23 Nisan 2017 Pazar

Mıy mıy mırıltı





Amerigalılar film yaptığında, eğer hafif Avrupa esintisi, durağan sahneler, yaşamın ta kendisi boşluklar varsa çok heyecanlanıyoruz. Vay iyi filmdi diyoruz. Çünkü artık baktığımız her yönde gerçekliğin anlamsızlığını arıyoruz.

Eskiden böyle değildi. Her şeyin sebebi olmalıydı. Giriş, gelişme ve sonuç. Bombanın patladığı yer, karakterin müthiş değişim geçirmesi ve beklenmedik olaylar. O yaşların hayattan beklentileri gibi. Sonra 30'lar başladı. Ve değiştik.

30'lara geldiğimde, etrafımda akli dengesi yerinde olan çoğu insan boşluklu oldu. Sessizlik, cevapsız kalmak değil bir cevap vermeye dönüştü. Hayat, kafayla beraber şekil aldığına göre yaş aralıkları ayrı birer sinema salonuydu. Şuan yaşadığım 30'lar aşırı Avrupa filmi ihtiyacı içinde, ilginç. Gerçi bazen ev erkeği ile film izlerken ile farklı titreşimlerde oluyoruz. Belki bu da cinsiyet faktöründendir. Örneğin leziz bir filmin içerisindeyken ben -akıştan gayet memnunken-, ondan gelen 'bak şimdi adamı öldürecek kesin' tahminleri, filmin çok dışında olduğunu ispatlıyor. 'Hayır ev erkeği bu öyle bi film değil, o tür şeyler olmayacak' dediğimde, beni ukala buluyor. Filmin dokusunu seçebiliyorum. Diyaloglardan, müziğinden, açılardan, karakterin yürüme hızından bile. Bunlar 30'larda beni bulan şeyler. Gözüm onu arıyor.

Maalasef gündelik yaşama da bulaşıyor bu bakış. Artık eskisi gibi kendimden sihirli değnek değmişçesine sürprizler beklemiyorum. Karınca gibi çalışmak ve verdiğin sözleri tutmak daha manidar geliyor. Olumsuzlar boş durur mu? Onlar da daha koyu geliyor kaynaklarından. Umutsuzluk daha gri, tembellik daha kaygan. Şıp diye değişmiyor hiçbir şey. Bak ben eskiden evde bir sefil gibi koltuğa yapışmış TV'ye saatler gömerken, bir telefon gelirdi. 'Hadi gel Empas'tayız'... ben bi duş almayla yaşama sevinciyle dolan kelebeğe dönüşür, çıkardım yollara. Şimdi, gel de masaya sohbetler akıt. Yok. Ama depresyona daha az meyilli. Çünkü sebep sonucu öğrenmiş yaşamda. Mutlu olmak için squat yapmayı, yoga yapmayı, erken uyumayı ve gluten free beslenme programını filan biliyor yani. İç huzur ve neşe kontrol edilebilir, yöntemleri üzerine çalışılabilir. İşte sana 30'lar.

Dün Manchester By The Sea'yi izledik. Kanırta kanırta akan gerçek bir filmdi. Avrupa vitaminli Amerika eseri. Kavramları ve fikirleri bir bira içme sahnesiyle bile verebilen kısık-ince-leziz film. Boşluklu, durağan, kendi halinde bir hikaye. Tam yaşadığım 30'ların kafası. Neyse ki sanat filmi diyince aklımıza gelen çıplak erkek poposu ve kıllı kadın vücudu klişeleri bitti. Yoksa şuan napardım bilemiyorum. Kendimi anlayamadığım anlarda, beni anlayabilen film sektörüne ihtiyacım var. Anlıyor musun?

Ve bu sabah durduk yere, bundan bahsetme ihtiyacı duydum blog. Üstelik yine aceleyle yazdım. Kahve bile içmedim, çünkü sırada temizlik var. Ev çocuğu desen, 2 haftadır karnına oyuncak sokup 'anne bak ben hamileyim' diyor. Ev erkeğiyle gülüp duruyoruz ama bu oyun da kesin onun gelişimiyle ilgili bize bir şey anlatıyor, anlamıyoruz değil mi? Hey gidi. Bazı günler çok Pazar.


19 Nisan 2017 Çarşamba

İş bulma hikayem. Ya da işin beni bulması.


Yatağa popoyu koymuşçasına, anne dizine kafayı yaymışçasına sana geldim blog.

Ha şimdi (Trabzon zaman zarfı) bitti çamaşır katlama işim. Ondan daha önce de patlayan gider borusunun skandalını temizlemeye çalışıyorduk. Ve aradan çıksın diye klozet-lavabo çiftini cifledim. Olaylar mutfak tezgahına kadar lafı getirdi, hadi orayı da hallettim. Ama çay taze, şuan 'gece yeni başladı' ruhum bundan.

