilginç inanır mısın. Bu kitap 1955 yıllarından kopup geldi. Bir grup genç anne oturdu, çocuk yetiştirirken bocaladıkları şeyleri anlattı, radyo bunu yayınladı, Winnicott bu diyalogları inceledi, analiz yaptı, radyo bunu da yayınladı ve sonra kitaba aktarıldı. Ben de yıl 2016, bunu okudum. Aynı sorunları aynı üslupla anlatırken kendimi yakaladım. Dolayısıyla Winnicott beni de analiz ediyor şuanda.

Şuan bu anneler kaç yaşında? Hayatta bile değil sanırım. Matematiğim yetmedi bir an, bunu hesaplamaya. Görüyorsun değil mi; nasıl doğada düzenli aralıklarla depremler, seller oluyor- dünya büyüyor, insanlar da hep aynı iç sarsıntıları yaşayarak var oluyorlar. Bu değişmiyor. Kafadan mesela anne olmak çok sarsıyor insanoğlunu. Türlü türlü kavram karmaşası. Yeterlilik sorgulaması. Anne blogları neden bu kadar çok? Çünkü çocuk sahibi olmak en çok annelerin ekseni etrafında dönerken, kadınlar bunu durup incelemek istiyor. Tabi, çocuğunun minnoş hayatıyla kafa ütüleyenleri kastetmiyorum. Kabul etmek lazım, çocuk sahibi olmak insana kendi doğasını sorgulatıyor. Ve okumak iyi geliyor.

Winncott'a kulak verelim:

"Anne için en temel problem mahremiyetinin ihlal edilmesidir. İşin kötüsü küçük bir çocuğun tam da annenin sakladığı şeyi istemesidir. Ortada bir sır varsa, mutlaka bulunmalı ve ortaya dökülmelidir. Annenin bir zamanlar kendi sırları olmuştur ve yine olacaktır. Bir anne için geçmiş veya gelecek yoktur; sadece şuan vardır. Onun için sadece şu anki deneyimi vardır ve o da keşfedilmemiş hiçbir alanının kalmadığı, ne Kuzey kutbunun ne de Güney kutbunun olduğu, yalnız bir kaşifin oraları bulup keşfettiği deneyimidir; Everest yoktur, zirvesine ulaşıp orayı aşındıran dağcı vardır. Anneye ait okyanusun derinlikleri adeta banyo kadardır. Anneler, kendilerini ifade edebilmelidir; söze dökülmeyen kızgınlık sevgiyi zehirler. İşte küfretmenin sebebi de budur."

Evlenelim mi Winnicott?

Not: Winnicott'tan bildirmeye devam edicem bazı bazı.

En mutlu anne 'sarhoş anne'.





10 Ağustos 2016 Çarşamba

Günden Potpori

İlk 50 öpücük filmindeki gibi, her sabah telefonuma telefon olduğunu hatırlatmaktan bıktım. Yandaki açılma düğmesine defalarca basıyorum, şans eseri bana cevap veriyor, şarj kabul ediyor ve görevlerini yapıyordu. Bu sabah tamamen istifa etti. Ev erkeğinin eski telefonunu aldım, geçici olarak. Watsap filan yok. İnternette dolanma yok. Hoşuma gitti sanki. Hatta diyorum, artık hep bunla takılayım. Kendimi acaip iyi hissettim, elimde internet alemi olmayınca. Sanki bu telefon bana bir sürü kitap okutacakmış gibi geldi. Du bakalım...

***

Yoğun tempolu olduğum günlerde- hele ki bu işler yazma çizme işleri ise-bi huzur geliyor bana. Yıllar önce benden 6 yaş büyük kuzenim, ihanete uğradığında doktor ona P... ile başlayan o ruh iyileştirme ilacından vermişti. Bana tam olarak şöyle demişti ilaç hakkında:

"Kendimi harika hissediyorum Kahve. Hiçbir şey hissetmiyorum. Canım acımıyor. Günü yaşıyorum"

İşte ben de aynı böyleyim. İlaç yerine kafa yoran işler koyduğumda, ne kendimi yokluyorum, ne zorluyorum ne kurcalıyorum. Etrafımdakilerin davranışlarında gıcık olduğum şeyler yerine, onlarla geyik modunda oluyorum. Günün sonunda, yapılması gereken şeyleri yapmış olmanın huzuruyla sızıyorum. Yapamadığım ve hırsla yapacaklarım için yatakta bir sağa bir sola dönmüyorum.

