26 Mart 2017 Pazar

Sen bu yazıyı okurken, 1 dakika 20 saniye daha yaşlanacaksın

İnsan bireyi şu üç günlük dünyada en çok neyin peşinden gider? Ekmeğinin mi, manitanın mı, hayatın özünün mü? Hayır gardaşlar, hiçbiri. İnsan bireyi yaşının peşinden gider.

Nasıl mı?

Mevzu bebelikten başlar:

"Mm 2 yaşa göre, iyi konuşuyor / konuşamıyor"
"3 yaşında mı, aa daha kocaman görünüyor, aferiiiin"
"5 yaşında olmasına rağmen altına çiş kaçırıyor"

Daha bebelikten bizimle artmaya başlayan yaş rakamı, etrafımızda çeşitli beklentiler yaratıyor. Sonra sazı eline eğitim hayatı alıyor. Orda da kan revan içinde yaşımıza göre kendimiz ve diğerleriyle kıyaslanıyoruz. Bizden yaşça büyükler ya idolümüz ya 'kötü örneğimiz' olarak kafamızda bir yaş deadline'ı oluşturuyor.

İlhama ihtiyacımız olan yaşlarda kendimizi 'kendi' akvaryumumuzda yüzdürmek yerine; falanca yazar şu yaşında ilk kitabını çıkarmış bile, benim daha bin beş yüz fırın yiyip sonra onları sindirmem lazım, diyor- hayallerimizi az ilerideki çöp kutusuna bırakıveriyoruz. Yazar örneği yerine, müzisyen, oyuncu, küçük yaşında isminden söz ettiren bilim bireyi de olabülür.

Sonra aşk meşk ve ilişkiler konusunda da deadline var, malum. Bu konu artık fısıltı olmaktan çıktı. 30 yaş sonrası hala evlenmemiş tüm kadın ve erkekler üzerlerine doğru koşan 'panikatörler' tarafından taciz edilirler. Bu bazen 'niye evlenmiyon gız' şeklinde patavatsızlıklarla olabilir. İnsan bireyinin nerde ne yapacağı belli olmaz. Çocuk sahibi olmayanlara da aynı mahallenin panikatörleri saldırıda bulunabilir. Ne bileyim mesela anneler gününde bekar kız arkadaşlarına abartı ifadelerle 'illa doğurmaya gerek yok ki, sen çok iyi bir kedi annesisin, anneler günün kutlu olsun be bacım' şeklinde gayet lüzumsuz yakınlaşmalar yapılabilir. 40 yaşında hala çocuk sahibi olmamış bir birey herkesi korkutur. Ya bildiği bir şey varsa? Ya mutluysa? Ya bizden daha iyi durumdaysa? Böyle bir şeyin kabülü olamaz. Herkes kapısının önündeki deadline'a sahip çıkmalı. Tıpkı bebeklikteki gibi. 3 yaşında kakanı hala babanla aynı yere yapamıyorsan ya da 30 yaşında aileler hala tanışmamışsa, etrafındaki panikatörlere hazır ol.

30 yaş üstü, evlenmiş, çocuk sahibi olmuşsanız yine tebrik edemiyoruz. Çünkü iş orada bitmiyor. Bunun ikinci-üçüncü çocuğu var, işsel konular var, mal mülk var, squat'a başlaması-botokslara giriş yapması var. Hepsi için bir deadline var, unutmayın.

Yaş takviminde hepimizin uyması gereken kurallar var, dedik. Özellikle bir kadın asla yaşında göstermeyecek. Bu da bir kural. 35 isen daha yeni 30 olmuş gibi, 30 isen taş çatlasa 25 olmalısın. Ama fake bir şekilde. Bu eğer gerçek olursa panikatörler bunu takdir etmez ki? Şaka mısın? Gerçekten genç gösteriyorsan, kim bunu itiraf etsin. Etrafında sırrını keşfetmek için pusuda beklerler. Ve kuru bir teselli için senin bir tutam botoks ihtimalini severler.

Bu yazı 33 yaş sponsorluğunda yazıldı.
Bazen giydiği gömlek ya da ayakkabıya göre ortamda 'aa yaşını hiç göstermiyorsun' bazen ise 'hmm demek 33'sün, anladım' şeklinde 'tam ortada' tepkilere maruz kalındığı yaştayım. Aslında biraz çabayla belki 31 gösteririm ama genelde yaşımın insanıyım.

