19 Eylül 2017 Salı

Emmece, gömmece...



Rüyamda lisedeydim. Sık sık o dönemlerde senaryosu geçen garip rüyalar görmeye alışkınım. Okul bahçesi geniş ve orman gibi bir yermiş.

Erdoğan, lisemizi ziyarete geliyormuş. Gençlerin sorunlarını dinlemek ve onlarla iletişime geçmekmiş amacı. Bahçeye çıktığında, hepimiz bizim yanımıza ne zaman geleceğini merakla bekliyoruz. Ne soracak? Yüzündeki ifade nasıl?

Öğrencilerle epey vakit geçirdikten sonra, bizim üçlü kız grubunun yanına yaklaşıyor. Pizzalarınızı yediniz mi kızlar, diyor. Bize komple pizza ısmarlamış. Ben pizzanın kaşarlı yüzeyinden kopardığım bir parçayı avcuma koymuşum. İki domates bir zeytin, sanki bir adam suratı olmuş. Gösteriyorum. Bir de Erdoğan'ı güldürmeyi umarak, 'bakın adam suratı oldu ve şöyle diyor' diyorum ve çingene ağzı yapıp ekliyorum:

'emmece, gömmece, saksafon 5 milyoooon'

Bu gerçek hayatta bana tee lise zamanında söylenen replik, gelmiş rüyamın burasına monte edilmiş. Lise döneminde İzmir'de kerhaneye giden fırlama bir arkadaşım anlatmıştı. Çingene kadınlar, sarkık memelerine kadar çektikleri şalvarla kapı önünden bu şekilde bağırıyolarmış.

'emmece, gömmece, saksafon 5 milyoooon'

Rüyamda, ben pizza adama bu repliği verince, Erdoğan hafif gülümser gibi yapıp, defterine notlar alıyor. İşte bu noktadan sonra rüyam adeta kabusa dönüyor.

Bahçeden bizi selamlayıp çıkıp gittikten sonra, hepimiz anlıyoruz ki bizimle iletişime geçerek, aramızdan 'çizgidışı' gördüklerini fişleyecekmiş. Çizgidışına tabi ki benim gibi terbiyesizler de giriyordu. Çok korkuyorum.. geberiyorum korkumdan. Bunu nasıl düzeltebilirim, ne yapsam o şakamı anlamlı bir yere bağlasam diye kıvranıyorum. Rüyanın korku kısımları aşırı yavaş ve ağır yaşanıyor.

En sonunda bu işten yırtamayacağımı anlayarak, gerçek hayatıma veda ediyorum içimden. Yani şuana. Rüyada işleri batırdım, hoşça kal ev çocuğum, ev erkeğim, sizleri seviyorum dedim.

Geçmişte kalmıştım.


16 Eylül 2017 Cumartesi

Doktorlar, hastane and the terapi.



Bu aralar en sıkı dostlarım tıp camiası. Bir cerrahtan çıkıp, ultrason uzmanına gidiyorum, öteki jinekoloğun bi çayını içip, cildiyecinin yanağından makas alıyorum. Böyle böyle hayat geçiyor. En son idrar yolu enfeksiyonundan ölüyorum heralde derken yine 3,5 saatimi kemiksiz hastanelerde geçirdiğimden bu yana, hayatımdan pek  bir şey değişmedi. Haftaya başka doktorlarda başka işler peşinden koşuyor olacağım.

Şöyle... Benden kan filan alındı. Bu kan alma anında vampir olduğum ortaya çıktı, kahretsin. Çocuk damarıma iğneyi sokmuştu ki 'aa sizin kanınız akmıyor' dedi. Yani bana bu durumu bildiriyor. Gayet olağanmış gibi. 'Evet çocuum ben ölüyüm. You can see dead people'