***
Karar aldım. Evdeki kitaplar bitmeden yenilerini almıycam. Ama bu evdekiler bitince alacağım kitapların hayalini kurmama engel değil.

İlki şimdiden belli.

Hu huuu duydunuz mu bizim cool yönetmen David Cronenberg, "Tükenmiş" isminde bir roman yazdı. Türkçe çevirisiyle satışı da başladı.

Heyecan, heves.

***

Bugün temizlik günü. Şimdi bu masadan kalkıyor, evdeki işleri seri halde tamamlıyor, kahvemi hazırlıyor ve birkaç gündür okumadığım cağnım bloglarımı okumak için yeniden buralara geliyorum. Sonrası ise yine koşturma, fırtına ve curcuna.

Herkese Latte tadında gün diler, uçarım





9 Ağustos 2016 Salı

Daha fazla, daha fazla!

Eskiden manitalarından haber almayı bekleyen kızlar büyüdüler, olgunlaştılar hatta zaman içerisinde kartlaştılar; bugün müteaahitlerden haber bekleyen teyzelere dönüştüler.
Erkeklerden teklif değil, müteahhitlerden gelen teklifler teyzeleri baştan çıkarıyor.

Nerde bir teyzeyle 20 dakikadan fazla zaman geçirsem, hepsi sonunda bana açılıyor.

'Bizim evi aldılar, yerine iki daire vercekler ihihih'
'Müteahhitten haber bekliyom evladım'

Geçenlerde bir tanesi bi yerde sıkıştırdı beni. Dilsiz ve İsveçli taklidi yaptım ama esmer olduğumdan inandırıcı olamadım sanırım.

'Müteahhitten hala haber çıkmadı. Kızımın yanına gidicem, gidemiyom. Müteahhiti çaldrıp kapatsam mı'

Tam böyle demese de, buna yakın şeyler söyledi. Bir evin nesi var, iki evin sesi var. Çok ses yani çene var. Boş çene. Ne gerek var 3 günlük dünyada, ikinci ev çapkınlığına. Nesi var bi evin işte. Anlamıyorum, ölüme giderken mal mülk odaklılığı anlamıyorum. Gereksiz çene yapıyoruz.

Kendi teyze halime sesleniyorum:

'Müteahhit yakışıklı mı kız? Bari o yüzden heyecanlan illa heyecan yapacaksan'



8 Ağustos 2016 Pazartesi

Ha gayret !

Aslında şuan çalışıyorum.

Okumakta olduğum makalede, bir Yörük'ün ağzından çıkmış şu sözü gördüm:

"Kesilmiş keçinin derisinin içine yoğurdu doldurup sopalarla yoğurdu iyice karıştırırız, sadayağı, çökelek hep bundan olur. Bize lazım olanı alıp gerisini satarız"

İnsanoğluna gel.
Bu cümleyi bi hayal edelim. Aman Tanrıııııım !
Normal miyiz biz şimdi allaşkına?
Bir de geçenlerde Dr. Frankenstein'e a kızıyordum. Cesetleri kesip biçiyor, ne saygısız herif diyordum. Zombie ırkının görgüsüzlüğünü düşünüyor, vampirlerin kabalığına saydırıyordum. Testere serisinin baş kahramanını haklı ama insanlık dışı buluyor, kurt adamları çekiştiriyordum.

İçim darlandı.
Şu sucuktan bir vazgeçsem, vejetaryen olucam.
Ha gayret!




7 Ağustos 2016 Pazar

Önemli ekleme

Hem yoruma hem de maile önceki yazımla ilgili şaşırma refleksli yüzlerce soru gelince, yazayım dedim. Şaka şaka sadece birkaç yorum. Ben de yazıda çok belirsiz olmuş diye üşenmedim, klavyeye davrandım.