İzmir'de olmayacak şey oldu. İş buldum. Hem de kendi uzmanlık alanımda. O günü hiç unutmamak için buraya not alayım.

Referandum sebebiyle yılık, mayışık halimle büyük yatakta uzanıyordum. Ev çocuğu beni odasına 'gel anne gel arabacılık oynayalım' diye çağırırken, yerimden hiç kalkmak istemediğimi, tavana bakarak 'gel oğlum gel sana burada kitap okuycam' dediğimi hatırlıyorum. Referandum ertesi, sosyal medyada akan paylaşımlardan dolayı gırtlağıma kadar 'boşalmamış enerji' ile kalakalmıştım. Bu enerjinin ismi yok. Bilinçli ya da politik bir hal değil, bak. Göt olmaktır, belki. Bilmiyorum.

O sırada telefonum çaldı. Uykulu sesimle konuştum. Ses, beni mülakata çağırıyordu. Çok gördük biz bu mülakatlardan uyuşukluğumla, alelade bir şekilde yer tarifi istedim. Böyle bir işe başvuru yapmamıştım. Ev erkeği her sabahki centilmenliğiyle yerime başvuru yapmış olmalı, diye düşündüm. İzmir'e geldim geleli nadiren kendi alanımda ilana rastlıyordum. Toplamda 5 görüşme filan yapmışımdır onca sürede. Hepsi de 'editör' ya da 'sosyal medya uzmanı' adı altında grafik tasarımcı arayan çok tatlı ve bilinçli insan kaynakları gızlarıydı. Kurumsal iletişim uzmanı olarak çağrıldığım aşırı plaza bir iş görüşmesinde, kendimden bahsetmemi istemelerinin hemen akabinde, o gaddar tecrübemden bahsettikten sonra 'yani tasarımcı mısınız' demelerini hiç unutamıyorum mesela.

Bunları geçelim. Herkesin hiç ders çıkaramadığı bazı anılar vardır. Parçası olmayan legolar gibi. Bu anılar da böyle.

Görüşmeye gittim. Gitme sebebim inan -sadece- dönüşte tam buğday ekmeği almaktı. Bir de hava alırım, ev çocuğu da anneannesiyle oynar o arada, diye düşünmüştüm. İçeri girince, yine tatlı bazı gızlar bana form uzattılar. Formda annem ve babamın en sevdiği çorbayı sormamıştı sadece. Doldurmadım. Bazen tembellikte çok çalışkanımdır.

İçeriden buyur edildim. Olayların bundan sonraki kısımlarını yıldızlı sticklerlarla süslediğimi varsay.

Genç bir adam, beni karşıladı. Uyuşuk halimi farketmiş sanırım, nasılsınız dedikten sonra, benim mıymıy sesimin arkasından 'mecalim yok diyorsunuz yani' diyip güldü. Bana bu espiri bile Truman Şov'un dışına çıktığımı hissettirdi. Nedense hoşuma gitti bu yaklaşım. Ve sonra tüm öz geçmişimi GERÇEKTEN ama GERÇEKTEN inceledi. Her bir kısmı için sorular sordu, hikayesini merak etti. Bir işveren olarak tecrübelerimi öğrendi. İlgiyle.

Ve işin tuhafı aradıkları şey uzmanlık alanımdı. İlk kez! İzmir'de başka bir şey kakıtmadan, sadece ve sadece kendi alanımda iş tanımı olan bir pozisyon için mülakata girmiştim. Bu işi istiyordum. Şartları, sağı, solu umrumda değildi. Kendimi farklı satmama gerek yoktu. İyi yaptığım şeyi yapmam yeterliydi. Bir insan çalışmak diyince, daha ne istesin ki? Kendi olabildiği, yaparken iyi hissettiği şeyi yapabilme özgürlüğü. Bir nevi kendi sesinden konuşabilme konforu.

Deneme haftasını beklemeden, bir çalışma yapmayı teklif ettim. Hemen ertesi gün de gönderdim. Olumlu dönüş geldi. Pazartesi gerekli evrakları muhasebeye teslim etmem için bilgi verdiler. Özetle bu Pazartesi, başlıyorum.

Lakin, işin ünlemli kısmı, duygularım çok usta bir şekilde gizlenmiş galiba. İş buldum diye çığlık atıp, sıçramadım. Ev erkeğiyle kucaklaşıp öpüşmedim. Çaksana dostum hey diyip arkadaşlarıma müjdelemedim. Bir çiçek yaptırıp annemin kapısını çalmadım.

