17 Mayıs 2018 Perşembe

Kalbindeki Derdine Derman Olmaya Geldim!


Şimdi her şeyin nedenini anlıyorum. Daha dün Başşaq'a demiştim ki, bloğa yazmıyorum çünkü oraya kurduğum konsept artık beni çekmiyor.

Fakat bu sabah asıl sebebi anladım: BEN DARA DÜŞMÜYORDUM!

dara düştüm yanıyorum

Ve uzun zaman sonra bu kadar 'sert' bir sabaha uyanınca, bil bakalım noldu blog? Senin huzurlarına gelip, biraz silkelenmek için önlenemez bir tutku belirdi içimde. Bir kokun olsa, onu da özlerdim. Ancak bir trafiğin vardı, beni çeken. Ne zaman dara düşsem ve buralara yazmaya başlasam, içimde rahatlama trafiği oluyor, yollar açılıyor, E5'ler ferahlıyordu. Hoş, rutin günler yaşarken gün içinde olan sıkıntıları aktarma trafiği de ihtiyaç oluyor. Ancak ev erkeği, annem ve watsap sesli mesajlarla ulaşıverdiğim arkadaşlarım o yangınımı alıyor. Bu sabahki gibi sert başlayan günler ise, bana anneliğimin ilk 3 senesinden tanıdık. Ve inan bu tür anlarda paylaşım yapacak kimseniz olamıyor. Birlikte çocuğun temelini attığın eş kişisi bile yok. Çünkü hepsi uyuyor blog. Anlıyor musun, uyuyor! Hani derler ya... Bi doğarken bir de ölürken yalnızsın. Yanlış! Anne olduğunda, çocuk uyanınca da yalnızsın hacı! İçinde 'sıçtık, baya zor bir gün olacak' fısıltısı, seni kendi ıssız yalnızlığına itiyor ve orada birden kendi gezegenine yerleşmiş, çekyata kurulmuş, başka bir yayın akışına girmiş oluyorsun.
blog beni kendine çekerken

Demek ki bu bloglara beni getiren o gezegenin tabiatıymış. Hayat mercimek çorbası dinginliğinde servis edilirken, buralarda sessizce kahve içip, yazacak bir şey bulamıyor; 'oldu o zamaaan' diyip, bayram ziyaretinden kaçarcasına laptop kapağını indiriyormuşum.

Bunu söylerken, sorgulamadan edemiyorum. İyi şeyler ya da rutinindeki hayat havadis edilmeyecek kadar bize ait, tamamen kişisel görülüyor. Fakat çelişkiler, varoluşsal sorunlar, bireysel kapışmalar, Allah vergisi dertler, sağlık sorunları, kilo verme kaygısı, annelik maceraları gibi çok sesli konular, herkesin olsun istiyoruz değil mi? Dara düşünce koşuyoruz anlatmaya! Bazen çözümü bulduk diye, bazen soruları sorma niyetiyle, kısmen de mevzuyla haşır neşir olma isteğiyle...

Noldu da dara düştün gız, diyorsan. Pek de bir şey olmadı aslında. Ev çocuğu öksürmekten tam uyuyamadı bu gece. Çok da su içti. Sabah 5 gibi, kazara altına kaçırmış azcık bir çiş. Ağlamaklı haber verdi: 'Anneee ben altıma çiş yaptımmmm'




Kalktım, kalan çişini yaptırdım, üst baş temizledim, yatak sildim, veledi bizim yatağa aldım, yastığımı kapıp salona gittim uyumaya. Fakat! Bizimki uyumadı, uyumadığı gibi uyutmadı. Ev erkeği ne de güzel ne de prenses uyuyordu halbuki. OLDIES BUT GOLDIES?! Tıpkı eski günlerdeki gibi... Aylar sonra ilk kez çocuk yüzünden uykumu alamadım (gece 01:00'da yatağa gitmiştim) Hatıralar geçidi mi diyelim, ikinci çocuk olsaydı buna gücüm dayanır mıydı provası mı diyelim, bugünkü halime şükretme dersi mi diyelim, ne diyelim? Bence bugün kahveleri çoğaltırız diyelim. Çünkü ben de uykusuz kalınca, gündüz uykusu yapamayan o kimselerdenim. Bugün zortlar bana, bugün cırtlar bana.