Evet dün ev erkeği o süre boyunca sadece uyudu ve yol için CD hazırladı. Ben de hiç durmadan çalıştım. Bir ara aynaya baktığımda Tom Cruise'un Vanilla Sky filminde kaza sonrası haline dönmüştüm, çalışmaktan.



CD' yi hazırlarken rahatsız edilmek istemediğine dair birtakım mimikler yaptı ve uzun uzun konsantre oldu. Ve sonra da hazırladığı CD'yi evde unuttu. Onu da ben aldım, hatırlayıp. (yazıda bu bilgiyi de güncelledim sonradan) Akşam da gelince birasını 'yorgunluk' birası diye diye içti.

Bugün ev temizliğini bütünüyle ev erkeğine kakıttım. Sıra sende... Irgat herif, nihahau ! Çalış, çalııış.

Henüz denemeyenler için:

Evlilik birbirinin yerine yorulma kurumudur. Eğer karşı tarafa saygınız olur, onu özgür bırakırsanız- genelde siz yorulursunuz. Halbuki biraz onu dürtün de o yorulsun. Dikkat edin evlendikten sonra taraflar hep yorgunluk yüzünden kavga ederler. Yok ben daha çok yorgunum, abov sen daha az yorgunsun, gibi. Bazen hızını alamazlar, çocuklara da 'çokyorgunum' şovunu yapabilirler. Çiftler saatlerce kim daha çok yorgun ispatı uğruna şiirsel dinleti hazırlayabilir, edebi metinler sunabilirler. Hatta bazen romantik anlarda, birbirlerine iltifat amaçlı; 'Canım ne kadar da yorgunsun' derler. Unutmamak lazım; sevdiğinizi rahat bırakmayın, yorulursa sizindir. Yorulmazsa hiç sizin olmamıştır.


Bir günüm nasıl geçti?

Sırf bir anlık zevk için koca gün (dün) nasıl ırgata bağladım, bir bir yazıcam.

Günün en başından başlayalım.

Uyanma
Sabah saat 05:00. Çok aşırı nemden uyandım. Baktım evde herkes uyuyor. Geçtim salona, ses çıkarmadan, aynı anda okuduğum 3. kitabım olan 'Tolstoy / İnsan Ne İle Yaşar?' ı okumaya. 1 buçuk saat okumuşum. Tam gevşedim, yeniden dalayım dedim, saat 06:30 'da kapıda ev çocuğu göründü. Uyanmış. (Everkeği uyuyor)

'Oy canum sen kalktın mı?'

Ev çocuğunun kahvaltısını hazırladım, ona kitap okudum, derken oldu 08:00. Anneme sms gönderdim.

'Biz uyandık. Gel istersen'

Kahvaltı
O gün hep beraber Urla' yı keşfetmeye gidecektik. Anneme sabah çok erken gel, kahvaltıyı da beraber yaparız demiştim. Annem gelene kadar ev çocuğu etrafımda arabasıyla oynadı, ben kahvaltı hazırlığına başladım. Saat 09:00'da ilk çayları içtik. (Ev erkeği uyuyor)

Saat 9:45 gibi, evin haftalık taze erzağını kapışlayayım diye pazara gitmek üzere hazırlandım. Annem profesyonel sebze-meyve seçicisi olarak bana katılmayı teklif etti. Ev çocuğunu hazırladım pazara, terlikleri giydik, çıktık. (Ev erkeği uyuyor)

Pazar alışverişi
İlk tur tüm gerekenleri aldık: 3 çeşit meyve, 2 çeşit yemeklik sebze, yeşillikler, domates ve salatalık. Gözüm karpuzda da kaldı, iyi görünüyordu. Annemlerle apartmana kadar geldim, onlara kapıyı açtım. Siz yukarı çıkın, ben karpuzu da alıp geleyim, dedim. Torbaları kenara bıraktım, apartmanda. Döndüm, adamdan bana en en en güzelini seçmesini rica ettim, adam güldü, orta boy bir karpuz verdi. Apartmana geldim. Çok torba vardı. İçimden ev erkeğine söylendim. 3 katı nasıl çıkacaktım? İlk çıkışta sadece karpuz ve salatalıkları götürdüm.İkinci tur çıkışta hepsini götürebildim. Saat 10:20 olmuştu.

