22 Mayıs 2017 Pazartesi

Öfkeyle kalkanın yazısı

Ölmeden önce insanlığa diyeceğim son bir sözüm olsaydı, yaşadığım ülkenin boklu donu gibi gördüğüm müzik zevkine değinirdim. Üzerime benzin döküp yakar, avazım çıktığı kadar da bağırırdım.

Ev çocuğunun okulunda doğum günü vardı bugün. Anneler grubu vatsaptan video paylaşmış. Videoyu ilk gördüğümde komikli skeç filan sandım ilk saliseler. Beynim kavrayamadı. Ve yavaş yavaş görüntü netleşti, neler olduğunu anladım.

Demet Akalın şarkısında mini yavrular dans edilmeye yönlendiriliyordu. Deliler koğuşu gibiydi. İticilik had safhada. Ev çocuğunun o müzikte ritm tutmaya çalışması içler acısıydı. Birden ateşlendim ve çığlıklarla gülmeye başladım. Ev erkeği korktu halimden. İnleme, zılgıt atma, kahkaha, böğür haykırışı ve çaresizlikle çıkardığım sesler bir araya gelmiş - bir türlü sona ermiyordu. Ev çocuğu henüz uykuya dalmıştı. Onu uyandırmaktan çekincem kalmamıştı. Güle güle eriyebileceğimi bile düşündüm. Kaslarım artık acıyordu. Sonunda videodaki bir ayrıntı beni durdurdu.

Öğretmen küçük kızlardan birine kıvırma figürü gösteriyordu.

İşte orada net bir şekilde durdum. Hızla anneler grubuna 'kına gecesi mi bu, neden demet akalın?' tadında bir şeyler yazdım. Alkolü fazla kaçırmış bekar dayı gibi dayanmıştım gül kokulu anaların vatsapına. 'Dur ben çocuk şarkıları hazırlayıp, okula vereyim' gibi çözümler de sunarak, tepkimi gevşekçe belli etmiştim. Sessizlik. Kimse bana katılmıyordu. Her cümlesine ikişer ikişer hayırlısı ve kısmet yazan analar bana susuyordu.

İçlerinden biri konuştu:

'bence çocuklar eğlendiyse sorun yok yane'

Bağrımdaki ateş, hemen cevap verdi:

'3-4 yaş çocuklarına Türkçe pop? Yapmayın? Müzik osuruk tonlarında, sözler desen varoş olmaya ramak kala... Bu bebelere rakı koysan yine eğlenirler? Onu neden yapmıyorsak, Türkçe popu da bu yüzden vermemeliyiz'

demedim tabi ki.

Daha light şeyler söyledim.

İçlerinden başka ses şöyle dedi:

'O zaman okul psikoloğu söylesin. Ben şahsen demet akalını seviyorum ama sizin şarkı hazırlayıp götürcem demeniz, bizim fikrimizi almamanız, ondansonracıma, böyle çok bilirkişi olmanız yannış anlamayın yani fikirlerinize çok saygım var ama olmadı bence yani demokratik ve Atatürkçü olmadı bence yani'

Diğerleri susuyordu ve bu susma, nedense bana hak vermeyen bir susmayı anlatan şekildeydi. Demet Akalın, okeydi. Kendimi o anda geri çekmem gerektiğini bilecek kadar sosyal ilişki deneyimlemiştim.

'Haklısınız, düşünemedim' diyip genel yuvarlak sözlerle bu diyaloğu kapadım. Bir daha da o gruba emoji bile katkıda bulunmayacak şekilde bildirimlerini kapadım.

Bildirimler tamamdı da, boklu müziği nasıl kapıycaktık acaba ?







21 Mayıs 2017 Pazar

Laf lafı cimciriyor.


Şuan ev çocuğu öğlen uykusunda, ev erkeği de 'kaşlarımı dinlendiriyorum' diye güya bana ayak yapıyor. Basbaya dalmak üzere. Evlilikte, ten uyumundan ziyade uyku uyumunun önemini yazmıştım, daha önce. Sabahçı bi insansanız, erken uyanmadan 'uyanmış' gibi hissedemiyorsanız, sabah en geç 09:00'da çayı demliyorsanız, öğlenci biriyle evlilik sizi uzun vadede yıpratabilir. Neticede insan kahvaltı sofrasını paylaşamıyorsa, neden evlensin qi? Bu uykucu eşlerin bir de nereye döşünü serse, uyuklama davranışları oluyor. Bu da hayat yıldıran başlıklardan biri benim için.

**
Eve ikinci klimayı aldık. Geçen sene aldığımız aşırı yakışıklı, erotik bir şeydi. Aman teeanrım, çimdikleyen yaz sıcaklarında, o ne serinletmeydi be? Orgazmın yeni formu. Şimdi de yatak odasına ikinciyi aldık. Nazar boncuğu asalım diyoruz üzerine. Kurban kesmeyi düşünüyoruz. Halaylara doyamadık çünkü. Zevkten biri ölecekse, o benim bu yaz.