Ne dememi bekliyor? Belli ki orada bir hata yapan sensin. Kan akmaması diye bir şey mi olur abicim? Olduysa da bunun benle ilgisi ne? Vampirim ben evladım. Zaten kan aldırırken kafasını 'şeytan serilerinin' olmazsa olmazı 'ters' döndürenlerindenim. Bana diretiyor 'ama sizin kanınız akmıyor, böyle bişey yokk yaaa, akmıyor yaa' diye uzatıyor. Dedim burda uzman filan var mı? Demek istediğim 'gencecik veletsin, yok mu daha deneyimli, yaşını almış biri'. Varmış. O geldi, zırt diye aldı. Ve şöyle dedi: 'Sizinle ilgili bir sıkıntı yok hanfendi'. Bakın bu da benim sıkıntım değil. Ben ve biz diğer hastalar, doktorların el bezine vermediği kadar ilgiyi gösterdiği sade vatandaş olarak, sıralarda bekleyerek 'kan aldırma, don çekip çiş verdirme' gibi işlemleri yaparken son derece huysuz hale gelebiliyoruz. Bakalım mikrop kapacak mı, acaba taklaya gelecek mi adrenaliyle hastanelerde maceradan maceraya koşarken, sempatik bir şekilde, acemi bir sağlık görevlisinin şaşkın davranışını 'olağan' karşılamak istemiyorum.

Yine de karşıladım. İçsel söylenmelerle oradan çıktım. Aslında enerjim olsa Bülent Ersoy'a bağlamak isterdim de beni sallayan olur muydu? Tüm bunlar özele para vermemek için kendime yaptığım minik şakacıklar.

Neyse, gelelim kan sonuçlarına. Doktor saliseler içinde ilgilendiği sürede ileri seviyede idrar yolu enfeksiyonu geçirdiğimi söyledi. İlaçlar bitince de üriner sistemde detaylı kontrol yaptırıvermemi söyledi. O da şöyle. Ben sordum. Bakın dedim, durumum bu. Ben kaygılı biriyim ve belli ki burada hastanın kaygılı olmasıyla sizin pek bir ilginiz yok. Yine de söyleyin bana, bu uzun süre fark edilmemiş enfeksiyonun bana başka faturalar kesmesi mümkün mü? Tam böyle demesem de benzer şeyler söyledim. O zaman bir doktorun yapması gerektiği gibi, birkaç cümle daha kurdu bana işte.

Kan tahlili yaptırmayı da teklif eden bendim zaten. Yani bu basbaya tek taraflı bir ilişkiydi. Devlet hastanelerinden şikayet etmeyi burada kesiyorum. Çünkü, chook klishee.

Terapi


Dün terapi günüydü.  O ne terapiydi öyle. O neydi be öyle?
Terapi bittiğinde üçümüz de yıpranmıştık. Hepimizin üzerinden evlilik geçmişti. Doktor, tüm klasörlerimizi tek tek açıp, onların da alt başlıklarına teker teker göz atıp notlar aldı. Bizi tanıma görüşmesiydi, çoğunlukla. Durup bazen bir şeyi açıkladığı ya da tespit yaptığı da oldu tabi.

Tüm bunlar olurken, hem konuya çok odaktım hem de terapistin nasıl terapistlik yaptığını izlemeden de duramadım. Nasıl sorular soruyor, tepkilerini nasıl veriyor, nasıl sıkılmıyor, hassas konularda nasıl duruşu oluyor. İlk kez bir terapideydim. Çok kişisel dertlerimle bu anı kaçıramazdım eejhjesha : ))

Biz kesinlikle terapiden kıymetli şeyler çıkacağına eminiz. Bu yolu gitmek istiyoruz. Ama öyle hızlı bir sihir beklememek lazım, onu gördük. İnsan bireyi zor evladım. Vücudumuz bir sürü hatıradan ve düşünceden oluşuyor. Vücudumuzun yüzde 70'i hatıra. Bugüne, şuana 'önyargısız' bakmak çok zor oluyor haliyle. Ev erkeğinde ve bende farklı düşünce bozuklukları olduğunu söyledi doktor. Konumuz aslında o klasörlerde gizli. Sitcom'ların aptal dünyasında geçen çift terapilerindeki gibi 'hadi şimdi kendinizi birbirinizin yerine koyun' bilimi değil yani. Orası kesin.

Terapi sırasında çok kez güldüğümüz de oldu. Genel olarak açık, dürüst ve hatta eğlenceliydi. Fakat bu bi gerilim filminin girizgahında karakterlerin ve olayların çok geyik olmasına benziyordu. Filmin devamında ne cinayetler, ne psikopatlıklar olacaktı. Bence bizimki de böyle gelişecek. Yavaş yavaş merkeze inicez. Ev erkeğinin annesiyle ilişkisi şimdilik filmin en şüphe çeken kısmı. Bakalım.