Eve dönüş
Eve girdim, koca bardak su içtim. (Ev erkeği uyuyor) Ev çocuğunun suyunu yeniledim. Poşetleri yerleştirmeye başladım. Dolapta unutulanlar varmış, onları ayıkladım. Bazıları çöpe, bazıları hemen tüketilmek üzere ön sıralara. Ev erkeği uyansın diye gürültü yaptım. Ev çocuğunun öğle yemeğini ısıttım. Anneannesiyle sohbet ederken, birkaç kaşık aldı. Başka da yemedi.

Harıl harıl...
Ev çocuğunun uyku saati geldi. Saat 11:40. O uyusun diye yanında bekledim. O sırada kitap okumaya devam ettim. Ev erkeği uyanmış. Kahvaltı yapıyordu. Ben ev çocuğu uyur uyumaz (12:03), soluğu mutfakta aldım. Urla için sandviçleri hazırlamaya başladım. Peynirleri kes, domates dilimle, vesaire vesaire... Ev erkeği karnını doyurunca, ona yol için CD hazırlamasını söyledim. O istediğimiz grupları (Oh Land, Shine Down) indirmek ve aktarmayla ilgilenmek için çalışma odasına gitti. Annem, ben sandviç hazırlarken darbe olayının perde arkası ile duyduklarını bana anlatıyordu. Acelemden çoğunu dinlemedim. Sandviçleri teker teker paketledim, torbaya attım. Siyah üzümleri sirkeli suda iyice temizledim. Teker teker çöplerinden ayırması için annemin önüne bıraktım. Ben o sırada dünden hazırladığım kekleri paketledim. Annem üzümleri hazırladı, kavanoza koydum. Saat öğlen oldu. Çıkmaya daha çok var. E yine acıkırız? Of. Hadi basit bir öğlen yemeği hazırla. Fakat tencere kirli. Elde yıka, diğerleri kocaman, olmaz. (Ev erkeği CD hazırlıyor) Mutfağın cehennem sıcağında bir de tencerede hızlı bir yemek yaptım. O arada ter içinde kalmışım. Fakat Urla için yanımıza alacağımız plaj eşyalarını hazırlarken terim kurumuş. Tüm plaj öncesi, esnası, sonrası eşyaları koyduktan sonra annemi yemeğe çağırdım öğle yemeği yedik. Ev erkeği geç kahvaltı yaptığı için aç değildi, yemedi.Saat 13:05. Ev çocuğu uyanmadan, balkondan çamaşırları topladım. Güneş pişirmesin tüm gün, dedim. (Ev erkeği CD hazırlıyor)

Yol..
Nihayet ev çocuğu uyandı, evden çıktık. Ev erkeği hazırladığı CD' yi evde unutmuş, onu da aldım.Yol 50 dakika. Yolda ev çocuğu otokoltuğunun kemerlerinden bunaldı. Oyalamak lazım. Beraber meyve yedik. Komiklik yaptım. Yolda gördüklerimizle ilgili konuştuk. İyi gitti, ama yine çok sıkıldı. Tamam son kozumuz, krakerler. Kraker verince, biraz daha dayandı.

Varış...
Ve sonunda Urla'ya girdik.
İlk değil ama ikinci gördüğümüz plaja atladık.
Şezlonglar ayarlandı, eşyalar yerleşti, mayolar halloldu ve o an üzerimdeki tüm görev/sorumluluk/yükümlülük/ırgatlılık postumu sıyırdım SAÇMASAPANŞEKİLDEEĞLENMEYE başladım.