**
Ev çocuğu parmağa geri döndü. Yeniden başlayınca bir daha bırakmak zor olacak onun için sanki. Yine de ses etmiyorum. Çünkü kendi kendine çelişkide kalmayı azcık hak ediyor. Geçen tuttum bunu aldım, kuaföre götürdüm. Her gören 'prenses naber' diyince, siniri bozuluyordu. Bir kere ben de öyle sinirlendim ki 'hayır prens' diyiverdim. Prens ne hacı? Tepkim prenses diye çocuğun etrafını çevreleyen teyzelereydi. Neyse kuaförde, benim yavru bir usluydu. Sanki nişanına saç yaptırıyor, sonuna kadar ses çıkarmadan bekledi. Görenler çıldırdı şaşkınlığından. Ben de 'çünkü onun benim gibi bir annesi var' duruşumu aldım. Aslında bana da sürpriz oldu. Yanımda çocuğu zaptetmek için çantama tıkıştırdığım abur cubur ve önceden hazırlanmış çizgi filmlerin olduğu çantayı hiç açığa çıkarmadım elbette. Saçlar kötü oldu gerçi. Kısa kadın saçı gibi oldu. Prenseslik bitti ama kraliçelik geldi. Çok rahatsız edici. 30 TL çöp oldu gibi hissediyorum çünkü görüntü olarak harbiden emekli kadın saçını andırdığı yetmiyor gibi, çocuğu daha da rahatsız ediyor bu saç. Önceki toplanıyordu en azından. Parmaktan konu nerelere geldi. Kısacası bu çocuğum, parmağa geri döndüyse vardır bi bildiği. Bırakır yine. Çünkü herif azcık laftan anlıyor, uslu, süzgecinden geçiriyor. Aslında şuan tamamen saçmalıyorum, şimdi fark ettim. Çünkü basbaya bokum ödüme karışıyor. Neden yeniden başladı ki? Sordum birkaç kez, kafasını çevirdi başka yöne. Yine de susmalıyım.

Bahsettiğim kraliçe saçı bu


**
Chris Cornell'in ölümü beni çok pis göt etti. 52 yaş umrumda değil, herif bence gencecik delikanlıydı. Onun müzikleri daha yolun başındaydı. Ev erkeğine aşık olma günlerim, Kıbrıs hayatım, hamileliğim, bebemin ilk 3 senesi hep onun sesinden. Müzikten Chris'i alın, geri neyi kalır ki? Bir de Kurt Cobainli atıflara aşırı kılım. Kusura bakılmasın ama Kurt kim Chris kim? Kurt müzik dehası filan değildi ki. Chris ölünce konu neden yine Kurt' geliyor. İkisi de grunge başlığı altındalar diye, olayları birbirine bağlamak, içinde çiğ et var diye sushi ve çiköfteyi aynı masada servis etmeye benziyor.
**

Saçımın önündeki yeşiller akınca, gittim mor-maviye boyattım. Nasıl klişe bir kadınmışım, yeni anlıyorum. Kuaförden çıkınca, aşırı uçarı pozitif olmalar, oğlumla abartı sarmaş dolaş haller, ev erkeğine liseli sataşmalar filan. Klişenin dibiyim. Ne oluyorsa bilmiyorum, o kuaför aynasından kendime bakarken, fiziksel olarak kendimde dert ettiğim yönlerim birden 'aman yaa ben de ne büyütmüşüm' seviyesine geliyor. Dal gibi, fıstık gibi, manken gibi gadınım diye kıro laflar dönüyor kafamda. Sonra eve gelince yine dizilerdeki esas kızın frijit halası gibi görüyorum kendimi aynada. Hayat çocuum.

**
İş hayatım tüm hızıyla sürüyor. Hala tam rayına oturtamayarak. Ev çocuğu ile zerre kaliteli zaman geçiremeyerek. Anca öpüş kokuş, hızlı kitap okumalar, beraber geyik çevirmeler. Öyle oyun oynıyım, bir şeyler keşfedelim, yeni aksiyonlara girelim diye bir şey yok. Haftasonu full ona ayırayım, göz göze olalım diyorum ama yüzey tozu almak gerekiyor, banyo ovmak gerekiyor. Birkaç kez hafta içinden yapayım dedim, onda da yorgunluktan beynim aktı. Baktım sinirli bi insana dönüyorum. Sonunda şu fikri geliştirdim. Ev erkeği cumadan yerleri hallediyor. Ben de haftasonu banyoya ek olarak bir de neresi acilse orayı yapıyorum. Bu hafta yatak odası komple temizledik örneğin. Bebemi de kattım göreve. Fakat diğer mevzular? Örneğin bir filmi 3 geceye bölüp izlediğimiz oldu. Dizilere elveda ettim bir süreliğine. Kitap mı, paragraf okuyabiliyorum anca. Blogları metrolarda, asansör beklemelerinde vs. Arkadaş görüşmeleri? Her mevsime birini serpiştirsem, yılda 4 fena değil. Kısacası alışmaya çalışıyorum- çalışmaya alışıyorum.