Bir de enteresan bir andan bahsedeyim. Doktor, sordu. 'Biz olma' kavramına yüzde kaç verirsiniz, dedi. Ben yüzde 10 derken, ev erkeği yüzde 98 dedi. Sinirlendim. Nasıl 98 yeeaa, ayak mı yapıyosun, diye çıkıştım. Doktor şöyle dedi:


'Demek ki ev erkeğinin 'biz' olmaktan beklediği performansa göre durum yüzde 98'


Vayyy anasını. Bende tüyler diken diken. Bu tam bir gerilim filmi etkisi.
Bu çok şey demek oluyor sayın blog. Çok fazla anlama geliyor.

Hafta sonları genelde dünyanın en tatlı çiftiyiz. Hafta içi nasıl Safiye Soyman ile Faik'e dönüşüveriyoruz, fikrim yok. Dün de öyle çok eğlendik işte. Terapi konulu bir sürü geyik. Yurdum insanı geyikleri bunlar, ayıblamayın evladım.



Özetle, ilişkiler bizim kendi benliğimizin doğru çalışıp çalışmadığını ispatlayan mekanizmalar gibi. Yine her şey kendinde yani. Bir yola çıktık, gidiyoruz.

Herkese iyi Pazars.



14 Eylül 2017 Perşembe

Hayırlısıyla hastayım çocuum


Sabah 4'te uyandım. Uyuyamadım.

Başıma ne işler geldi blog.

Yeni girdiğim işyerinde, sağlık sektörüne yönelik çalışmalar yapılıyor. Ben de işin içerik üretme kısmında olduğumdan bol bol damar hastalıkları, kadın sağlığı, üreme, kanser türleri ile haşır neşir oldum. Tabi, Kahve bu durur mu. Kaygı bozukluğuna zaten eğilimi olan Kahve, hemen yapıştırmış şüpheleri. Bir gün göğsümde leke gördüm. O gün de meme kanserinin sadece kistik oluşumlarla değil, göğüste 'anasını?' dedirtecek cilt değişiklikleriyle de kendini göstereceğini yazıyorum. Tabi ki uzman görüşünü ben popi hale getirmek için derliyorum. Yoksa bilinçli bir yazma değil.

Ev erkeğine sordum. Sence, benim o leke? Ne dersin, dedim. Ev erkeği de tam 'her şeyi abartma lütfen' erkeğidir. O da baktı örneklerdeki fotoğraflara ve benim lekeyle kıyasladı. Bence bir an önce randevu alalım dedi. Koştuk gittik, Alsancak Devlet Hastanesi Genel Cerrahi'den aldık randevuyu.

Ben kanseri geçtim, kanserin hangi evresidir, ölür müyüm yaşar mıyım hesaplarına başlamıştım bile.

Muayene günü, doktor lekemi gördü. Cildiye görsün, dedi. Elle kontrolde ise eline kitle geldi. 'Nasıl fark etmedin bu kitleyi?' dedi. Fakat regl öncesi dönemdeyim demeye kalmadı, konu kapandı. Ultrason muayenesi için 2 hafta kadar beklemem gerekti, çünkü Kurban Bayramı'nın 10 gün 10 gece çılgın tatili.

O ara, bayram tatiline daha tam girmeden... Zafer Bayramı'na da 1 gün kalmışken... Benim alt karnımda epeydir beni baskılayan rahatsızlık hissi artışa geçti. Söylenmeye başladım. 'Başlıcam haa, şu işe girdim gireli, her boktan şüpheleniyorum, al şimdi de şuram ağrıyo' diye anneme gösterdim. Henüz kendisi de kadınsal hastalıklar dalında ciddi bir takip sürecinde, biyopsi sonuçları bekleme günlerinde olduğundan beni gaza getirdi. 'Ay çocuum hemen koş baktır' dedi. Gün o gündü. Sonra uzun tatile giriyordu tüm tıp camiası. Devlet zaten tatildi de, özel poliklinikler açıktı ve gözümde ışıl ışıl parlamaktaydılar.

Koştum gittim. Kendime teşhisimi yolda koymuştum. Bende hastalık hastalığı başlamıştı. Aslında hiçbir şeyim yoktu.

Doktor beni detaylı inceledi. Her türlü ultrasonu yaptı. Hatta batın ultrason dedikleri geniş haritalı incelemeyi bile yaptılar. 'Kızım senin hiçbir şeyin yok evladım' dedi. Sevinçle oradan uçtum. Hatta ig'de şu fotoğrafı paylaştım.