En kötüsü de şuydu: Artık bebenin bir daha uyuyamayacağından ikna olduğum o an, baş ucumda tahin-pekmezli kahvaltı istediğini söylediği sırada, başka bir çarem olmadığını idrak ettiğimde, yavaşça kanepeden doğrulup 'tamam hadi ben hazırlıyım kahvaltını' diye mırıldandığımda, onun tüm enerjisiyle, 'peki bloklarımla oynar mıyız, kule yapar mıyız anneee?' (bence mıyız kısımlarını ayrı söylemedi kesinlikle) sorusunu duymak oldu. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Saat sabahın 05:36'sıydı ve kule yapmakla tasnif ediliyordum.


Tabi ki 'hayır' dedim sjgaagfafgja. Eskiden denmiyordu. Çünkü tüm gelişiminden benim davranışlarım sorumlu baskısı, dolu dolu beni dürtmekteydi. Şimdi gayet rahat 'hadi canım? ne oyunu, uykumu alamadım bile' diyiverdim.



Yine de saat o kadar erkendi ki. Kreşe daha saatler olduğu için, kahvaltıdan sonra, sabahın hala köründe parka gidip biraz oynadık. Söz verdiğim gibi simit de aldım. Tıpkı eski günl.... demiş miydim?



Bu çiş kazası bana bazı şeyleri hatırlattı. Öncelikle yaklaşan yaz tatilinde nasıl bir program yapacağımızı şimdiden düşünmek. Çünkü hem evden çalışıp hem de uzun yaz günlerinde çocuğun bir köşede kuru erik gibi beklemesini istemiyorum. Yeni iş de almayacağım. Eylüle kadar.. Elimdekiler sürdüğü kadar sürsün. Çünkü belli ki yine eski tempo, kurum gibi anne işletmeciliği gerekecek. (Kreşin hikmetinden sual olunmaz)

Ve bir de...

Beni okuyan ve çocukla gece uykuları sebebiyle aklını yitirme seviyelerine gelmekte olan anne varsa (ki var) lütfen bir gün, o günleri hatırlamayacak kadar unutacağınızı bilin. Bitiyor! Bugün kendi eski uykusuz-yorgun-abur cuburlara sığınarak yaşayan halime uzandım ve 'kız bitmiş, bitebilmiş, atlattın, sevin hadi' dedim.


Şimdilerde yaptığım her ne varsa; çalışmak, özenli beslenmek, dizileri-filmleri gömmek, eşimbeygille flörtlü takılmak vs. İşte hepsinin olma nedeni uykumu almak! Düzenli, bana da kalabilen ve annelikten ezilmediğim bir hayat. Bu nedenle ey yeni analar... Şuanda olamıyorsa, zamanı değildir. Merak etme, güzel şeyler olacak.

Not: Evladımın görselleri belli bir amaç için yerleştirilmedi. Bu fotoğraflar çekildiği sırada (geçen aydan kalma) kendisine 'hadi uyku vakti' demiştim. Verdiği tepki bu oldu?!?!


15 Mayıs 2018 Salı

Aşk Halkın Vatandaşlık Hakkıdır


Hayatımda hiç bi erkeğin tipine vurulmadım. Yani ilk vurulduğum kısmı ağzı gözü olmadıydı. Seçimlerimi gösterme şansım olsaydı, beni daha iyi anlardınız jasghfag. Özellikle platonik olanların... Ya sınıfın komiğidir, ya gizemlidir ya da ne bileyim walkman dinlerken kafamda çektiğim kliplerime hali tavrı uyuyodur, kendi kendimi fiştekleyip aşık olmuşumdur vs. Lakin yine de uzun ilişkilerimi paylaştığım irkek şahıslar, tipli kimseler oldu. Yani ortamda kendini belli eden. Beyimgil de öyle denk geldi tombaladan. Boylu poslu bir kimse değildir ancak kız grupları tarafından beğenilen bir şahıs olduğunu, ortaokul yıllarından beri bilirim. Aynı sınıftaydık. Bir gün kızlar sınıfın en yakışıklı erkeği kim yarışması düzenlemişti. En çok o zamanlar platonik hoşlaştığım ev erkeğinin adı yazılmıştı. Halbuki ben onun beni kızdırma - üzerimden şaka yapma hallerinden hoşlanmıştım. Çok gizlice.