**
Zamanı kullanmak ve hayat hakkında düşünüyordum. Tesadüfen karşıma çıkan önce Nil Karaibrahimgil'in, sonra GeCe'nin yazılarını okuyunca, birden kendimde bir duygu elime geldi. Aslında iki yazı birbirinden farklı görünse de, biri işin teori diğeri de uygulama kısmı, bana göre. Elime gelen bu duygu şuydu: Gerçekten yaşadığımı hissetmek, o günü 'olmuş' saymak için, bazı şartlara ihtiyacım var. Çalıştırılmış bir beyin, konu her ne olursa olsun- bir şey üzerinde emek vermek. Mutlu edilmiş, sevilmiş, güldürülmüş bir çocuk. Yorulmuş bir beden. Ve günün sonunda küt diye dalınan o uyku.

Galiba bu aralar böyle bir hayatın bağımlısıyım.

Yarın yeni hafta başlıyor. Çok tatlı olsun. Kahveler, tam zamanında dolsun.



13 Mayıs 2017 Cumartesi

G.Ö.T.




UYARI!
BU YAZI FAZLA GÖT KELİMESİ İÇERMEKTEDİR.

Modern yaşam insan bireyinin alt üst olma eşiğini iyice vasat yerlere çekmiş durumda. Yürüyen merdivenlerin baş döndürücü performansına ne kadar alışsak da yolda yürürken gördüğümüz bir göt hepimizi alaşağı edebiliyor.

Dün de öyle oldu işte. Ev erkeği ile akşam bira-kahve yapmış, eve dönüyorduk. Derken o manzarayı gördüm. İlk gören bendim. Paylaşmakta tereddüt ettim. Ev erkeğine göstersem... tepkisinden, yavşakça bir söylemden, ya da en fenası benim gibi sersemleyip, derin boşluğa düşmesinden çekiniyordum. İnsan bireyinin görmezden geledurduğu ancak başına geldiğinde asla geçiştiremeyeceği ve hiçbir şeyin bir daha eskisi gibi olamayacağı 'şeyler' vardı. Bu şeylerden biri de buydu işte. Bir göt.

Tanımlamaya çalışayım. Önümüzde sarmaş dolaş yürüyen bir çift... İkisi de ne obez ne zayıf ama dombili diyebileceğimiz bir klasmanda. Çakır keyiflik ve henüz çiftin arasında bir dargınlığın son bulduğunu ispatlayan tarz yakınlık vardı aralarında. Karanlıkta çifti zar zor seçebiliyordum ama erkeğin sıyrılan pantolonundan ay gibi parlayan göt detayını apaçık görüyordum. Görüntü çatal aşamasından daha ileriye gitmişti. Bir götün yüzdesel olarak yarısı olduğu gibi açıktaydı. Özür dilerim, kimseyle dalga geçmiyorum ya da eleştirmiyorum, fakat nasıl desem. Bunu görmeye hazır değildim.

Biri adına yerin dibine girmenin yetersiz kaldığı bir duygu eşliğinde yürürken ben, elim kolumun bağlı olması işleri iyice zorlaştırıyordu. Gidip adamı kibarca uyarsam; 'afedersiniz götünüz görünüyor' desem? Olmazdı. Bakalım o bununla yüzleşmek istiyor muydu? Hem dışarısı serindi. İnsan götüne kaba et diyen otoriteleri düşündüm bi an.. Acaba kaba et, kaba olduğundan yel almıyor muydu? Dışarıdaki esintiyi hissetmiyor muydu? Rahat yürüyüşü, hissetmediğini söylüyordu. Bu durumda göt yarısının olduğu gibi dışarıda olduğunun kendiliğinden farkına varması ihtimali çöpe gidiyordu. Bakmıyordum. Kafamı çeviriyor, bu fikirle savaşıyordum. Fakat... Daha fazla dayanamadım ve ev erkeğine söyledim. O an bu durumla birilerinin adice daşşak geçmesi, olayı normalleştirmesine ihtiyacım vardı. Gülsek, dalga geçsek, üzerimdeki bu ağırlık hafiflerdi, kimbilir.

Ev erkeğinin ilk tepkisiyle tosladım. Dalga geçmedi. Gülmedi. Biraz inceledi ve arabayı park ettiğimiz sokağa girdiğimizde paniklemeye başladı. 'Umarım herif bu şekilde araba kullanmaya yeltenmez' diyiverdi. Yutkundum. Onu o şekilde kafamda izledim. Dayanılacak gibi değildi. Göt yarısı, ya tamamına ererse? O zaman nasıl hissedecektim? Görmesem de olayları çizmiştim aklımda bir kere.