Dün ev erkeği gecenin bir vakti, mutfakta sohbet ederken 'ama senin annen harbiden yaşını göstermiyor ya kadın 50 bile göstermiyor' diyince, içimdeki aşırı sevinçli kelebek sabahı zor ediyorsa, bir an evvel annesine bu yorumu iletmek için çıldırıyorsa, bilin ki orada yine bir 'yaş' gerçeği var.

Dünya, 'daha genç göstermek ve her şeyi yaşı gelmeden yapmak' motivasyonuyla dönüyor.

Gündelik yaşamdan bir motivasyon cümlesiyle yazıyı sonlandırıyorum:

'Sen yaşlanmadın hayatım, yaş aldın'


Hadi pazar kahvesi.

Not: Görsel yok, vakit yetmedi, kuru kuru oldu biraz, idare edin dostlar.


22 Mart 2017 Çarşamba

Baş döndürücü şeyler


Ben büyürken, nasıl şablonlar aldıysam mahalleden, onları hala güncelleyemiyorum. O zamanlar zengin olmak, havalı durmak, baş döndürücü şekilde gizem yaratmak kavramları minik hayal dünyamı çok meşgul eden şeylerdi.

Balkon ve pencerelerine pimapen panjur yaptıranları çok zengin bulurdum. Bizde yoktu. Panjurlu evlere giderken bir heyecanlanırdım. Belki ev sahibi yarım açardı panjuru filan, belki benim açmama izin verirdi. Böyle şeyler.
90'larda bu ucube panjurlar Burak Kut gibiydiler

Haftasonu arabalarıyla memlekete-denize-pikniğe giden aileler başımı döndürürdü gizemden. Öyle bir şaşırırdım ki. Evde kendimi uçan sabri gibi yerlere atarak 'bize de panjur taktırıın noluur taktırın' yalvarmamdan kısa süre sonra, annem beni yeterince ökkeş bulup halime acımış olacak ki, pimapenlerimiz bir tanecik balkon ve salon penceresine takılmıştı. Şırraak diye açar kapardım panjurları yerli yersiz. Bazen tamamen kapatır, nasıl her yer karanlık oldu diye şaşırır- önce birini sonra ikisini açarak, içeriye güneşin girişini seyreder- yine şaşırırdım. O sayede dikizlerdim arabasına binip gidenleri, panjur aralıklarından.  Bagaja yerleştirdikleri sepetleri, tüpleri, kilimleri, kova kürekleri izlerken- çırpınırdı yüreciğim. Bir de denizden dönenlerin bir kokusu olur hani. Güneş kremi ile deniz suyu birleşimi. İşte o koku benim en sevdiğim kokuydu. Duyunca yine kalbim atıverirdi.

O vakitler mahallede herkeste olan beyaz şahin.

Salonunda vitrin olanların aşırı önemli insanlar olduklarını düşünürdüm. Böyle asiller, soylular ve bu eşyalarına kadar yansımış gibi. Yine bir gün evde kendimi yerden yere attım ve bana acıdılar da salona vitrin takımı aldılar. Bu sefer de neden dantel koymuyorsunuz diye acıklı laflar etmiştim.

Zihnimde canlanan 'başkasının' eşyaları


Çok var böyle. Sarı kıvırcık saçlı kadınlara şaşırırdım, nutkum tutulurdu, nasıl bu kadar güzel saçlar olabilir diye. Kendi safinaz karası saçlarımın arasında sarıya kaçan bir tel olabilir mi diye arar dururdum.

Bir de bebekli annelerin yanında hayranlık baş dönmesi yaşardım. Ama konu bebek filan değildi. O kokuydu. Pampers kokusu mu, pudra mı, acaba neydi o koku? Islak mendil türevi bir şey de olabilir. Başım dönerdi o kokunun hoşluğundan. Bana bir şekilde zenginlilik gibi filan gelirdi. Bizim evde temizlik yapılınca ev sadece klorak kokardı. Bir de annemin kremleri güzel kokardı. Ama annem de azcık azcık kullanırdı, bana da dokundurtmazdı.

Dalin efektiydi belki de o koku?