Aşık olmak bence hayal gücüyle ilgili. Gören gözle. Yani biri sana aşık olduysa, o kişinin beyni sağolsun, onun yaratıcılığından oldu o. Senle ilgisi çok da yok. Bu nedenle aşık olacak, beraber bir ilişkiyi, bir hayatı, kahveyi, masayı, yatağı paylaşacak kimseyi bulamamayı ben pek anlamıyorum. Her halukarda ekmeğimi taştan çıkarırım sanırım. Cidden. Çünkü aşklı meşkli olayları seviyorum. Karşı cinsle takılmayı seviyorum.

Bir erkeğin yakışıklılığını izlemek, ona fiziksel hayran olmak duygusu bu noktada pek bana hizmet edemiyor. O bana hayran olsun. Ben onunla beraber olmaktan zevk alayım, yeterli. Gülelim, kopalım. Bir de tensel temasımız uyumluysa, tamam aşk olur o vakit. Bu bende te bebeliğimden beri olduğu için, hayatımda hiçbir erkek posteriyle işim olmadı. Brad Pitt'lere, Kıvançlara hiçbir zaman ayılıp bayılmadım. Sonradan bunun sapyoseksüellik olduğunu öğrenecek ve BBG evini izlerken neden Melihçi değil, Eraycı olduğumu anlayacaktım. Ortaokul-lisede özellikle saçlarını yıkamayan, salaş giyinen ve felsefe konuşan erkeklere özel bir ilgim vardı. Özentiliğin zirvelerindeydim. Fakat onlar da nerde daş - sarışın - britney spears ekolünden kız var, onlarla takılırdı. Maalesef ortamın zeki ve salaş erkeklerinin radarına hiç giremedim. Beni Eraylar değil Melihler kesiyordu (sembolik olarak yani)

Solcu ve grunge rock seven erkeklerin tarzı gızlar


Ev erkeğiyle yıllar sonra Facebook'ta karşılaştığımda, direkt mesaj kutusuna çöreklendiğimizi hatırlıyorum. Günlerce de böyle sürdü. Sünger gibi emiyorduk, sohbetimizi. Şarkı linki atmalar, almalar. Pc başında sabahlamalar... Birbirimizin kelimelerine, esprilerine, tarzına aşık olmaya ramak kalmalar. Fakat bir sorun vardı. Profil fotoğraflarında 'hoş erkeğim mehehe' vurgusu görüyordum. Yani tipiyle çok meşgul gibiydi. Bu da beni gıcık ediyordu. Nasıl anlatılır bu durum, tam da beceremiyorum. Yani profiline çalışmış sanki. Fotoğraflarını seçerken kafa yormuş çok beğenilmeye. Ben bunun kokusunu alınca, birden olaydan soğuyordum, yani flört olayından. Çünkü tipiyle meşgul olan kız/erkek iticiliği, bilirsiniz. Heralde çekicilik kelimesinin genel bir tanımı olsa, en başında şu madde olurdu; (benim için tabi)

'Yakışıklı ya da güzel olduğunun farkında olmayan kimse'

Şuraya o fotoğraflardan birkaçını koyuyorum. 





Tabi bu fotoğraflar aslında çok da anlatmıyor demek istediğimi. Çünkü seneler önce sosyal medya profiline böyle görseller seçip koymanın anlamı başkaydı, şimdi başka. O vakitler, bu tip 'şekil' odaklı görsel seçen erkeklerde şunu seziyordum: Beğenileyim! İlişkinin merkezinde ben olayım. Parmakla gösterileyim.