Buraya kadar olanlar, sadece ben, ev erkeği ve göt yarısı ile aramızda geçiyordu. Başka bilen, gören yoktu. Keşke her şey bununla kalsaydı. Girdiğimiz sokağın sonunda İzmir'in meşhur sokak arası kına gecelerinden biri vardı. Havaların ısınmasıyla insanlar sokağa sandalyeleri atmış, alkışlayacak ve arabesk müzik dinleyecek bir sebep çoktan bulmuşlardı bile. Ev erkeğini durdurdum:

'Lütfen devam etmeyelim, görmek istemiyorum' dedim.
'Sakin ol, halledebiliriz, alışırız, her şey yine düzelir' dedi.

Çift, arkalarındaki göt yarısından habersiz, kalabalığın önünden geçtiler. Göt yarısı yanlarındaki üçüncü kişi gibiydi. İçimizden biri gibi.
Vızıldanan kalabalık, birden, bıçakla karpuzu ortadan yarmış gibi şak diye suskunlaştı.
Herkes sustu.
Önüne bakanlar oldu, uzaklara dalan, tırnak yiyen, telaşla sigarasından fırtlayan.
Ama bir kişi, bir münasebetsiz çocuk, bir gevşek genç çıkıp da gülmedi. Keşke... keşke.. biri çıkıp gülebilseydi. Biri de çıkıp göte göt diyebilseydi.
Derin bir suskunluk.

Sokağın en sonunda park halindeki arabamıza gelmiştik. Az ilerde çiftin arabası vardı. Derken erkek olan bir an duraksadı, elini beline attı. Elindeki poşeti sevgilisine verdi ve tıpkı benim ev çocuğunu hoplatarak pijama giydirişim gibi pantolonunu çekiştirip beline oturttu. Yavaşça dönüp etrafına baktı. 'Gören oldu mu amuğa goyim' bakışıyla bizi de yokladı ama biz çoktan 'biz bişey görmedik' duruşumuzu almıştık.
Derin bir nefes çektim.
Ev erkeği de kendine gelmişti.

Dönüp baktığımda, kına gecesi de olayı sessizce kapamış, neşeli gürültüsüne devam ediyordu.
Yine hayat normale dönmüştü işte.
Hepimiz yine götümüzü güvene almıştık. Aslında kendi götümüzle yüzleştiğimizi umursamaksızın, kaldığımız yerden devam edebilirdik.

Bu yazının mottosu: Hepimiz karanlıkta kendi götlerimizle baş başayız ama yokmuş gibi yapıyoruz.

Bu götten yazıyı sabırla okuduğunuz için teşekkürler. Ayrıca göt denmez popo denir. En azından biz çocuklarımıza böyle öğretiriz.



29 Nisan 2017 Cumartesi

Cortladığım yerden yazıyorum


Bloga yazmaya, gelen yorumları cevaplamaya, her paylaşımlarını havada kaparak okuduğum blog yazarlarına yorum bırakmaya da hiç fırsat bulamadım. Aslında bi kulağım buralarda. Anlatacaklarım da çok. Sebebi işe başlangıç haftası olmasının yanı sıra, hastalıklarla yoğrulmuş günler gecelerden geçiyor olmam.

Hafta içi her gün ev çocuğu hastaydı. Üstelik geceleri yükselen ateş, uykusuz kalmalar, ağlama krizleri, bol temas istemesi... Sabahları annem boş- çalışmıyor, bu yüzden koşup geldi. Gün içinde de nasıl oluyorsa bizimki iyileşiyor- kreşe gidebildi. Ev erkeği de çıkışında onu aldı. Akşama doğru da o ateş ve hastalık yeniden cortladı işte. Duygusal olarak yüksek tansiyonda olduğumdan, uykusuz kalmak yormadı (sanıyordum) beni. Hatta bu hafta içi 3 sabah ev egzersizi+duş olayına bile girdim çıkmadan. Tüm hafta hafif beslendim. Ev çocuğunun hastalık durumu kafamı karıştırsa da nasılsa toparlayacak, olacak böyle şeyler kızım, şimdiden alış işte çimdiklemeleriyle kendimi teselli ettim.

Meğer aslında kendimi çok pis geçiştirmişim.
Kandırmışım.

Basbaya bu hafta çocuğun ne yediği, kaç kez tuvalete çıktığı, öğle uykusunu nasıl aldığı (uykuda çok terler), uyanırken nasıl uyandığı (sarılma ve şefkat ister), kakasını yapıp yapmadığı, mutlu olup olmadığı başlıklarına odaklanmadan geçti. Kendi sesime kulak vermemek, fırtınaya kapılmamak, kaygı fısıltılarıma pabuç bırakmamak için kendi sözümü kesip durdum. Fakat ev çocuğu iyileşemedi, normalde 3 günde biter o hastalık. İştah iyice azaldı. Kabız olmuş yine, kaka tutmuş, o kakalar nasıl sert çıktı ve acıttı. Üzülüyorum ey blog.

Ardından bu yoğun tempoya dayanamayan vücudum ev çocuğunu yalnız bırakmadı ve ben de ateşlendim. Burnum tıkalı, boğaz şiş, etlerde yanma... Çocuğumu takip edemediğim gibi, kendimi de edememişim. Şuan aşırı abartı arabesk gribim. Duygularıma kadar...