Sonunda!
O sudan hiçç çıkmadım, o kıyıda taşlarla uzun uzun oynadım, bebeyi güldürdüm, ellerim buruş buruş olana kadar ve her boka gülüp, her espiriyi abartana kadar eğlendim. Ev erkeğiyle flört moduna girdim. Annemle doğayı seyreyledim. Deniz kokusuna doydum. Bedenimi o ortama emanet ettim.



Pikniği başka yerde yapalım diyip, kalktığımızda saate baktım. Toplam 1 buçuk saat mi sürmüş bunlar sadece?
Bana sanki bi 5 saatlik dinlenme ve gevşeme varmış gibi geldi orda.
Ve tüm o çılgın ön hazırlığın yalnızca 1 buçuk saat için olmasına ne diyosun?

Final
Piknik sonrası en yorucu kısımdı, tahmin edersin. Hem yorgunluk hem kirliler, herkesin duş alma zorunluluğu, piknikte yemeyen bebenin doyurulması, uyku vakti. Ve nihayet bebe yatınca, beygille de bir cumartesi klasiği bira ve diziden (Penny Dreadful) bir bölüm daha.

Ve yastığım, yatağım. Mis kokulu çarşafım. Uyku. Güzel uyku.
Bu kadar zor ve yorucu olduğu için midir, nedir. Belki de hayatımın en güzel plaj günü ve uykusuydu.

Bugün Pazar ve sırf bunları yazdığım için bile bir kahveyi hak ettim. Yanında dün yenmeyen üzümlerle, beraber. İyi Pazars.




5 Ağustos 2016 Cuma

Cimri Ay

Ağustos, cimrilik ayı bizim evde. Tutumluluk zamanı.

Haftasonu ev çocuğunu denize götürme sözümüz vardı. Napmıyoruz? Dışarıda bir şeyler yemiyoruz. Napıyoruz? Yanımıza taze meyveler alıveriyoruz, bir güzel. Kaplara koyuyoruz. Ben sandviçler hazırlıyorum, streç filme sarıyorum. Kek filan da yaparım. Bu keklere ben şeker yerine hurma, elma rendesi koyuyorum. Ay bi tatlı, bi şugar oluyor. Normal un yerine de rondodan yulaf ezmesi çekiveriyorum, azcık tam buğday unuyla da karıştırıyorum. Dehşet!

Dışarıya anca plaj parası ve içecek parası verebiliriz. Bir taşla 15 kuş vurduğumu görüyorum şimdiden. Hem daha ekonomik, hem çarpı 3 sağlıklı hem de 2,5 yaş çocuğunu kapalı cafe alanlarında zapteyleme sıkıntısı yok. O arada bizim gerilmemiz, çocuğun sınırlandırılması yok.

Doğada, kumlarda, güneşin altında, hafif denizden çıkmadan kalma nemlilikle karnını doyurmak.



Her ne kadar bu ay istediğim performansta çalışamadıysam da, Ağustos iyi geçmekte. Cimrilik bir çeşit zenginlik, renklilik olarak geri dönmekte.




4 Ağustos 2016 Perşembe

Rengarenk

Fotonun üzerine tıklayıp, notu okur musunuz? Çok ilham verici bence.

Bu gördüğünüz hıncahınç sosyal medya fenomeni, FullyRawKristina..

Kristina'yı son 3-4 senedir uzaktan kıs kıs gözlerle takip ediyorum. Takipçisi rockstar olmaya izin verecek kadar da çok. Bu tip yeme uzmanları, yaşam tarzı satıcıları içinde bana en gerçek gelen, hatta beni olumlu yönde motive eden biri, o.

İçindeki enerjiye, dünyaya yayılan sevgiye, hayvanlar-evren-insanoğlunun bütünlüğüne olan inancını takdir ediyorum. Ne yersen, o'sun söyleminin, kalben örneği diyorum. Çünkü Kristina'nın daha seksi ve çekici görünme, mutluluğu sıkı bir kalçada bulan mizacı yok. Daha çok bir fikrin öncüsü gibi.