Meme ultrasonu günüm geldi çattı. Kitle meselesinden çok gerilmiştim. İşyerinden aldığım izinle hastaneye koşarken 'anne sen de gel benle' diye dilencilik yapmayı unutmadım. İncelemeyi yapan doktor, 'Kızım senin hiçbir şeyin yok, sen git' dedi. Yine sevinçle oradan uçtum. Muhtemelen o kitle, regl öncesi oluşan bir şeydi bu arada. Aynı gün cildiye de lekemi gördü, mantar dedi.

Fakat sorunlar bitmiyordu. Bir terslik vardı. Aşırı yorgun, halsizdim. Vücudumda tüm kaslar ağrıyordu. Ev erkeği 'yürümekten ağrıyordur' diyince inanıyordum. Bazen de ev çocuğunun kucağıma oturup zıplaması yüzünden ağrım vardır diye kıllandım. İyi kötü zihnim bu durumu yadırgamadı. Baş ağrısı, konsantre bozukluğu derken, ben mutsuzluktan olabilceğini düşünmeye başladım. Sanırım farkında değilim ama çok mutsuzum diyordum.

Derken dünden önceki gün, gece yatarken sol kasık ağrım başlayana kadar. Sabah uyandığımda (yani dün) ağrı artmıştı. Kaburgam ve sol bacağıma yayılmıştı. Bu neydi abi böyle?

Yine Alsancak Devlet Hastanesi'nden randevu aldık. Ertesi güne (yani bugüne). Fakat işyerinde kıvranmaya başlayınca, ben ertesi günü bekleyemeden acile fırladım. Durumu anlattım. Jinekolojik muayenemi yeni olduğumu, o sırada bir sorun görülmediğini söyledim. İşle ilgili yazdığım onca yazıdan öğrendiklerim idrar yolu enfeksiyonu ya da böbrek taşı bu diyordu içten içe. Doktor hemen idrar tahlili istedi.

Tesadüf annem de dersten çıkmıştı. Yanıma geldi. Cerrahi müdahaleyi gerektircek bir şey çıkmasın da... enfeksiyon çıksın nolur. Hadi nolur ya. Böyle dualar ediyordum.

Çişim gelince koştum acilin tuvaletine. Heralde en son Taksim'de girdiğim aşırı izbe barın tuvaleti böyleydi. Mikrop kapmamaya niyet ederek çişimi yaptım.

Sonuç, sahiden de idrar yolu enfeksiyonu çıktı. Ağrıdan artık duramaz hale gelmiştim. Doktorun verdiği ilaçlardan ağrı kesiciyi hemen yuvarladım. Ve? Günlerdir hissettiğim o belli belirsiz rahatsızlık bile kayboldu. Harika bir histi. Antibiyotiğe de başladım. Probiyotik takviyesiyle beraber. Bol su içiyorum tabi.

Fakat şüpheci Kahve durur mu?

Google'da idrar yolu enfeksiyonu hakkında biraz daha okuyayım dedim. O da nesi? Uzun süre fark edilmeyen enfeksiyonlar, çok ciddi hasarlar bırakabiliyormuş. Ve sinsi gibi anlaşılmıyormuş. Benim enfeksiyon tipimde yanma olmuyor. Sistit gibi değil yani. O yüzden ben uzun süre gerçekten anlamadım. Aylardır alt karnımda var benim şikayet. Kendimi hep erteledim, 'bana öyle geliyordur, bir şey yoktur' diye.

Bugün, dünden aldığım randevuma gidicem işte. Genel cerrahtan almıştık- sol kasık ağrısında öyle yapılıyor diye. Kan tahlili, şu, bu anlaşılır durum. Tüm bu hastalık detaylarını geçersek, beni en çok düşündüren..

Bu kaygı bozukluğuna yatkın halimin kendi kaygılılığına tepki olarak sürekli ertelediği 'gerçek rahatsızlık belirtisi' başıma çorap örecek mi?

Acaba kaygılansak da mı saklasak, yoksa kaygılanmasak da mı saklasak?
Kaygı bir çeşit koruma mekanizması mı yoksa işleri tümden berbat mı ediyor?
Ve söyleyin bana dostlar kendi kaygısının gerçek olmadığından kaygılanıp kendine çelme takmak, nasıl bir kafa?