Bu çocukça ve hafif angutluğa varan hayal dünyam elbette şuan beni kibar bir şekilde güldürüyor. Annemin vitrinli ağır salon takımlarından, dantellerden neden nefret ettiğini anlayabiliyorum. Babamın göz problemi yüzünden araba kullanmamasını da öyle. Hatta annemle babamın dev mutsuzluktan aile olamadıklarını, dolayısıyla hafta sonları bizim hiçbir yere gitmeyişimizi de. Ve diğer birçok şeyi de. Anlamak, güncellemeye yetmiyor tabi. Hala o şablonların gelişmiş halleriyle dışarıya baktığımdan şüpheleniyorum.

Nerden aklıma geldi bu çocukluk alemim dersen. Sabah ev çocuğunu okula bırakıp biraz yürü biraz koş, spor yaptım. Yakın bir tarihe kadar, sabah 8-9 sularında dışarıda koşan/yürüyen bir kadın görsem, onu da aşırı havalılık ve zenginlilik görüyordum. Çünkü kaçta koştuğun çok önemli. Eğer emekli değilsen, öğrenci değilsen, tatilde değilsen sabah 8-9 aralığında spor yapıyor olmak, resmen instagram gızlığına girer.

'Bu kadar havalıyken bir tanıdık görsem bari' (temsili)

Dışarıdan kendime bir baktım. Nasıl havalıyım. Sanırsın, işinin patronu- toplantıdan önce hızlı bir sporunu yapıyor. Ardından duşunu alacak, topuklusunu giyecek ve dalacak beyin fırtınalarına. Ya da öyle bir zengin, öyle bir geniş limit kredi kartlı ki.. günün en ideal saatlerinde spor yapabiliyor. Neden? İşe gitme zorunluluğu yok. Çocuk varsa da bakıcısı ilgileniyor.

O saatlerde havalı bir şekilde koşuyorum çünkü işsizim be evladım. Zayıfım ama bir fil kadar da gevşeğim be çocum. Üstüme gelmeyin.

Neyse ne diyordum, çocukluğumun minik hayal dünyasını bazen böyle hatırlamak tatlı geliyor. Şimdi de benzerleri var ama onları böyle rahat anlatamıyorsun işte. Hala tatilden dönen insan kokusu seni cezbedebiliyor, söylemiyorsun örneğin. Ve sarı kıvırcık saç çok güzel görünüyor, ama esmere gitmiyor, bir şey yapamıyorsun.

Kahvem öğleden sonra bugün. Sizin kahveler ne zaman?





16 Mart 2017 Perşembe

'Çocuğum çok şanslı çünkü ben...'




Hali hazırda yarı pijamalı hayatım hala devam ediyor. Ne zaman eğitim / iş görüşmesi için evden çıkmak üzere olsam, ev çocuğunun kaka yapacağı tutuyor. Tek başıma toplu taşıma araçlarına bindiğimde aceleyle telefonumu açıyor ve ev çocuğunun fotoğraflarına baştan sona bakıyorum. Ve evet montumun cebinden en çok ev çocuğunun sümüklü mendilleri çıkıyor.

Kısacası elim bu kadar analık hamuruna bulanmışken, kendimi dışarıdan görebilmek ve değerlendirmek sisli bir hal. Ama olsun, ne demiştim- kendimi annelik maceramda onaylamak ve 'iyisin gızım aferin' demek istiyordum.

Evi Umursamamak
Analık maceraları için böyük adım sanki. Bana aferin çünkü bu evi dirlik ve düzen içinde tutmak uğruna bebemin eğlencelerini bölmüyorum. Gerekirse salonun ortasına büyük bir dağ yapmak için tüm yatak, yorgan, örtü, çarşaf ne varsa yığıyor. Ki benim gibi evdeki düzensizlikte nefes alamayanlar, ne demek istediğimi anladı. Evi kendi deney alanı yapsın, ortam sunuyorum. Buralarda hiç içime içime gıcık kaptığım, tiklendiğim, sivilce çıkardığım olmadı. Tam tersi ondaki iştah bendeki tatmin.

Kriz Anlarında Yumuşak Tepki
Çok gergin-acele-zor anlarda ev çocuğunun bazen saçma tutturmaları oluyor. Öfkeden gözüm dönebilir ya da oturup kahrımdan ağlayabilirim. Fakat ilginç bir şekilde böyle çaresiz anlarda bana aşırı bir gülme geliyor. Öyle bir gülme ki ev çocuğu da şaşırıyor, neden kızmadım acaba diye. Bu benim bir huyum yani garip anlarda gelen cıvıtık bir gülme hali. Delirmiş gibi değil de 'kopmak' gibi daha çok. Ama sanmayın ki zeki bir espiriye güler gibi. Neyse işte o gülme huyumun ben ekmeğini çok yedim. Annelikte en çok verim aldığım huyum diyebilirim. Çocuk inadı kırmaya ve 'vay be annemi eğlendirdim galiba' hissi vermeye birebir.