Diyetisyen, kendi arazisinde milyon çeşit sebze-meyve üretimi yapıyor, sadece çiğ besleniyor ve koyu fanatik bir vegan. Ben beslenme anlayışına komple sıcak bakmasam da ağırlıklı olarak beslenme-sağlık-dünyaya gelme amacımız-mutluluk-hayatı yaşama sanatı mevzularını çözmüş olduğuna inanıyorum.

Kristina'nın sebzelerle flört eden, meyvelerle orgazm olan tutkulu yaşama sevincini görmek isteyenler bir yana, yaşamın bir başka kulvarına dair yeni fikirler edinmek isteyenler, boyruuun hatunun youtube kanalına.

Kristina kahve içmiyor bu arada. Bu olmadı işte Kristina.

**

Bugün her yazısını havada kaparak okuduğum blogger Joe'nun ilk çevirdiği kitap var elimde. Kitap  aslında teenage yaş grubuna hitap ediyor, ama kime ne? Bence yanında çekirdeksiz sarı üzüm tabağımın eşlik edeceği leziz bir yaz tatili kitabı bu. 




Herkese rengarenk bir Perşembe. Benimki öyle.




3 Ağustos 2016 Çarşamba

Değişime küçük sineklerden başlamak

Minik şeyler, sandığımızdan da büyükler.

Alt tarafı gittiğim hastaneye 'biyometrik kimlik doğrulama' cihazının yanına elleri dezenfekte edebilmemiz için basit bir solüsyon koymuşlar. Fakat neye göre basit? Bana göre muhteşem bir hizmet. Ne zaman ellerimi o cihaza oturtsam, dokusunda bariz yağlılıkla kendini hissettiren insan kiriyle elele tutuşurum. Her zaman da yanımda ıslak mendil olmuyor. Küçük bir detay beni o an nasıl rahatlattı size anlatamam. Görevliye 'sağol kıııız' diyip öpesim geldi.

İkinci sinek ise.. Kan vermem gerekti. Sağlık görevlisi kanımı aldıktan sonra 'pamukla sertçe bastır' dedi ve elime şu minik yara bantlarından sıkıştırdı. Bir müddet sonra da onu koycakmışım. Aman allaaa !!! Size bu küçük yara bantlarının bu tip durumlarda ne kadar mühim bir şey olduğunu, ev çocuğunun aşısı için her gittiğimizde fellik fellik bunlardan aradığımı gözyaşlarıyla anlatabilirim. Minik minicik bir yara bandının sırada bekleyen işlemlerim için bana nasıl kolaylık sağladığını tahmin edemezsiniz. Tahmin de etmeyin zaten, siz benim gibi yapmayın, işinizi riske atmayın, eve o bantlardan alın.

Ve sonuncu küçük sineğe gelelim. Bugün bana yapılan tüm testlerin sonuçlarını telefonla alabiliyorum. Tamam, bu yeni bir hizmet değil. Ama ilaç yazılması gerekirse bana telefondan şifre vermeleri yeterli oluyor !!! Bu bana o kadar çok zaman, yol parası ve moral kazandırdı ki.. Basit bir şifre işte. Küçücük bir detay değil mi? O basit şifrenin harfleri sayesinde hem hastanedeki lüzumsuz kalabalık yığılması bir nebze hafifleyecek, hem ben daha hızlı bir gün yaşayabileceğim.



Kendimi iyi hissettim. Ben de kendi küçük sineklerimi gözden geçireyim. Küçük müçük demiyor, mide bulandırıyor.

2 Ağustos 2016 Salı

Pipi

Erotik başlığa aldanmayın. Trajikomik bir hikaye bu. Bir soru işareti. Gülemedim bile.

Parkta 2 yaşlarında bir oğlan çocuk, anneanne ya da babaanne olduğunu tahmin ettiğim kadına seslendi:

"Abuggu tiş gubi"

Çişim geldi, demek istediğini anladım ben.

Kadın çekti çocuğu, çalılığın kenarına. Bizim ev çocuğunun da ilgisini çekti bu gizemli hareket. O da koştu, peşlerinden. Haliyle, ben de soluğu orda aldım, çünkü belki bebe başka bir bebe izlerken çişçiğizini rahat yapamaz dedim.