Bu aralar yaşadığım olumlu gelişmeler, ev çocuğunun parmak emmeden uykuya dalması (tamamen kendiliğinden oldu)- hatta uyanıkken de epey azaltması. Uyku arasında yapmaya devam ediyor, ufak ufak. Bir de işin kendisini sevmiş olmam. Elbette şartlar idealimdeki gibi değil ama işin aksiyon kısmından hoşlandığım için, sorun olmuyor. Bir de her şeyden çok amaç, artık bir yerinden başlamaktı... Kılçıklı yerlerini dert etmeden.

Ama işte görüyorsun sevgili blog. Hayatla, muti-tasking yapılmıyor. Sağlığımız cortladı. Ve bunda maalesef yeni düzenin payı var. Şimdi yeni haftaya daha iyi hazırlanmak ve yavrumun temel besinlerini almasını, özenli bakımını daha detaylandıracağım bir 5 günü planlamak istiyorum. Aslında bu hafta yapılması gereken başka çeneler vardı. Anlatacağım epey komikli dedikodulu şeyler birikmişti. Sabahın bu saatinde herkes uyurken yatağımdan kalkıp- buraya beni çenelemeye getiren şey maalesef bu sabah başka türlü bir duygunun yazısı oldu.

Hastalıktan kahve içemiyorum, ağzımın tadı yok. Yorumlarda ve yeni yazılarda buluşmak dileğiyle. Herkese tatil tadında Pazar olsun. Ben yeniden yatağa dönüyorum.

26 Nisan 2017 Çarşamba

Çocuklu Hayatın İş Hayatına Olumlu Katkıları

'Öyle bi ortam düşün ki çalışırken kucağına atlayıp klavyeyi gelişigüzel parmaklayan yok'

Bu da konu mu demeyin!
Çocuklu hayattan sonra iş hayatına dönüyorsun? Bir meteor uzaydan yeryüzüne düşerken evdeki küvete denk gelse, aynı efekt. Öğretmenleri, memurları ya da kendi kliniği olan bir takım doktor anaları saymıyorum. Kendi kuaför dükkanı olan anaları da. Ya da ağdacı. Yani düzeni ortamı belli olan. Evde durmaktan bolarmaya fırsat vermeden iş yaşamına doğumdan kısa süre sonra dönüverenleri saymıyorum. Ben, tıpkı benim gibi, özel sektörde iş kovalayan ofis çalışanlarını diyorum.

Çocuklu hayat başladığından beri ilk tam zamanlı işime girdim.  Önceki tam zamanlı işim henüz lohusalığımın ikinci ayında iflas etmiş ve bu hazin durum bana kuru bir telefonla haber verilmişti. Bu hikayeyi detaylandırma işi başka yazıya kaymalı. Bugüne dönersek; daha 1 hafta bile olmadı ama ben daha ilk günden bazı şeyleri ön görebildim. O da çocuktan sonra bana olanlar ve bunun iş hayatına yansıması hakkında.

'Öyle bi ortam düşün ki o çay hep sıcak'

İki gruba ayrılıyor. Birinci grup; işe başlarken çocuğundan ayrı olmanın hüzünlü hali üzerine çığ gibi düşen anaları oluşturuyor. İkinci grup ise; işe kafa dinlemeye, biraz olsun kendiyle özel vakit geçirmeye gidenleri. Apaçık ben ikinci gruptayım. Tabi sabah yavrumla öpüş kokuş ayrıldıktan yaklaşık 3 dakika sonra. Eğer çocukla ilgili çok ciddi bir sıkıntı yoksa, işe gitmek çocuklu hayattan sonra bir jakuzi, bir botoks etkisi diyebilirim!

'Öyle bi ortam düşün ki yemek yedikten sonra hiç yerleri süpürmüyorsun'

Elbette çocuğu özlemek günün her anı derinizi cimcikliyor. Orası kaçınılmaz. Fakat çocuğun keyfi yerinde, oyundan oyuna koşuyor, öğle uykularını çat pat alıyor, yemeklerini üç beş bişi yiyorsa, neden arkanıza yaslanıp kahvenizi içerken çalışmanın tadını çıkarmayasınız? Üstelik analık macerasında her türlü zorlu günün, inatçı durumların, krizli haftaların icabına bakabilmişken, iş hayatı size artık 'vız' gelebilecekken?

'Öyle bi ortam düşün ki kolyen sadece kolye'

İşte çocuklu hayatın iş hayatına ödünç verdiği bazı faydalı kabiliyetler:

Hızlı olma çıtasında ileri düzey!
Öncelikle 0-3 yaş arası bebekli hayatın en büyük nimetlerinden olan 3 saniye içinde nişan kına düğüne hazır hale gelme becerisi iş yaşamı için oldukça ideal kullanılabilir. O kadar kan ter içinde kalmalar boşa değildi. Katya gibi hizmet ettiniz durdunuz, işte bunlar hep egzersiz. Sabahları evden çıkmadan inanamayacağınız bir hızda kombin yapıp, saç-makyaj tamamlayıp, kahvaltı işini halledip, bebe için hazırlıkları bitirip hatta çıkmadan mutfak yerlerini şöyle bi viledalayıp kapıyı çekip çıkmanız hayal değil. 5 dakikanız daha olsa belki komple sir ağdanızı bile yapabilecek meziyettesiniz, siz.