Son Notlar:
1- Bu arada bende durumlar da ilerledi. İshal, mide bulantısı belirtileri de hortladı. Hepsi enfeksiyon belirtisi. Basit bir idrar yolu enfeksiyonu dersin dimi. Sistemim çürük sanki, berbat bir his.

2- Anneme gelince.. Onun da sonuçları şuan 'kırmızı alarm' seviyesinde değil. Kanser gibi bir tehditle karşı karşıya değil. Gözlem sürecinde. Sağlıklıdır, canım benim. Ama işte kadınsal bazı ameliyatlardan geçebilir, duruma göre.

3- Yarın terapi günü. Gerçekten heyecanlıyım. Kendi kaygı durumumdan da bahsetmeyi planlıyorum.

Bu yazının ana fikri:

Yaşlanmanın bir belirtisi de sağlık sorunlarından iştahla bahsetmektir. Hadi evladım, hayırlısıyla hepimizin bir hastalığı olur işalağ. Ortamların tadı çıkar çocuum.

12 Eylül 2017 Salı

Son derece yayvan bir yazı!




Sezonu 38 üzeri ateşle açtık. Kısmet evladım.

Çocuk ateşli 3. gününü devirdi. Sizin mahallede nasıl oluyor bilmiyorum ama burda doktorlar 3. gün sonunda ateş hala devam ederse, yeniden muayene edip, büyük ihtimal antibiyotik başlayalım oğlusunun annesi diyorlar. Sevgili anne, ne derler bilirsin, antibiyotik kullanmak ya da kullanmamak.

Bizimki hasta gibi değil. Antibiyotikte kalem kırıcağını sanmıyorum sayın doktorun.

***

Yukarıdaki kısmı dün yazıp, sızdım. Bugün iyiydi ev çocuğu.

***
Şu cümleyi de dün bırakmışım. Hem de ne için? Ev erkeğinin balkonda kahve teklifi. Türk kahvesi
qeyfi olan biri değildim. Kuzenim bana 7 karışımlı Urfa kahvesi getirene kadar. Sırf bunun için gittik, kahve pişirme makinesi aldık. Aynı yumurta haşlama makinesi kadar nonoş bir cihaz. Fakat yine de öyle demeyin. Ne yaptıysam kendime kahve pişiremedim. Her seferinde başkasından sana kahve pişirmesini beklemek gavatlık bir yerde. Bana balık verme, balık tutma makinesi al! Böyle özel ve gurme zevklerim varmış gibi yapınca, kendimi aşırı havalı yetişkin buluyorum. Sigaraya da tam bu heyecanla başlamıştım zaten. Şimdi de özellikli bir kahve içiyorum diye sevincimden ölüyorum. Sanki hayatı uzmanlıkla yaşayan biriymişim gibi. Bir anlık... Benzer hisleri ev çocuğunun davranışlarından çok emin olduğumda da hissediyorum. Bir yerlerde vakit geçirirken, çocuk hakkında soru soran biri varsa, benzer bir zevki yakalıyorum yine. Çünkü çok emin olduğum bir konu. Bu sorular genelde, aşırı basit ve dandik şeyler oluyor. Hatta bazen de zottiri. Henüz çocuğu olmayan ama bunun planını yapan kişiler. Ya da çocuğu daha mercimek bebesi olanlar, bazen de hamileler. Mesela, şöyle sorular geliyor: 'Kakasını söylüyo mu?', 'Konuşsam cevap verir mi, konuşuyo mu yaane?', 'Memeyi bıraktı mı?'

Ulan benim velet 4'e yaklaşıyor. Nerdeyse ayrı eve çıkacak be!.. demiyorum tabi. Kurumsal şekilde cevap veriyorum. Bazen bu soruların niteliği daha aktivist gibi dursa da bence zottirikliğinden yine bir şey kaybetmiyor:

'Çevre dostu bezler hakkında ne düşünüyorsun?', 'Sence yabancı dil eğitimine ne zaman başlanmalı, sen başladın mı?', 'Çocuğun sünnet olmama hakkı konusunda neler yapmayı düşündün?'

Hö? Bu soruları soran şiddetli idealist 2 aylık hamile bir tanıdığımdı. Sormuyor, adeta yargılıyordu. Onu zamanın akışına bıraktım.