Fakat ne yaptım biliyor musun. Bugün alışverişe çıktım. Sıradan keyif alışverişi. Yeni cüzdan, takılar, güneş gözlüğü filan... Yeni iş için. Sonra oturdum bir yerde kahve söyledim kendime. Aldıklarıma bakarken benim gözlerden tıpır tıpır bir yaş gel... Birden ne göreyim? Yorgundum ben. Kendimi zor bir mücadeleden çıkmış ve yıpranmış gibi hissediyordum. Aldığım şeyler tipik benim zevkim, hani olduğu gibi ben. Hasret kalmışım gibi kendime. Şöyle sırf tatlı şeyler almayalı ne kadar zaman olmuş. Yeni bir hayat önümde, her şey için heves-heyecan, içimde bitmek bilmeyen fikirler. Tamamen bana ait bir mutluluk anı. İçinde yalnızca ben.

Cüzdanıma baktım, evirdim çevirdim. Kahvemi bitirip kalktım.
Sevinç ağlamasını bile özlemişim.












17 Nisan 2017 Pazartesi

Blogda Yazmak Üzerine...




Hayatın bana bahşettiği özelliklerden biri 'sabırsızlık'.

Bu sıfatla bakacak olursak insan kişisine, 'yazmak' eylemi sabırsız insanlar için oldukça zorlayıcı. Can sıkıcı.

İlkokulda üzerime yapışan bir diğer sıfat da 'dikkatsiz' öğrenciydi. Bu da sabırsızlığın kuzeni diğer bir durum işte. Genelde olayları hızlı kavramak ve gerisiyle ilgilenmemekle ilgili. İlkokulda çok hızlıydım. Hızla öğreniyor ve sıkılıyordum. Ancak sınavlarda 100 üzerinden 98 aldığım kağıtlar için bile öğretmenimin anneme 'dikkatsiz' olduğumdan bahsettiğini hatırlıyorum. Bak bu sabırsız ve dikkatsizin bir diğer akrabası da 'acelecilik'.

Blog yazarken en sık yaşadığım sorun bu. Yazıları uçar gibi 20 dakikada ön hazırlıksız ve taslaklarda hiç çalışmadan yazıp, sabırsızca yayınlıyorum. Sonra da kendimi aşırı alakasız yanlış ifade ettiğimi görüyorum. Örneğin geçenlerde ne zorum vardı da çocuk yaptım yazısı üzerine aldığım birkaç olumsuz yorum beni 85. kez bu konuyu düşünmeye itti. Çocuk sahibi olmayla ilgili şikayet ediyormuşum gibi bir tat bırakmış. Bu yorumu 'iyi okuyan' bir aile insanımdan aldım üstelik. Anlatmaya çalıştığım şeyi iyi aktaramıyorum. Net olmuyor, belirsiz havada kalıyor. Çünkü koşarak yazıyorum. Aynı şekilde dün yazdığım yazıda da sanki ev erkeğinden şikayet ediyormuşum, o beni mağdur ediyormuş gibi bir hava oluştu. Bu epeydir var. Konuşmadan önce düşünmek ayran içmekse, yazmadan önce düşünmek kefir içmek değerinde bence. Çok daha kıymetli ve gerekli. Yorumlarda sık sık 'ya aslında ben orada şöyle demeye çalışmıştım...' diyerek savunma veriyorum. Benim bloğumu okuyan insan çok olmasa da aklına, fikrine güvendiğim insanlar. Çoğu -son 3 senemi düşünürsem-benden daha çok okuyor. Hem yazıyorlar da... Bunların hepsi aynı kapıya tıklatıyor; sabırsızca yazıyorum!

Birkaç blogger var bayılarak okuduğum, bazen anlatımlarındaki sabıra hayran kalıyorum. Öyle detayları öyle sıkılmadan ve beni de okurken sıkmayarak veriyorlar ki...

Blog meydanı işte bu yüzden var. Derdi yazmak olanların mutfağı. Yazmayla ilgili egzersiz yeri. Daha önce 6 sene boyunca yazdığım Dukuju bloğumdan 'yanlış anlamalar' yüzünden (tamamen farklı konulardı) uzaklaştığım için, biraz da tecrübeye dayanarak- aynısını burada yaşamak istemediğime karar verdim. En son Japon Kedi'nin yazısında iştah açıcı şekilde bahsettiği yazma eylemi üzerine bazı ipuçlarını okuyunca 'mükemmel zamanda gelen yazı' duygusuna vardım. Ben de uygulamaya ve bu işi daha fazla ciddiye almaya niyetlendim. Artık yazılarım üzerinde işçilik yapacak, biraz daha emek vereceğim. Belki okuyanlar için kayda değer bir değişiklik olmayacak- bilemiyorum ama yazma yöntemim üzerine çalışarak, kendi adıma yol alabilirim sanki.