Ah Ne Varsa Bende Var
Duygu arası geçişlerim iyi. Örneğin ben meşgulken ve çocuk neşeli oynarken, kafasını bir yere çarptığında yetişme ve yatıştırma hızımla, o sırada kızgın olduğum çocuk özür dilediyse onu yeniden hoş görebilme ve kucaklaşma el çabukluğum güzel. Seri bir şekilde biçim alabiliyorum. Elele tutuşup keyifle bir şeyler okurken, uyku saati geldiğinde suiistimal edilemez bir disiplin haline bürünebiliyorum.

Eğlence ve Uyum
Üşenmiyorum. Sabah zıpçıktı gibi kalkıyorsa, ben de zıpçıktı oluyorum. Yorgan altı sohbet modu oluyorsa, ben de yanına kıvrılıyorum. Yağmurda sokak diyorsa, konum alıyorum. Kısacası, onun rüzgarını kovalıyorum. Balina ol diyor, kralı oluyorum- büyükbaba ol diyor, bıyık bırakıyorum, daha ne olsun?

Objektif Tutum
Durumlarla ilgili kişisel fikirlerimi koltukaltıma kakalıyorum. Bel altı yapmıyorum. Benim yıldızımın barışmadığı bir kişi onun ailesi ise, asla keyfime göre yönlendirme yapmıyorum. Bu bebeme saygımdan, onun kendi deneyimlerine heyecanımdan. Onun kulağına bir şeyler fısıldamıyorum yani. Her şeyi sıfır çizgisinde yansız tanıtıyorum. Bence benim gibi koca dünyayı bile kişisel algılayan biri için büyük beceri.

Seviyorum abi!
Ah ya bir de son olarak, çok seviyorum be! Ama bu sevgi davranışlarıma, bakışlarıma, yemeklerime, giydirmelerime, okumalarıma, oynamalarıma, sohbetime her şeyime taşan bir sevgi. Onu kendi sahiplenici, mülkiyetçi tavrımdan bile koruyan bir sevgi üstelik. Akıllı bina gibi akıllı sevgi diyelim adına. Saldım çayıra, mevlam kayıra değil. Naif duygularım var. Zarif fikirlerim var. Sevgim kadar saygım var.

Böyle madde madde yazınca, birden kendimi kocaman bir balina gibi hissettim gerçekten. Sarsılmaz, yıkılmaz, güvenilir bir ana! Ben bu özelliklerimle yeterim de artarım sanki. Arada yaptığım çömezlikler, acemilikler, salaklıklar da nazar boncuğum olsun.

Not: Bu yazı dünkü 'mim' girişimim üzerine yazıldı. Kendi analık aleminden anlatmak isteyenleri keyifli, bağdaşla, kahveyle dinlerim.

15 Mart 2017 Çarşamba

Annelere Çağrı!




Ey analar. Blog yazan analar. Blog okuyan analar. Eli mouse tutan, mobil avuçlayan analar.

Bakın ben 'annelere meydan dayağı' huyumuzdan çok sıkıldım. Hepimiz iğneyi de çuvaldızı da sadece kendimize batırıp blogcu anne itiraflar köşesine de başkalarını dedikoduluyoruz. Ben bugüne kadar iki kayınvalide bir de koca dedikodusu yapmışımdır oraya. Ama işin özünde derdim hep kendimle. Çocuk öksürüyor, benim içim buruşuyor. E, ne var yani, nolmuş? Uykusunda öksürüyorsa nolmuş? Bu bir canlı. Gepetto Usta mıyım ben de Pinokyo doğurayım? Yok efendim bu hafta yeterince lifli gıda yememiş. Dün çok fazla çizgi film diye tutturmuş.