***
Kendimi son bir yıldır, nasıl zeki hissediyorum anlatamam. Sanki Hulk gücü gelmiş beynime, ne olsa öğrenirim. Kusursuz hallederim. Nerdeyse gidicem üstün zekalılar vakfına kaydımı yapıcam. Öğret, hemen anlarım diyorum mesela bir şeyden bahsediyoruz. İşe giriyorum, hiç bilmediğim mevzularda iş istiyorum. İçimden diyorum 'en fazla ne olabilir ki kıpss'... Bugüne kadar hiç elimde patlamadı ama sanırım zaten çok da zorlayacak işler değildi. Şansıma... Neyse elbette zeka fışkıran beynimi övmek için yazmadım bunları. Zira bu övme şekli, zaten kısaca çürütmeye yeterdi iddiamı agsasdgsad: )

Asıl kıllandığım konu başka oldu. Laaağn! dedim.. Yoksa, lan? Evet şüphelenmekte haklıydım. Hani kafan iyiyken, detayları daha az görürsün, daha bi kendinden emin olursun ya. Cesaret gelir. O cesaret aslında, ayrıntıları daha az fark edebildiğinden. Bulanıklıktan. İşte bende de o varr! Hem de bayadır. Algılarımda daralma sorunu yaşıyorum ve her şey bana basit geliyor. Bunun adı bildiğin cahil cesareti be! Annelikle başladı sanıyorum. Her şeyi tostoparlak, 'olduğu kadar' yapıvermeye alışmaktan her şey gözüme 'mümkün' görünüyor. İncelikleri önemsemeyip, dağınık da olsa yamuk yılık da olsa o şeyi yapabilme kahramanlığı, yeni huyum oldu. Şikayetçi miyim? Hayır. Ben ki kendimi bildim bileli, yeterli olduğum konularda bile 'yetersizmişim gibi' görünmeyi kibarlık zannettim. Sanki kendimi yeterli bulduğumu söylersem, kabalık olurmuş gibi, o övgüyü ben değil başkası yapsın diye, bana iltifat edildiğinde bile konuyu değiştiren bendim. Şimdi gayet kaşar bir şekilde 'hallederim, halledemeyeceğim bir şey yok' duruşum var. Gönder, öğreneyim. Nasılsa üstün güçlerim var, siz normal insanlar için zor ama benim için kolay, fişuuiişiiiuyt!
O iş bende

Şapşallıkla dahiliğin akraba evliliğinden olma 'yarım akıllı' çocuğu gibiyim.
Fakat inanın bana, hayat tam bir odaklanmayla çok 'akıllı' olmayı gerektirecek kadar ciddi değil. Aksi bile olsa, valla artık bilmiyorum. Yarım akıllıyım ve her şey çok basit görünüyor. Matematik bile!

Haftayı ortaladık nerdeyse. Son derece yayvan şeyler yazdım. Tuvalette düşünür gibi. Herkese hoş günler.








6 Eylül 2017 Çarşamba

Sabahın cıngırında çene



Dün, ofiste henüz tanıştığım bir gadın insanıyla, ikinci çocuk muhabbeti yaparken buldum kendimi. Kahvemi hazırlarken konu oraya nerden geldi. Biz kapadık dükkanı yeaa, dedim. Biz çocuklu kadınlar ilk tanışma diyaloglarında Cern'de tarihin en efsane projesi için toplanmış olsak bile konuyu buraya getiririz galiba.Yaşımı sordu. 34 dedim. Bana net bir şekilde:

'Sen bence de kapa o dükkanı' dedi. Kuru üzüm gibi hissettim o anda kendimi. Mıyıntı bir sesle:

'Ama o yaştan sonra doğum yapan kadınlar çok'

Duyan olmadı bu imdat çığlığı gibi sesimi. Bozulduğumu yaklaşık 20 dakika sonra, dalağımda yaşadığım belli belirsiz rahatsızlıkla hissettim. Bilgisayarımın başında döndükten sonra oturduğum yerde beni rahatsız eden bir histi. Hımm, sonra fark ettim. Başladım yine kibirli bir insan gibi sosyolojik şekilde söylenmeye. İnsanlar kaba, dedim sinirli sinirli. Ne söylediklerini bilmiyorlar. Ev erkeğine yazdım bunları.