Yazmayı seviyorum. Yazarak hafifliyorum. Madem öyle, bu işi neden aceleye getiriyorum?

Biraz yavaşla, kahveni yudumla ve dök kelimelerini usulca.




16 Nisan 2017 Pazar

Serbest Çağrışım




Sabah 06:45'te uyandım. Ev erkeğine babasının ergenlikte hediye aldığı ancak hiç siftahı yapılmamış, - benim ise son 5 yıldır evire çevire giydiğim- gömleği giydim. Kot pantolonumun içine sokuşturdum. Yüzüme en konforlu bakımı yaptım. Yani yıkayıp nemlendirdim, göz altlarıma hafif kapatıcı sürüp, ayna karşısında röportaj veriyormuşum gibi seçkin bir şekilde gülümsedim.

Ben bu aynanın beni nasıl dolandırdığını bir gün eczanede karşıma çıkan gün ışığı aynasında anlamıştım. Bir baktım ki Cindy Crawfod'a tık kala sandığım surat meğer sefillerin yazılmamış 6. cildiymiş. Bakın bu boktan espiri şuan çıktı, çünkü samimiyim. Çünkü doluyum. Cildimde tedavi edilmeye ihtiyaç duyacak denli kızarıklık oluşumunu da o sırada fark etmiştim. Bir süre kinle doldum çevreme. Ev erkeğine, anneme, hatta ev çocuğuna. İnsan hiç mi söylemez cildimin vaziyetini? Çaktırmaz? İpucu vermez? Kaç göz yapmaz? Bu aynaya güvenmeme kararı aldım ama bazen iltifata benim de ihtiyacım oluyordu. Ve bu ayna instagram vazifesini görerek; cilt rengimi dengeliyor, kaş bıyık filan rötuşluyordu. Bu sabah da aynaya baktım ve güne başladım.

Saat 10:00'da Karşıyaka'da olmam lazım. Bu arada ev erkeğinin uykusunu alabilmesi için ev çocuğunu anneme bırakmam gerekiyor. Saat 10:00 'da uyanacak olan ev erkeği, 10:30 'da bebeyi annemden alacak. Anneme yürüyüş mesafesi 15 dakika. Bebek arabasını ittirerek 20 filan. Simitli kahvaltı sözü vermiştim, yolda fırına uğrayıp simitleri almakla beraber, 23 dakika. Evden çıkmadan önce ev çocuğunun yedek eşyalarını bir çantaya koydum. Birkaç saat için bile olsa, çocuğun ıslanan çorabı hoşgörüden anlamıyor. Gideceğim yerde kahve içmek istiyorum ve bardakların iyi yıkanmadığını sinsi bir şekilde fark ettim. Yanıma karton bardak almam lazım, bu yüzden kendime de bir çanta hazırlıyorum. İçine gözlük, telefon, cüzdan, karton bardaklar ve not defteriyle kalem koyuyorum. Ev çocuğu yanına bir şey almak istiyor mu, onu soruyorum. Yeni aldığımız doktorculuk oyuncaklarını istiyor. Parçaları topluyoruz, çantayı kapatıyoruz, sırt çantasına yerleştiriyoruz. Çişini anca bitiren ev çocuğunu giydiriyorum. Saçını acıtmamaya söz vererek, saçlarını tarıyorum fakat bir kaç yerde yine de acıtıyorum. Özür diliyorum hafif dilenci sesimle ve bu sırada taramaya devam ediyorum. Ev erkeğinin uyanmama ihtimaline karşılık cep telefonunu evin içinde Google yardımı olmaksızın bularak başucuna koyuyorum. Ancak şarjının intihar eşiğine geldiğini görüyor ve koşup şarj aletini getiriyorum. Gıcık telefon, şarj olmuyor bir türlü, temas sorunu var. Araya ev çocuğunun terliklerini koyunca, temas ediyor ve şarj oluyor. Vakit kaybettiğim için saati kontrol ediyorum. Evden en geç 08:00'da çıkmam lazım... Randevuma gecikme lüksüm yok. Ah az daha unutacaktım, ev erkeğine not yazmam lazım. Ev çocuğunu aldığında yapılması gerekenleri yazmalıyım! Teknik ve nesnel zekaya sahip olan ev erkeği, tıpkı bir time-line gibi, saniye ve komutları doğru girilmedikçe, doğaçlamada zorlanıyor. Bu sebeple başlıyorum yazmaya...

Dönüştü markete uğrayın, yumurta alın. Eve gelince acıkmış olur, senin yulaflı yumurtanı seviyor, ondan yersiniz. Saat en geç 13:15'e kadar uyursa uyusun, yok uyumazsa zorlama. Üzerini kontrol et, çok sıcaklarsa mutlaka hafiflet giysilerini.