Göz göze gelme!
Uzun süre evde pijamalarıyla oturup halk arasına karışmayı belli belirsiz hatırlayan analar, vahşiliğini çaktırmamak istiyorsa, uykuya geçişini dört gözle beklediği yavrusuyla göz göze gelmeme yönteminin faydalarını hatırlamalılar. Göz göze gelmemek sizi başka bir konuya odaklanmış göstereceğinden, üzerinize 'profesyonel' bir şal atacak. Bu yeteneğinizden yararlanın.

İş yükü ne ki?
Fazla iş- iş yükü- öküz gibi çalışmak korkusu diye bir şey kalmıyor. Hele benim gibi ilk iş gününde fazla mesai yapanlar için 'başlangıç günü' kabus bir deneyimden sayılmıyor. Uyku uykunun mayasıdır prensibi, iş işin mayasıdır şeklinde uyarlanabilir. Sonuçta bu maya benzetmesinin gittiği yeri biliyorsunuz. Fazla iş yükü çocuksuz yaşamdaki gibi yüreğinizi darlamıyor, hatta bir robot gibi bu tempoya alışabiliyorsunuz. 3 günde bile! Çok iş, sıcak tutuyor. Çok uykudaki gibi iş, işin mayası oluyor ve kutsal çalışma isteğine dur diyemiyorsunuz. O formül içinize işlemiş, kendinizi ehlileştirmişsiniz adeta.

Bildirim takibi!
Çocuklu yaşamın sinsi davranışlarından olan gizlice bildirim takip etme eylemi yine ofis hayatının renkli dünyasında çok işinize yarayacak. Kaşla göz arasında paylaşım yapabilir, gelen yorumları cevaplayabilir, iki stalk bile patlatabilirsiniz. El hızınız, göz kaydırmalarınız oldukça başarılı.

Üşenmek yalnızca yatakta olur!
Rejimde ya da özel bir beslenme programında olanlar yaşadı. Belki çocuktan önce hep yanınıza evden sağlıklı atıştırmalıklar almak fikirde kalıyordu ama artık bunlar sizin için şipşak hobiler. Ara öğünlerle beraber tüm günün poroğramını organize etmek sivilce gibi bir detay. Erzak taşıma, gıda paketleme, sulu yemek ısıtıverme mevzularında siz bir CEO'sunuz.

Yaratıcılık zirve!
Çocuklu yaşamın sınırları zorlayan günlerinden sonra beyniniz fikir fikir fikir diye kaynıyor. Hayal gücü genişlemiş, saçma taleplere çözüm bulmaktan sizde imkansız diye bişey kalmamış. Döt tutuşturan projelerde masada rahat bir şekilde gülümseyecek o kişi sizsiniz.

İki eli kanda olsa...
Eskiden mutlaka geç kalan siz nasıl böyle değişebildiniz? İki eliniz kanda olsa yetişiyorsunuz. Pes. Müthiş reflekslerle metroda anons edilen 'dikkatkapılarkapanacak' uyarısı ile zamanı bükebiliyor ve o kapıdan içeri dalabiliyorsunuz.

Özgür ilişkiler...
Artık anaç ve şefkatli olmanın ne demek olduğunu biliyorsunuz. İşte sırf bu yüzden ofis ortamında insan ilişkilerinde anaç rolünü siz üstlenmiyorsunuz. Artık ağlama duvarı ve herkesin tüm sırlarını paylaştığı kişi siz olmayacaksınız. Çünkü siz gerçek anlamda sadece bir kişinin anacısınız.

***

Bu yazı iş hayatına başlamanın çok taze günlerinde yazıldı. Yanıltıcı olabilir. Ancak içinde sadece hünerlerinin, fikirlerinin ve üretiminin olduğu ortamlar adı iş de olsa, başka bir şey de..para kazandırsa da kazandırmasa da, kişi ana olsa da olmasa da, insanoğlu için bir ihtiyaçtır,kalpteki heyecandır derim.Ve uykuya dalan hasta yavrumla hasret gidermek için (yanına kıvrılmak) yazıya veda ederim.

23 Nisan 2017 Pazar

Mıy mıy mırıltı





Amerigalılar film yaptığında, eğer hafif Avrupa esintisi, durağan sahneler, yaşamın ta kendisi boşluklar varsa çok heyecanlanıyoruz. Vay iyi filmdi diyoruz. Çünkü artık baktığımız her yönde gerçekliğin anlamsızlığını arıyoruz.