Çoğumuzda görüyorum, daha çoğumuzda da hissediyorum- hepsi için günün sonunda faturayı kendimize çıkarıyoruz. Daha fazla 'şey' olmalıydım. Olayları 3 derece sağa yönlendirebilirdim. Keşke biraz daha az 'şey' olsaydım. Anne olmayı yeryüzündeki tüm suların örtücülüğünde görüp, her şeyi 'halletmek', konuyu 'çözmek', duyguları 'kaplamak' olarak hisliyoruz. Kelimelere dökerken bunları söylemiyoruz ama evet içimizdeki his bu. Kendimiz yetmiyor bir de babasını örtüyoruz. Biraz daha mı 'şey' olsan acaba? Bence çok fazla 'şeysin', olmaz bu kadar da. Çocuklar eldeki ebeveynle yetinmeyi bilmeliler. Tabi önce ebeveynler bunu bilsin. Malzeme bu. Bir deli olmadıkça ya da suiistimalci veya şiddet uygulayan filan bence tüm ebeveynlerin oluru var.  Öyle ya da böyle iyiyiz işte. Beceriyoruz, kıvırıyoruz.

Özeti: 'Ebeveynlikte kafayı yiyorsanız, bu işi doğru yapıyorsunuz'

Hele hele takipçililer? Siz de sıkıldınız mı onlardan? Sürekli her olayda anne azarlayan bu takipçililer. Profillerinden kendi örnek hayatından kesitler paylaşıp, 'bakın bana, siz de yapın böyle haydi' diyenleri diyorum. Anneler sanki bir kurumun köleleri de hepimiz aynı kurallara uymak zorundayız. Hepimiz aynı ruh ve eğlencede olucaz, hepimizin etki alanı, yetenekleri, istekleri, ufku birmiş gibi. Hepimiz aynı anneymişiz gibi. Allaşkına?

'Dur önce takipçilerime söyliycem'

Diyorum ki gelin bir de 'annelik maceramda en sevdiğim ben' konulu bir şey yazalım. Birbirimizin yeterli olan, günü kurtaran, olayları çözüveren iddiasız ama bizi gün sonunda gülümseten iyi yanlarını okuyalım.

Biraz da bunları konuşalım diyorum?
Ne dersiniz?

Bunu ister bir mim kabul edin, ister bir sohbet konusu. Merak ediyorum, sizin kendi anneliğinizde sevdiğiniz şey nedir? Hangi davranışınıza ya da halinize bırakın çocukları, sizin bile içiniz ısınıyor? Kendi anneliğinizin güvenli limanı neresi? Kendi anneliğinizde en çekici bulduğunuz yan nedir? Nelerinizle gurur duyuyorsunuz? Sizce neden çocuklarınız şanslıdır? Övelim, sevelim, destekleyelim ve mümkünse artık kendimizi böyle kabul edelim derim.

Kaç gündür aklımdaydı şunu sormak.  Gerçekten takip ettiğim anne yazarları ve beni okuyan- yorumlarda paslaştığım anneleri okumayı çok istiyorum. Lütfen bu notu okuyan kim varsa üzerine alınsın. Ben bu hafta yazıyorum, katılır mısın?

Ben şuan bi kahve madem.

Not: Bloğu olmayanlar yorumda da paylaşabilir bence. Çok da keyifli olur okuması.


13 Mart 2017 Pazartesi

İlişkiler, filmler ve patlamış mısır.





Kaçınılmaz neşenin dört bir yandan sırtımı sıvazladığı mart ayından selamlar. Öyle ki hasta oldum, dinmedi. Ev çocuğu öksürüklerine geri döndü, dinmedi. Ev erkeği ile diyetleri bozduk- yemeleri abarttık, dinmedi. Hayat bütün planları aksattı, yine de bana mısın demedi. Neşe geldi mi bir şey yapamıyorsun. Bir cıvıma bir geyik hali ışıklı halka gibi çepeçevre sarmalıyor. Nedeni de yok. Bahar işte.

Çok tatlı filmler izledik. Avrupa filmleriyle adeta mevzuyu balkondan seyrettik. Sanki aramızda ekran yok. Kanlı canlı diyaloglar, sahici oyunculuklar, anlatmaya çalışmayan ama sizin anladığınız gerçek bir hikaye. Örneğin bir The Misfortunates ya da Dead Mans Shoes . Cumartesi gecesi de Hollywood korkusu patlattık. It Follows, klişelerine rağmen tribe sokmayı başaran bir film çıktı. En çok da ev erkeğinin favori kombini için sevinmiştim: Bir Cumartesi gecesi, iyi korku, patlamış mısır ve bira.

Fakat benim burda bahsedeceğim film başka; While we are young. Henüz iki senelik taze film ve Naomi Watss, Ben Stiller, Adam Driver var oyuncularda.