Notu görmesi garanti olan bir yere yapıştırıyorum; banyo aynasına. Hey allaam, bu şimdi kalkınca ekmeğin buzlukta olduğunu unutur. Çıkarayım da, çözülsün hem o saate kadar. Bu kıyaklarımı unutma ev erkeği! Gerçi senin her kıyağa verilecek bir cevabın vardır.

Ev çocuğuna ne çok kışlık ne de çok baharlık olmayan, ara geçiş montunu giydiriyorum. Benim gibi yürümeyeceği için, bebek arabasında oturur haldeyken sabah saatlerinde üşüyebilir. Mantıklı seçim. Çok erken kalktık, açlıktan midesi bulanabilir. Yanıma bir de muz alayım, yolda tırtıklar. Ben de üzerime baharlık montumu giyiyorum ve bu sefer sahiden evden çıkıyorum.

Çıktığımızda saat 08:15... Olsun, yetişirim. Anneme haber vereyim yolda olduğumuzu. Fırına geldik. Çüşlü ohalı! Fırın kuyruğu? Kaç kişi var orada? belki 20 filan. Bekleyemem, vaktim yok. Başka fırından alırız. İyi ki muz almışım yanıma, biraz tıkınsın yavru, acıktık!!!

Anneme nihayet ulaşıyoruz. Annem elimdeki simitleri görünce azarlıyor; 'kaç tane simit aldın?'.  Ayaküstü tartışıyorum en geleneksel halimle. 'Anne sabah sabah kapıda azarlıyo musun beni? Ben de bir şeyler yiyip çıkıcam heralde'. Annem yanlış anlamış taklidi yapıyor; 'he sen de yersin sahi, pardon. ben bize aldın o kadar simiti sandım'. Tipik annem... Ev çocuğu ne zaman kahvaltıya ona gelse, panik yapar. Zelzele geçirir. Güreş tutar. Çünkü çocuk doyurmak en büyük fobisi. Since 1983. Yine köşeye sıkışmış, görebiliyorum. Dolmuşa yetişmek için 20 dakikam var, iyi bari, kahvaltıyı benle halletsin çocuk, annem darlanmasın. Evden çıktığımda ev çocuğu doymuş, oyun oynar haldeyken onlarla vedalaşıyorum.

Dolmuşa yürüme 3 dakika- dolmuşla Karşıyaka'ya ulaşma, 17 dakika- dolmuştan, randevuma yürümek 1 dakika- ve randevum yalnızca 15 dakika sürdü. Kendime ayırdığım bu kuş boku kadar zaman için yaklaşık 4 saat serbest çağrışım yapmışım. Sonuç? Bunca kasışı yapmasaydım da olur muydu? Galiba, olurdu. Ev erkeği 20 dakika erken uyansaydı, kaymak gibi akar giderdi. Kimse ölmezdi, sakatlanmaz ya da sefil olmazdı. İşte illa Anadolu gadınlığı illa bi kurtuluş savaşı ortamı yaratmalar. Siper almalar, bin dereden su getirmeler, acıyı su gibi içmeler, keş gibi kıvranmalar.

Herkese hayat yolunda doğru tekniği bulma dileğiyle. İçtiğiniz kahveler eziyet üstü kahvesi olmasın, keyif kahvesi olsun.


Not: Bugün günlerden #hayır.




12 Nisan 2017 Çarşamba

Ne zorum vardı da çocuk doğurdum?!

Anneliğin bazı günlerinde ben...

Soruyorum kendime.
Ne işim vardı analıkla acaba? Mis gibi serserilik filan, zaman geçiyordu.

Gerçekten merak ediyorum. Benim gibi hiçbir kurum ve kuruluş tarafından 'hadi artık torun yok mu' zorlamasına maruz kalmayan (daha doğrusu ciddiye aldığım kurum ve kuruluş), evlendiği insan kişi çocuk sahibi olmaya dair sıfır plan yapan, toplumun hiçbir beklentisine prim vermeyen biri olarak nerden doldum taştım ana olma isteğiyle?

Bir sabah uyandım ve o istek geldi diye hatırlıyorum. Abartısız. Ne zaman analıktan başım sıkışsa-şikayet etsem, o dönemlerimi iyi bilen annem omuzlarını silker, şöyle der; 'anne olmayı çok istedin'...
Annem hiçbir zaman bu isteğime anlam veremediği gibi kendisi ikinci çocuğu hiç düşünmemiş biri. Hatta sanırım birinciyi de düşünmemiş. Kısmet, evladım!