Gerçekten de yanılmamıştım. Bizimki her zaman seçilen taraf olmuş. Kızlara hiç yaklaşmamış, hep onlar gelmiş zaten. Telefon bekleyen taraf olmamış, telefon edilen taraf olmuş. Bir kıza nasıl yazılır, onu bile bilmiyor. Barbie erkek yani. Tabi sahnede olmasının da bunda payı var. Neyse sonra bir araya gelince, değişik bir örgütlenme oldu aramızda da ben tüm gereksiz önyargılarımı kırdım. O da kıçını kaldırıp emek verdi, benim için mücadele etti. Hani o muhteşem his var ya... Yüzde yüz aşk. Tüm hayat kaynaklarını aynı yönde kullanmak. Sadece beraber olmak için. Yağan yağmurdan, açan güneşten, tutan kardan ikiniz için pay çıkarmak. Havanın değişen durumundan yararlanmak yani. Karlı havada zort içerek, tottiri yapma qeyfisi ortamları kurmak vs. Bir battaniyenin sizin için en güzel evren olması. Onun içinde sarılarak saatlerce sohbet etmek, aşklı meşkli öpüşmek. Beraber bir şarkıyı tekrar tekrar dinlemek. Elele tutuşmanın her şeyden kutsal olduğu vakitler. 

Ben aşkın bir kereye mahsus olduğuna inanmıyorum. Bir insan ömrü defalarca aşk yaşayabilecek esnekliğe sahip. Üstelik sıradan insanlar olarak en büyük hakkımız, aşk. Belki farklı kişilerle, belki de aynı kişiyle tekrarlayarak. Bu hakkımızı ısrarla istemeliyiz hayattan. 

Bunun için fazla kilolardan değil de fazla önyargılardan sıyrılmak ilk hedef olmalı. Şekilcilik ya da benim yaptığım gibi farklı tür bir şekilcilik(!) hızımızı yavaşlatıyor. O kadar vakit yok. Aşk yaşamak için önce fit, güzel ve bakımlı olmak gerektiği yanılgısındayız. Karşımızda da öyle insanlar olsun istiyoruz. Aşık olmak için hayal gücü, yaşam enerjisi ve mizah duygusu yeterli aslında. Şahsen ben ne zaman aşksız hissetsem bir şeyleri bahane edip, yeniden aşık oluyorum ev erkeğine. Ne de olsa olay benim yaratıcılığımla ilgili... Buna inanıyorum. Bu aramızdaki muhteşem ilişkiden ya da ikimizin harika insanlar olmasından değil. Hedeflerimi küçük tutuyorum. Amaç iki kişi birlikte basit, sıradan ama eşsiz keyifler almak değil mi? Bu hamle onu da harekete geçiriyor. Al sana bedavadan aşk duygusu işte. Kendine yaklaşmanın başka bir yolu, aşk.

Son günlerde beni konuyla ilgili yeniden gaza getiren Raguel ve Pirifisör'e teşekkürlerimi sunarım. Onların şu tutkulu öpüşmeleri sayesinde, ilham geldi, ben de havaya girdim jgahsjgjhfg... La Casa De Papel izleyenler, sizce? 




Herkese ilk fırsatta aşklar.
Kahve içerken okunduysa afiyet olsun.

Dip Not: Profesörü oynayan Alvaro Morte konusunda, kendime ters köşe yapıyor, hayatımda ilk kez bir erkeğin posterini salona asacak kadar beğeniyordum ki... Geçen gün instagram'ını inceledim, bu da kendini kesin çok beğeniyor. Kendi güzelliğiyle çok meşgul. Olmadı Pirifisir, böyle olmadı.





8 Mayıs 2018 Salı

Çocuk Düşünenler Hazır Olsun!


Henüz çocuk sahibi olmayan ve fakat olmayı mutlaka düşünenler için, ön duyuru: Çocuk kreş çağına geldiyse, eve mikrop, virüs, enfeksiyon taşıyacak. Küççük çocuktan bana bişey olmaz demeyin- olacak!