Öğleden sonra kızla yeniden karşılaştık. Konu bu kez meme kontrolüydü. Bakın yine saniyeler içinde iki kadının geldiği yer. Bahaneyle yaşını sordum. 30, dedi. Aradan geçen saatlerde, akşam balkonda meyve yerken birden o rahatsız his kayboldu. Ben kimseye öyle bir diyalogda bulunmayı tercih etmesem bile bana da bundan 4-5 sene önce, 34'ler filan aşırı karmaşık- karanlık görünürdü. Dışımdan söylemesem bile, içimden söyleyebilirdim o lafı. Dert ettiğim 34 yaşımın ta kendisi olabilir miydi? Dert ettiğin şeye bak Kahve, dedim kendime. Hayır dedim, dert etmiyorum, ama başka bir duygu var işte. Bozuldum o anda, 34 yaş halimle. Keşke duygusal kulağım gün içinde beni bu kadar meşgul etmese. Var mı bir yöntemi?

***

İki gündür, yakınımda oturan biri nezle. Ve ofise atılmış bir bomba gibi, her yere 'nezle' fişekleri saçıyor. Hapşırırken başını benden tarafa hafifçe aşağıya eğerek hapşırıyor. İlk bir kaç hapşırıkta, yanlışlıkla olduğunu düşündüm. Ağzını kapamadan hapşırmak gündemimde yer alamaz çünkü. Nezle - grip olmak, anne olduktan sonra benim için alamayacağım büyük risk. Hele ki çalışırken. Çalışan anne olarak her türlü mücadeleye varım. Hasta çalışan anne olarak yokum. Lütfen ağzınızı kapatıp, gün içinde sık sık ellerinizi yıkar mısınız? Diyemedim. Önüne tuvalet kağıdı koydum. Kullanırsan daha iyi olur sanki, dedim. Bunu 'oha yani bunu da yapman lazım aloo' şeklinde değil de 'al cınım belki denk gelirse kullanırsın' gibi söyledim. Hayır, devam etti. Farkında bile değil. Ağzını şapırdatıp yemek yiyen insanların, olaydan aşırı bihaber ifadesi vardı yüzünde.

***

Ev erkeği ile ruh tamircisine gitmeye karar verdik. Kararı verme kısmı, benimdi. Tamam yeea, gidelim diye kabul etme kısmı, onun. Çok sevdiğim birine sordum. Bana birini önerdi. Sonraki haftasonu huzurlarına çıkıcaz bilimin. İlişkimizi tüp bebek yapar gibi steril bir ortamda uzman üçüncü kişilerin karşısında yeniden doğurmaya çalışıcaz. Çünkü biz yine biziz ama ilişkimiz aramızda değil gibi. İlişkilerin hamurudur tartışma, kavga. Her zaman lezzet katar. İşte o lezzet artık yoksa... Beraber jetlag olmuş gibi hissediyorsan. Neden gıcığız ki şuan? Konu neydi? Ya olayı hatırlamıyorum bile o ama ona öfkeliyim. Neden bütün hafta bana tripliydi? Ha tamam konu ben değilim, morali kendiliğinden bozuk. Niye salata hazırlarken konuyu birbirimize getirdik? Dün de ona kuru fasulye ıslat dediğimde, olaylar sarpa sarmıştı. İşte bu ilişkide jetlag. Zaman ve sorunlar konusuna hakimiyetin bitiyor. Eskiden ikinize iyi gelen şeyleri bilirdin. Kötüleri de. Sen nefes alırdın, o verirdi sanki. Uyum vardı. Şimdi birbirimizin hayatındaki spam gibiyiz. Hadi be bilim. Bizden daha bi 10 yıl çıkar, coşkulu şekilde hem de. Yap bişeyler. Benim yapacak halim yok, bellerim ağrıyo.

***

Sabah 06:36, çiş yaptığım gibi buraya koştum. Şimdi kalkıp hazırlanmalıyım. Yeni bir gün. Günümü dünden daha güzel yapmaya niyetliyim.

Herkese cillop Perşembe.

2 Eylül 2017 Cumartesi

Neydi o bayramlar öyle?


Bayramın ikinci gününde demli bir çay eşliğinde selamlars.