Fakat benimki kısmet değildi. Basbaya doktorla kafa kafaya verip geliştirdiğim bir organizasyondu. İstedim ve oldu. Çok sevdim, çok emek verdim, sevgim hudutlarını aştı, büyüdü büyüdü ve şuan inanılmaz şekilde hayatımın ta kendisi oldu çıktı. Onsuz bir hayat senaryosu yazamam. Fakat, yine de analık neden ister ki insan durduk yere? Nasıl böyle bir sorumluluğu almak isteyebilirsin?

Şaşırdığımız çok şey olabiliyor. Örneğin, cinsiyet değiştirme ameliyatları, dile yapılan piercingler, tüm vücutta dövmeler, yüzde 100 vegan yaşayanlar filan... Farklı yaşam biçimleri bizi şaşırtırken, ana olmayı istemek nasıl şaşırtmaz? Al sana çılgınlık, tut sana marjinal hayat!

Gözleri eşşek gibi iltihaplanmış bir insan bebesi, assla ama asssla o göz tedavisini yaptırmıyor ve sen peşinde yalvarmaktan bim poşetine dönüyorsun. Dil dökmekten buruşuk kuru üzüm oluyorsun. İnsan gibi açıklamaktan yorulup rüşvet teklif etmekten minder oluyorsun, o da yetmiyor ceza ile tehdit etmekten terliğe dönüyorsun. Çiş yapması gerekiyor- yapmıyor, çiş yapınca kalkması gerekiyor- kalkmıyor. Yemesi gerekiyor- yemiyor, yememesi gerekiyor- diretiyor. Bin kez anlatılan hayati kurala uyması gerekiyor- daşşak geçmek uğruna yapmıyor, ayakkabı giydirmiyor, ıslanmış üstünü çıkarttırmıyor, diş fırçalatmıyor, yüz yıkatmıyor, saç temizletmiyor- bu oluyor ve şu oluyor.

Yaş krizlerinde dipçik gibi olmalısın. Günlük hayatta örnek olmak için pırlanta gibi durmalısın. Hastalıklarda sabırtaşına bağlamalısın. Ağlamalara karşı sünger kesilmelisin. Küsmelerde minnoş civciv, inatçılıklarda kirpi olmalısın.  Sabahları her şey mükemmelmiş gibi yapmalısın, geceleri akşamdan kalmamalısın. Tatillerde bazen olaylara Fransız kalmalısın. Alkollü gecelerde şişenin dibini görmemelisin, hatta şişeyi bile görmesen daha iyi.

Peki soruyorum sana... İnsan neden anne olmayı ister? Derdi nedir insanoğlunun? Sevgilisiyle, sevdiği işle, tatlı hayatıyla her şey yolunda giderken... sabahları 'yaşamak ne güzeeel' diye uyanırken, önünde tamamen sana ait kocaman lezzetli bir hayat varken, hangi fısıltı gelir de girer aklımıza? Bizi baştan çıkaran duygu nedir?

İmza: Bunları yazıp da 'iki-üç çocuk daha yapsam ne datlı olurdu aslında' diye hayaller kuran garip insan kişisi.


İki sene önce fındığım


4 Nisan 2017 Salı

Minik bir dertleşme.


Nasıl hissetsem bilemiyorum. Bir an felaketin eşiği, bir an kara mizah. Dakikalar içinde fikirlerim değişiyor. Ev erkeği ile öyle bir dönemden geçiyoruz ki. Hayatımızda hiç bu kadar göt olmamıştık. Kişisel tarihlerimizde.

Çok acaip kişisel olduğu için yazamıyorum ama duygularımı külahıma da anlatamıyorum. Eriyor külahtan, yanlara akıyor. Biraz yazmak istedim bu yüzden.

Ev erkeği ve ben tamamen birbirinden ayrı konularda benzer hayal kırıklığı yaşıyoruz. Neyse ki ikimiz de bol bol duygu paylaşıyoruz evde. O hayal kırıklığından besleniyor, güç topluyor, sakin kalabiliyor. Ben kayboluyorum, rüzgarda salınıyorum. Sonradan yakalıyorum onu, yetişiyorum yanına.

Bu ara tabi ne oluyorsa, yavru kuşuma oluyor. Onunlayım, el eleyim, sarmaş dolaşım ama mekanik. Ezberlemişim artık davranışları. Ezber dışı soru gelince ondan, kaçırıyorum. Bir de sıkılıyorum acaip. O da hissediyor galiba hırçınlaşmaya başladı. Bak aslında evde yaşamımıza dair her şey aynı, hiç fark yok. Ama ev erkeği ile ikimiz deli gibi konuşma ihtiyacındayız. Gündemimiz hep aynı. Başbaşa kalmak için fırsat kolluyoruz. Nerdeyse, rahatça önümüzdeki problemlere kafa yorabilelim diye çocuğu tam gün kreşe, ardından anneanneye kitleyesim geliyor. Tabi ki bu fikir bile beni alıp yerden yere vuruyor. Ev çocuğunun bana gürültü gibi geldiği anları görüyorum ve anında değiştirmeye-düzeltmeye çalışıyorum. İşte bunu kabullenemiyorum. Son bir haftadır aşamadım, her sabah 'bugün bambaşka bir gün olacak' motivasyonum hep patladı.