Eskiden böyle değildi. Her şeyin sebebi olmalıydı. Giriş, gelişme ve sonuç. Bombanın patladığı yer, karakterin müthiş değişim geçirmesi ve beklenmedik olaylar. O yaşların hayattan beklentileri gibi. Sonra 30'lar başladı. Ve değiştik.

30'lara geldiğimde, etrafımda akli dengesi yerinde olan çoğu insan boşluklu oldu. Sessizlik, cevapsız kalmak değil bir cevap vermeye dönüştü. Hayat, kafayla beraber şekil aldığına göre yaş aralıkları ayrı birer sinema salonuydu. Şuan yaşadığım 30'lar aşırı Avrupa filmi ihtiyacı içinde, ilginç. Gerçi bazen ev erkeği ile film izlerken ile farklı titreşimlerde oluyoruz. Belki bu da cinsiyet faktöründendir. Örneğin leziz bir filmin içerisindeyken ben -akıştan gayet memnunken-, ondan gelen 'bak şimdi adamı öldürecek kesin' tahminleri, filmin çok dışında olduğunu ispatlıyor. 'Hayır ev erkeği bu öyle bi film değil, o tür şeyler olmayacak' dediğimde, beni ukala buluyor. Filmin dokusunu seçebiliyorum. Diyaloglardan, müziğinden, açılardan, karakterin yürüme hızından bile. Bunlar 30'larda beni bulan şeyler. Gözüm onu arıyor.

Maalasef gündelik yaşama da bulaşıyor bu bakış. Artık eskisi gibi kendimden sihirli değnek değmişçesine sürprizler beklemiyorum. Karınca gibi çalışmak ve verdiğin sözleri tutmak daha manidar geliyor. Olumsuzlar boş durur mu? Onlar da daha koyu geliyor kaynaklarından. Umutsuzluk daha gri, tembellik daha kaygan. Şıp diye değişmiyor hiçbir şey. Bak ben eskiden evde bir sefil gibi koltuğa yapışmış TV'ye saatler gömerken, bir telefon gelirdi. 'Hadi gel Empas'tayız'... ben bi duş almayla yaşama sevinciyle dolan kelebeğe dönüşür, çıkardım yollara. Şimdi, gel de masaya sohbetler akıt. Yok. Ama depresyona daha az meyilli. Çünkü sebep sonucu öğrenmiş yaşamda. Mutlu olmak için squat yapmayı, yoga yapmayı, erken uyumayı ve gluten free beslenme programını filan biliyor yani. İç huzur ve neşe kontrol edilebilir, yöntemleri üzerine çalışılabilir. İşte sana 30'lar.

Dün Manchester By The Sea'yi izledik. Kanırta kanırta akan gerçek bir filmdi. Avrupa vitaminli Amerika eseri. Kavramları ve fikirleri bir bira içme sahnesiyle bile verebilen kısık-ince-leziz film. Boşluklu, durağan, kendi halinde bir hikaye. Tam yaşadığım 30'ların kafası. Neyse ki sanat filmi diyince aklımıza gelen çıplak erkek poposu ve kıllı kadın vücudu klişeleri bitti. Yoksa şuan napardım bilemiyorum. Kendimi anlayamadığım anlarda, beni anlayabilen film sektörüne ihtiyacım var. Anlıyor musun?

Ve bu sabah durduk yere, bundan bahsetme ihtiyacı duydum blog. Üstelik yine aceleyle yazdım. Kahve bile içmedim, çünkü sırada temizlik var. Ev çocuğu desen, 2 haftadır karnına oyuncak sokup 'anne bak ben hamileyim' diyor. Ev erkeğiyle gülüp duruyoruz ama bu oyun da kesin onun gelişimiyle ilgili bize bir şey anlatıyor, anlamıyoruz değil mi? Hey gidi. Bazı günler çok Pazar.


19 Nisan 2017 Çarşamba

İş bulma hikayem. Ya da işin beni bulması.


Yatağa popoyu koymuşçasına, anne dizine kafayı yaymışçasına sana geldim blog.

Ha şimdi (Trabzon zaman zarfı) bitti çamaşır katlama işim. Ondan daha önce de patlayan gider borusunun skandalını temizlemeye çalışıyorduk. Ve aradan çıksın diye klozet-lavabo çiftini cifledim. Olaylar mutfak tezgahına kadar lafı getirdi, hadi orayı da hallettim. Ama çay taze, şuan 'gece yeni başladı' ruhum bundan.

İzmir'de olmayacak şey oldu. İş buldum. Hem de kendi uzmanlık alanımda. O günü hiç unutmamak için buraya not alayım.

Referandum sebebiyle yılık, mayışık halimle büyük yatakta uzanıyordum. Ev çocuğu beni odasına 'gel anne gel arabacılık oynayalım' diye çağırırken, yerimden hiç kalkmak istemediğimi, tavana bakarak 'gel oğlum gel sana burada kitap okuycam' dediğimi hatırlıyorum. Referandum ertesi, sosyal medyada akan paylaşımlardan dolayı gırtlağıma kadar 'boşalmamış enerji' ile kalakalmıştım. Bu enerjinin ismi yok. Bilinçli ya da politik bir hal değil, bak. Göt olmaktır, belki. Bilmiyorum.