Buralar o kadar bayram değil, öyle anti-bayram bir halde ki, sevmemek elde değil. Tıpkı Joe'nun bahsettiği gibi, bir virüs salgınından sonra şehrin boşalmasıyla, her yer 'bana' bayram şuan. Ve nerde o eski bayramlar. Ay neydi o bayramlar. Her yerde cesetler ve leşine konan insanlar. Kan revan ve çiğ et kokusu. Bahçede olan biteni mutlaka izleyen minik çocuklar. O miniklerden biri de bendim.  O zaman nerdeydin çocuk psikoloğu?

öldüyse hemen pişirip yiyelim

Yannış anlama olmasın, bu benim bayram hatıram. Herkesin bayramı kendine. Kimse bayram genelinde konuştuğumu sanmasın. Benim bayramlarım yetişkinlerin masaya oturup yemelerini konu alıyor. Ve yemeye zorlandırıldığımı. O et kokusu. Böğk! Annem hariç herkesin üzerimde oluşturduğu baskı:

'Ye, yesene, al al, aç ağzını'
Nereye gitsem, aynı baskı. Bu kaçıncı baskı. Neydi o bayramlar öyle?

Akrabalarımızdan da uzaktık. Harçlık öyle pek gelmezdi. Mahalleden arkadaşlar yanımda avuç avuç paralarını sayarken, para torbalarını da uçmasın diye ben tutardım. Neydi o bayramlar öyle? E, ne kaldı o zaman bana güzel bayram hatırası?
binlerce akrabası bulunan Alican bayram harçlığını saymaktan sakallandı 

Şekerle aram pek yoktu. Ki ülkemizde bilirsiniz şeker ikramları genelde 'asil misafirlere' kaliteli çikolata, çoluk çocuğa ise dandik kofti pis cam şeker şeklinde olurdu. Hiç sevmezdim. Şekerlerin çocukların gırtlağından boca edilmesi. Neydi o bayramlar öyle?

pazarın en ucuz şekerinin tadını yine çocuklar çıkardı

Bu yaşa geldim el öpmek hala içimden gelmiyor. Annem hiç elini öptürmedi. Git elini öp teyzenin de demedi. Biz anneannemizin elini de öpmedik. Yanaklarından öptük. O eller her bayram 'öp beni' diye burnuma uzatılırdı. Neydi o bayramlar öyle?

el öpenlerin çoh ossun evladığım

Giydiğim giysiler aşırı rahatsızdı. Leke olmamalı, kırışmamalı. Misafirin karşısına, misafirliğe onlarla çıkılmalı. Saçlar nizami durmalı. Sıkıcı. Neydi o bayramlar öyle?

Bugünün bayramları 'bana' bayram. Muazzam bence. Etrafta görmediğim kan revan için minnettarım. Apartmanda kavurma kokusu bile olmadı, buna daha da minnettarım. Birkaç yerde kan damlası gördüm ama ona da diyecek bir şeyim yok, bizler ceset görmüş nesliz ne de olsa. Geçenlerde önce platonik sevdiği adamı (Vatan Şaşmaz) sonra da kendisini öldüren Filiz Aker'in cesedini gördüm. Kan revan içindeydi. Baya basbaya sansürsüz yayınlamışlar Youtube'da. İnanın, hiç rahatsız olmadım. Bizler öyle bayramların yetiştirdiği çocuklarız işte.

Neyse konuya dönelim. Neydi o bayramlar öyle? Şimdikiler için teşekkür ederim. Sevdiğim komşularımı görünce, günlük temiz ve rahat giysilerimle onlara gülümseyip 'iyi bayramlaaar' demek yeterli geliyor. Teşekkür ederim. Oğluma şeker veren büyüklere, oğlum 'ben yemem' diyor, teşekkür ederim. Eve hiç et girmedi, kimse buzluğuma ceset sokmadı, teşekkür ederim.

10 günlük tatilin verdiği konforla, turist gibi yaşadığım bu bayramda herhangi bir söğüşe maruz kalmadığım için herkese teşekkür ederim.

Yazının çok bilmiş son sözü:

Bayramda sizden ilgi, alaka ve lakırdı bekleyen yakınlarınıza vakit ayırmak, beraber keyifli planlar yapmak bir bakıyorsunuz size de iyi gelmiş. İhtiyacımız olan bence tatlı anılar oluşturmak. Yoksa nasıl adı 'bayram' olabilir ki?





Emmece, gömmece...

Rüyamda lisedeydim. Sık sık o dönemlerde senaryosu geçen garip rüyalar görmeye alışkınım. Okul bahçesi geniş ve orman gibi bir yermiş. E...