Dün benden 6 yaş büyük kuzenim geldi. Biraz dışarıda takıldık. İlk kez artisliğine değil de gerçekten samimi tecrübe aktaran biriyle konuşmanın verdiği rahatlamayı yaşadık. Birden bu sorunların geçiciliğini farkettik. İyi geldi. Sonuç, çok kastığımız yönünde. Daha rahat ve gevşek tipler olmalıyız. Bunun bir karışımı, iksiri filan var mı?

Bizim kasıntılığımızın hikayesi taa 90'larda memur çocuğu olarak yetiştirildiğimiz yıllardan başlar. Uzun hikaye. Son günlerde konuştukça, analizler yaptıkça sürekli aynı yere dokunuyoruz. Tamam, her şey yolunda gitmedi ama biz varız, ailemiz var. Yavru beybimiz var. O varsa, her sorunla başa çıkarız. İşte bu ince fikirlere rağmen ayılamıyoruz ya bu düşünceli halden. C'nin dediği şu 'çikolata yedikçe daha da yemek istemek' olayı gibi. Kafa yordukça yoruyoruz, kendimizi alıkoyamıyoruz. Uyuştuk.

Şuana, hayatımıza, kendimize odaklanamıyoruz. Bir engel var sanki. Kaygılar, belirsizlikler, verilmesi gereken kararlar önümüzde bekliyor. Ev kuşumun bir gününü daha kaçırmak istemiyorum. Kendimin de bir gününü daha kaygılı hallere kaptırmak istemiyorum.

Bugün farklı bir gün olsun. Ama gerçekten farklı olsun. Bir kahve yapayım. Bir saat sonra okuldan ev çocuğunu alıp, eğlenceli-başbaşa bir gün geçirelim. Akşam da oturup ev erkeği ile kaygılarımızı değil, neler yapacağımızı konuşalım. Ve yapalım! Konuşmayalım artık.

Ve hayatımıza geri dönelim.
Uzaktan durup seyretmek de gerekli ama bence bu kadarı yeterli.









30 Mart 2017 Perşembe

Kaybolan Eşyaların Saklandıkları Tuhaf Yerler


Bazen unutkanlık bazen şeytan aldı götürdücülük. Kimi evlerde çocuk dağınıklığı, kiminde de zihinsel tıkanıklık. Oluyor. Bir kumanda, bir kimlik, anahtar ya da çorap; sanki başka bir boyutta bir süre saklanıp sonra apaçık çıkıveriyor karşımıza. Hatta bazen öyle bir ifadeyle bakıyor ki bana kaybolan bir çorap teki; 'kafam attı gezdim geldim'... diyor basbaya. Bir delikanlı gibi çekip gitmiş. E ben buraya bakmıştım (bakar kör kısır döngüsü) valla yoktu diyorsunuz, bu sorulara bir türlü cevap bulamıyorsunuz.

Özellikle bizim ev çocuklandığından beri, kaybolan eşyaları bulmakta expert oldum. Dışarıdayken ev erkeği 'terliğimi bulamıyorum' dediğinde, 'soğanların olduğu sepetin içine bak' gibi nokta atışı tahminlerde bulunabiliyorum. Hem de ellerimi kullanmadan.

İşte hemen hemen çoğu evde kaybolan eşyaların serseri gibi saklandıkları ortamlar böyle:

Klasik Mekan: Koltuk Minderleri

Koltuk minderlerini açmak, nostalji yapmak için birebir. Hatta toplanın ailecek, patlamış mısır filan da alın yanınıza. Açın minderleri bakın. Neler neler çıkacak, ne anılar bulacaksınız. Geçen yıldan kalma kalemtıraş çöpü, yazdan kalma erik çekirdeği, evlenirken düğünde kaybettiğinizi sandığınız çeyrek altın. Koltuk minderlerini kaldırın ve hop, işte hatıralar geçidi. İşte o an filmin başrolü evlenme teklifi etmiş gibi çıldırırsınız. Minderin altından çıksa dediğiniz biri de olabilir tabi. Sizi gidi kara mizahçılar sizi.