O sırada telefonum çaldı. Uykulu sesimle konuştum. Ses, beni mülakata çağırıyordu. Çok gördük biz bu mülakatlardan uyuşukluğumla, alelade bir şekilde yer tarifi istedim. Böyle bir işe başvuru yapmamıştım. Ev erkeği her sabahki centilmenliğiyle yerime başvuru yapmış olmalı, diye düşündüm. İzmir'e geldim geleli nadiren kendi alanımda ilana rastlıyordum. Toplamda 5 görüşme filan yapmışımdır onca sürede. Hepsi de 'editör' ya da 'sosyal medya uzmanı' adı altında grafik tasarımcı arayan çok tatlı ve bilinçli insan kaynakları gızlarıydı. Kurumsal iletişim uzmanı olarak çağrıldığım aşırı plaza bir iş görüşmesinde, kendimden bahsetmemi istemelerinin hemen akabinde, o gaddar tecrübemden bahsettikten sonra 'yani tasarımcı mısınız' demelerini hiç unutamıyorum mesela.

Bunları geçelim. Herkesin hiç ders çıkaramadığı bazı anılar vardır. Parçası olmayan legolar gibi. Bu anılar da böyle.

Görüşmeye gittim. Gitme sebebim inan -sadece- dönüşte tam buğday ekmeği almaktı. Bir de hava alırım, ev çocuğu da anneannesiyle oynar o arada, diye düşünmüştüm. İçeri girince, yine tatlı bazı gızlar bana form uzattılar. Formda annem ve babamın en sevdiği çorbayı sormamıştı sadece. Doldurmadım. Bazen tembellikte çok çalışkanımdır.

İçeriden buyur edildim. Olayların bundan sonraki kısımlarını yıldızlı sticklerlarla süslediğimi varsay.

Genç bir adam, beni karşıladı. Uyuşuk halimi farketmiş sanırım, nasılsınız dedikten sonra, benim mıymıy sesimin arkasından 'mecalim yok diyorsunuz yani' diyip güldü. Bana bu espiri bile Truman Şov'un dışına çıktığımı hissettirdi. Nedense hoşuma gitti bu yaklaşım. Ve sonra tüm öz geçmişimi GERÇEKTEN ama GERÇEKTEN inceledi. Her bir kısmı için sorular sordu, hikayesini merak etti. Bir işveren olarak tecrübelerimi öğrendi. İlgiyle.

Ve işin tuhafı aradıkları şey uzmanlık alanımdı. İlk kez! İzmir'de başka bir şey kakıtmadan, sadece ve sadece kendi alanımda iş tanımı olan bir pozisyon için mülakata girmiştim. Bu işi istiyordum. Şartları, sağı, solu umrumda değildi. Kendimi farklı satmama gerek yoktu. İyi yaptığım şeyi yapmam yeterliydi. Bir insan çalışmak diyince, daha ne istesin ki? Kendi olabildiği, yaparken iyi hissettiği şeyi yapabilme özgürlüğü. Bir nevi kendi sesinden konuşabilme konforu.

Deneme haftasını beklemeden, bir çalışma yapmayı teklif ettim. Hemen ertesi gün de gönderdim. Olumlu dönüş geldi. Pazartesi gerekli evrakları muhasebeye teslim etmem için bilgi verdiler. Özetle bu Pazartesi, başlıyorum.

Lakin, işin ünlemli kısmı, duygularım çok usta bir şekilde gizlenmiş galiba. İş buldum diye çığlık atıp, sıçramadım. Ev erkeğiyle kucaklaşıp öpüşmedim. Çaksana dostum hey diyip arkadaşlarıma müjdelemedim. Bir çiçek yaptırıp annemin kapısını çalmadım.

Fakat ne yaptım biliyor musun. Bugün alışverişe çıktım. Sıradan keyif alışverişi. Yeni cüzdan, takılar, güneş gözlüğü filan... Yeni iş için. Sonra oturdum bir yerde kahve söyledim kendime. Aldıklarıma bakarken benim gözlerden tıpır tıpır bir yaş gel... Birden ne göreyim? Yorgundum ben. Kendimi zor bir mücadeleden çıkmış ve yıpranmış gibi hissediyordum. Aldığım şeyler tipik benim zevkim, hani olduğu gibi ben. Hasret kalmışım gibi kendime. Şöyle sırf tatlı şeyler almayalı ne kadar zaman olmuş. Yeni bir hayat önümde, her şey için heves-heyecan, içimde bitmek bilmeyen fikirler. Tamamen bana ait bir mutluluk anı. İçinde yalnızca ben.

Cüzdanıma baktım, evirdim çevirdim. Kahvemi bitirip kalktım.
Sevinç ağlamasını bile özlemişim.