Fakat bir gittim, ne göreyim?

Kadın çocuğun bamya ucu kadar minik pipisini eliyle tutmuş, işesin diye bekliyor. Hani büyük erkekler gibi. Arkadan uzatmış kollarını çocuğun pipisine, çocuk ayakta, eli çocuğun junior bamyasında 'hadi hadiii çiişşşş çişşş' diyor. Abartı bir coşkuyla:

"Haydi oğlum haydi kuzum"

Sanki pipi değil,  top tüfek. Ateş alıyor. Ah be teyze... Kafasında ne canlandırıyor?
Diyemedim, diyemedim, diyemedim.. bakarken ardından, tutma bırak, diyemedim.

Aynı gün, başka bir kadının kaydırak sırasında olan kız torununa, ev çocuğunu kastederek 'bırak kardeş öne geçsin, erkekler hep önden gider' demesi de tuz biber oldu.

Diyemedim, diyemedim, diyemedim, 'öyle bir şey yok' diyemedim.

Toplumda erkek çocuk figürü


Günün kahvesi, öğleden sonra bugün bende. Öğle yemeği sonrası.



1 Ağustos 2016 Pazartesi

Tuhaf Diyalog

'Yabancıların götürdüğü yere git' sloganıyla yaşayan oğlumun, sağlıklı sosyal gelişimi için bir kreşte istihdam edilme vakti geldi (tanımadığı herkesin peşinden kendini adarcasına gidiyor) Etrafta bunca gürültü yapan, otobüslerde / uçaklarda kafanızı şişiren, alışveriş merkezlerinde 'köküne kibrit suyu' dedirten ve çocuk sahibi olma konusunda sizi kabızlığa sürükleyen monster'lar gündüzleri napıyor, hiç merak ettiniz mi?

Bir çoğu kreşe gidiyor. Orada narkozla uyutulup, ağızları bantlanıyor. Dünya böylece biraz rahat ediyor. Şaka. Kreşte çocuklar okul öncesi yoğun bakım hizmeti görmekteler. Oyun, iletişim, ihtiraslar, ego gibi işlere daha yakından bakmakta, büyümekteler.

Bizimkinin de zamanı geldi. Hem ev erkeği evden çalışsın (kabus), hem ben evden part time işler yapayım, hem bebe evde olsun. Bizim ev cennet mahallesi, bizim ev cinnet malikanesi. Başladım görüşmelere. İlk görüştüğüm yerde tuhaf bir diyalog oldu.

'Televizyon izliyorlar mı' diye sordum. O sorunun yüce meali 'bebeleri ekrana kitliyo musunuz' aslında.

Kadın kendinden emin, gülümsedi yüzüme.

'Kesinlikle televizyon açmıyoruz. Yalnızca çizgifilm ve bazen de bilmeceler anlatan programlar. Hepsi de eğitici.'

Hulki Cevizoğlu izlettirmedikleri için sevinçten havalara mı zıplamalıydım yani?
Gıcık bir veli izlenimi verdim, farkındayım.

'Ama o da ekran. Bizimki 3-4 saatliğine gelecek. O sürede hiç ekranla oyalanmasa çok mutlu olurdum' dedim.

Uygun seçeneği bulana kadar, evde hamura abanmaya devam.



Totodan zottiri hikayeler uydurmaya, kastırmaya devam.




Hiçbir amacı olmayan, saçma oyunlar kurmaya devam (imdat).




Bir de ev erkeğini gündüzleri kreşe yollama şansım olaydı.

Heyecanlı not: Ben bunu yazarken, çok çok çok sevdiğim birinden bana posta geldi. İçinde kitap! İçimde renkler, kelebekler, taklalar. Hem de kendi el ve zihin emeğinden bir paylaşım bu. Detaylar, sonra.






Var mısığız genşler?

Gecenin şu vakti, eski bloğumu karıştırdım ve acaip eğlendim yahu! Sonra işin tadı nostaljiye kaçtı. Çünkü 2010'lara filan geriledim, o...