Film ilişkiler üzerine gibi başlayıp, sonra direksiyonu başka alemlere kırsa da, içinde bol miktarda sosyal medya eleştirisi ve teknolojinin kullanımına dair hoş tespitler barındırıyordu. İçe içe izledim filmi buralarda. İlişkiler diyince, filmdeki bir çift 40'lı yaşlarında birbirlerine söyleyecek yeni sözleri olmayan, hatta aynı evin/yatağın içinde temas etmekten kaçınan olağan türdendi. Yıllar önce birbirine aşk duyan fakat şimdi ekmek kırıntılarıyla idare eden. Doğada ilişkilerin evrimi. Diğer çift ise 20'li yaşlarda, aralarında yoğun tutku ve istek olan hani şu 'genç' tür. Libido ve şiirli günler.

Ben filmi izlerken yer yer dizlerimi döve döve, bazı bazı da dudak kemirerek duygularımı kendi içimde yaşadım. Ev erkeği de tabaktaki mısırları benimle eşit şekilde yiyebilme telaşındaydı. Çünkü o an mısır yemek onun için nasıl önemliyse, benden daha fazla yemiş durumuna düşmemek için çaba harcaması gerekiyordu.

Biz ne 40'lı yaşlardaki çifttik ne de 20'li. Daha çok ama acaip kısa bir süre öncesine kadar 20'lerimizde, konu başlığı aşırı aşk ve tutku olan günlerden henüz yeni geçmiştik. Bana göre sadece çok iyi uyusam ve ev çocuğu biraz daha büyüse, bir de bi bira içsem yeniden öyle olabilecektik. İşin tuhafı belki biraz daha uyusam, ev çocuğu büyüse ve bi bira içsem belki 40'ların o tepkisiz ve düz ilişkisine de dönüşebilirdik. Gerçekten öyle mi bilmiyorum. Çünkü ev çocuğu işin aceleyle söz edilmiş bahanesi. Yavrucuğun 3 yaş sınırından beri beni/ bizi yorduğu filan yoktu. Sadece değişik bir filtre ile hayatımızın piksellerinde işlenen yeni desenler vardı. Konu bu değil, odağını şaşırtma ev gadını. Film boyunca kıyaslamayı sürdürdüm. 40'lara uzaklığımızla 20'lere yakınlığımız matematiksel olarak eşit mesafeydi.

İşte baharın sponsorluğunda hayat bu sefer yine aynı soruyu soruyordu. Ama bu kez çok şefkatliydi. Coşkusu ve destekleyiciliği gözden kaçmıyordu.

'Ne olsun istiyorsun ev gadını? Dile benden ne dilersen!'
'Hep böyle olsun işte. Kanepede mısır ve iyi film. Tam bu akşamki gibi, içsel neşe ve kaygısızlık. Bu, mutluluk.'
'Anlaşıldı, bu senin zaten. İstediğin sürece de senin olacak'

Her şey iyiydi hoştu da. Hayat aynı soruyu bana başka zamanlarda da soruyordu tabi ki. Sorun buydu aslında. Çünkü benim cevaplarım hep değişiyordu.

Kahve?

9 Mart 2017 Perşembe

Haklarımız ve memelerimiz


Kadın hakkı, kadın mücadelesi, kadın memesi.

Kadınlıkla ilgili kurulan tüm cümleler ve konu edilen tüm fikirlerden rahatsız oluyorum. Bir başlığa ait olmaktan hoşlanmıyorum. Tavsiye verilmesi gereken bir varlık olarak nitelendirilmekten gocuntu duyuyorum. Korunmak gibi şeylere prezervatif  hariç değer vermiyorum. Sahiplenilmek, dahil edilmek, takdir edilmek fiillerine kıl kıl bakıyorum. Kadın hakları gibi konuların her sene fönlü saçlılar tarafından ezber şekillerde tekrar edilmesine pas vermiyorum. Reklamlarda kadınlarla ilgili bir söz söylemeye çalışan markaları alkışlamaya ihtiyaç duymuyorum. Kendi hakkını başkasından dinleyip sevinenlerle halaya girmiyorum. Pedimi gazeteye sarıp veren bakkala, iyi günler demiyorum. Kadının emekçiliğine vurgu yapan, kadını kutsal gören anlayışlara popomu dönüyorum. Kadın olarak yapabildiklerimi başarı sanıp ıslık çalanlara mal mal bakıyorum. Önceden kadınların ocaktaki yemeğine övgü yağdıranlar, bugün kadınların ocaktaki emeğine şiirler yazıyor, aldırmıyorum. Şiddet gören insanı 'kadın' diye konuşuyorlar, içime atıyorum. Haksızlığa uğramakla kadın kelimesi aynı cümlede kurulmazsa ayıp oluyor, hiç haz etmiyorum. Kadın memesi çok merak ediliyor, öylece bakakalıyorum. Kadın poposu, 'sima' gibi biliniyor, kalakalıyorum. Kadın erkeği yensin diye aforizmalar söyleniyor, horoz dövüşü izler gibi izliyorum. Kadının fendi erkeği yendi, lafından acaip tiksiniyorum. Benden önce eşimin işini soranlara, uçan tekme atıyorum. Eşimden önce bana 'bi su varsa alırım' diyenlere, bomba atıyorum.