Gizli Tehlike: Elektrik Süpürgesi

Elektrik süpürgesi ilkel ve sadık bir hayvan gibidir. Sizin için çok iyi çalışır ama maalesef şuursuzdur. Yerdeki kağıt çöpüyle, kağıt parayı ayırt edemez. O yüzden burada maalesef size biraz iş düşüyor. Ya temizlik yaparken gözünüzü dört açacaksınız ya da delirmiş gibi yerlere değerli şeylerinizi atmayacaksınız. Biz bugüne kadar elektrik süpürgesinin içinden ev çocuğunun gıcık düdüğünü, çeşitli mandallar, stickerlar ve ufak bozuk paralar bulduk. O gün bulduğumuz bozuk paralar, bugün yine kayıp olsa da bu yöntem sık sık yüreğimize su serpmiştir. Siz de yeniden kaybetmeden önce, süpürge içinde bulacaksınız aradığınız şeyi.  İşte o an filmin yardımcı oyuncusu çıkma teklifi etmiş gibi yalınayak koşacaksınız.



İçgüdülerini Dinle: Yırtıklar...

Şeytanın bile aklına gelmez. Çantanızdaki ufacık bir yırtığı hemen fırsat gören eşyalar, sinsice oraya istiflenirler. Ve siz perişanlıktan sakal bırakıp, evin ortasında bağdaş kuracak kadar çaresiz kalmadıkça da ortaya çıkmazlar. Çantanızı 67. kez yoklarken, elinize gelen yırtığın içeriye gizli bir cep yaptığını fark edersiniz. İşte o an grubun vokali telefon numarasını vermiş gibi delirirsiniz.




Kendi Kazdığın Kuyu: Sayfalar...

Maalesef kendi kazdığımız kuyuya düştüğümüz de oluyor. Çantaya aceleyle atıverdiğimiz bir kart, para ya da büyük olmayan herhangi bir nesne, çantanın içerisindeki defter-kitap-gazete gibi sayfaların arasına girip, orada gizli bir yuva yapıyor kendine. Sonra bul bulabilirsen. İnsan zihninin 'en son kartı nerde kullandım ben ya' diye diye her yerinde morarma olana kadar kendini kurcaladığı o anların sonu hiçbir yere bağlanmıyor. Ta ki sayfaları çevirene kadar. İşte o an dizideki manken sizi kesmiş gibi inci tanesi sıçarsınız sevinçten.



Yeni Bir Dünya: Kokuşuk Botlar

Bu durum bizim eve özel de olabilir, bilemiyorum. Ancak çocuklu evlerde bot ya da çizme demek, kutu demek- oyun alanı demek, içine bir şey saklayacak yeni ortam demek. Küpeler, sabunlar, donlar, bir adet soğan filan almak için botumun içine baktığım çok oldu. Bunlar bizde hep official şeyler. Kısacası, üşenmeyin bakın botlara, ayakkabılara. Bulunca adeta bir ressamla metafor dolu aşk yaşamış kadar bohem olacaksınız.



Eski Bir Oyun: Saklambaç

Kaybolan eşyalar tarihinde, en eski oyundur. Bir örtünün, koltuğun, halının, vazonun arkasında saklanmış olan eşyayı görebilmek için sadece evi düzenlemek yeterlidir. Düzenleme işi bittikten sonra cıscıplak karşınıza çıkacak aradığınız eşya. Tıpkı beğendiğin yazardan mektup gelmiş gibi bir his. Evi toptan düzenlemeye bir minicik anahtarı bulmak için çok ağır üşenebilirsiniz tabi. O yüzden siz en iyisi, son maddeye göz atın.



Zaman Makinesi

O gün kaybolan eşyayı bulabilmek için günü başa sarmak en çekici yöntemlerden biridir. Telefonunuz kayıpsa ve olaylar örgüsü hafızanızdan tamamen silinmişse, en başa dönmekte fayda var. Eve girdikten sonra, kahve için mutfağa girdim, dışardan gelen sesi farkedince salonun penceresinden sokağa baktım, derken çişim geldi tuvalete girdim, suyun kaynama sesini duydum ve çıktım. Bir saniye, tuvalet? İşte o an ünlü dansçıyla markette çarpışmışsınız kadar coşku hakkınız.




Öyle ya da böyle eşyalar genelde kaybolmuyor aslında. Şöyle bir derin nefes alıp 'çok fazla uzağa gitmiş olamaz' diyip, mantıklı düşünmekle senaryoyu tahmin etmek kolay. Hızlıca aramak yerine, sakince göz atmak daha verimli. Tabi ki çocuklu evleri saymıyorum. Çünkü yerçekimi toddler'ların nefes alıp verdiği atmosferlerde henüz yok. İcat edilmedi. Ve söylenmek serbest.