Ergenlikte utanıp yeni çıkan memelerimi yok sayardım. Şimdi de tüm kadın söylemlerini yok sayıyorum. Çünkü kadın erkek değil, insan diye tanımlamaya inanıyorum. İsmimi söyleseler yeter, ama boşveriyorum.

7 Mart 2017 Salı

Bir sır.


Ey sevgili blogdaşlar.

Buraya bir sırrımdan bahsedip acilen elimdeki biberon yazısına dönmem lazım.

Geçenlerde can sıkıntısından yine bir şeyler geveliyorum. Ben tuttum bunu HT Hayat Blog bölümüne gönderdim. Hiçbir çaba ve ayrıcalık gerektirmeyen bir aksiyondu. Yazdım, yolladım. Yazı da öyle ahım şahım değil, normal benim can sıkıntısı çenelerim. Sonra HT sağolsun, çok da saçma bulmamış, yayınlamış. Ben de her Türk genci gibi, aldım bunu şahsi sayfalarımda paylaştım. Ben yazdım ben, koşun diye. Fakat hiç hesaplayamadığım mevzular oldu.

Ne oldu dersen, alt tarafı 'like' aldı derim ama nasıl like.
Bir kere ömründe bana hiç like eylememiş üniversite hocalarım. Cool'luğunu bir saniye bile olsun bozmamış iş dünyasında sevilen tanışlarım. Bunlar filan like etmiş. Heralde HT Hayat'a seçilmiş bir yazar filan zannettiler beni. Başarımı ağır ve cool bir nida ile takdir ettiler. Halbuki canına yandıklarım, başarı değil normal bir blog paylaşımıydı o.

hocam sen de mi yaa?

Kaldı ki yazıyı okusalardı, olayın çingene iç yüzünü öğrenirlerdi. Annelerin hayatını KURTARMAYACAK derecede saçma 7 tavsiyeden bahseden bu yazı, komik bile değildi. Hani boş geyik. Az biraz sempatik, imla hatasız, akarı kokarı olmayan, kendi halinde bir şey. Burada azcık bir mütevazilik gösteriyorsam, ne olayım. Ne olayım? Zaten utandım yeterince. Daha da bir şey olamadım. Onu demek istedim herkese, 'ben daha bir şey olamadım beğenmeyin o kadar'. Diyemedim. Geri çekeyim paylaşımı bari. Birkaç gün daha geçsin.

İlginç kısmı, kaç yıllık aynı listenin yolcusuyuz. Sen bir kez bile bana ait bir şeyle ilgilenme. Like eyleme, yokmuşum gibi şey et. Ama şimdi like koy. Ne alaka? (Normalde beni takip eden arkadaşlarım ayrı tabi. Anladın sen ne kastettiğimi)

Neye like afedersin?

Bu arada biberon yazısına bilgi toplarken, donakaldım. 1800'lü yıllarda aşağıda gördüğün şu tip biberonlar Avrupa'da pek modaymış. Bebeler, kendilerini mis gibi besliyorlar, analarına mutluluk ve rahatlık sağlıyorlarmış. Herkes mutlu mesut yaşarken aniden yüzlerce binlerce bebek ölümü olmuş.


Herkes aynı şeyi sormuş, neden? Nasıl olabilir? Bu bir gizli hastalık mı nedir?
Olay çok sonra netlik kazanmış. Çünkü o hortumun sterilize edilememesi feci bir bakteri üremesine sebep olmuş. Sonra da 'katil biberon' adıyla anılarak, raflardan kaldırılmış.



Çok üzücü.