Çok değil, 2 sene önce Kıbrıs'ta yaşarıdık. Dağın eteğinde Heidi'nin dağ ortamını andıran bir evcağızımız varıdı. Şehir, kalabalık, AVM nedir bilmezidik. Ve inanır mısın, hiç hasta olmadık ya! 5 sene biz orda hiççç hasta olmak nedir bilmez, eve nolur nolmaz diye İzmir'den getirdiğim soğuk algınlığı ilaçlarının son kullanma tarihini bile takip etmez, aa bunun zamanı geçmiş diye ilaçları çöpe atma olimpiyatları düzenlerdik. Ben hatta hamile kaldım, çocuk filan dünyaya getirdim, ne bi burnum aktı ne de çocuğun ateşlendiğini gördük. Aşı akşamları minnacık ateşlenen çocuğun başında bekleridim görgüsüzlükten. Çünkü neden? Görgüsüzlükten. Evet, bunu söylemişidik.

Sonra İzmir'e gedik. O ilk kış ben 5 sene hiç hasta olmamanın acısını evire çevire çıkardım. Ev çocuğu da ilk antibiyotiğini kullandı o kış. Bu sene ise tam 2 kez gripten acillik olduk, karı koca. Burada şu dip notu da düşeyim. Ev erkeğini tanıyalı 9 sene oluyor. Herifi hiç bir zaman nezle bile görmedim ben. Burnunun aktığını görmedim ya (ünlü blogger burada abartma hakkını kullanmamıştır) Ve fakat bu sene 2 kez yüksek ateşten acillik oldu.

2 Hasta ve 2 Pijamalı (fotoyu çekenle 3)

Ev çocuğu bu ay, bir enfeskiyon hastalığını atlatmıştı ki, yeni hafta gelmeden, yenpyeni gıcır bir virüsle yeniden ateşlendi. Zatürre teşhisi alan sınıf arkadaşı oldu 4 yaşındaki oğlumun?! Ki kendisine de zatürre olma ihtimali var dendi, son anda yırttı.

Şimdi soruyorum. 2 senede ne değişti de, birden hepimizin bağışıklığı bu gaddar zayıfladı? Hadi bebeyi sayma. Kreş sebebiyle cortluyor desek, bize ne oluyor? Kreşten eve gelen mikroplar mı bizi bu kadar kırılgan yaptı? Stres, psikolojik sebepler desen; hayatımız bir mahalle bakkalının dükkan önü kadar sakin, tenha. Arabayı park ederken ve 3 kat merdiven çıkarken yükselen gerilim hariç, hiçbir asabiyet tetikleyici mevzumuz yok. Beslenme şekli desen, henüz daha 35 yaşında gencecik insanlarız (bence gayet genç, ne sandın) akşam kahvemizi bile kestik (uykuyu feci kaçırıyor). Sabah kefirsiz uyanmıyoruz, hamur-şeker abanmıyoruz ve düzenli denecek bir 'hareketlilik' halindeyiz. Ben günde en az 40 dk yürüyorumdur. Haftanın 2 günü pilates bile yapıyorum be! Tabi hasta değilsem. Ev erkeği de haftada 3 gün aktif spor yapıyor. Tabi hasta değilse. Genelde geyik yapma temalı bir yaşantının içerisinde, canımı sıkan tek şey zengin olmayışımız. Tatiller, lüks harcamalar, pahalı aktiviteler yapmaya elverişli bir hayatımız yok. Bu da insanı kederden hasta etmez diye tahmin ediyorum. Hani valla şuan düşünüyorum, sanırım hayatımda sorun diyebileceğim tek şey hayalimdeki kadar kazancımın olmaması. Bu da ülkemizin ortak sorunu olduğuna göre, hepimizin faranjitini buna bağlamak doğru olmayabilir.

Özetle, sağlıklıyım- sağlıklı olmak için bedenimin istediklerini bimden şokellaları eve stoklayan torun bağımlısı anane gibi veriyorum (yüzde 90 glutensiz-şekersiz beslenme, seve seve uygulayarak hemi de) Stressizim, hatta bunun uğruna yaşıyorum diyebilirim. Stres sevmediğim için, gereken her 'keyfi' ortamı kendime sağlamaya gocunmuyorum. Sadece sevdiğim şeyleri yapıyorum. Hiçbir baskı görmüyorum. Kendime şiddet uygulamıyorum. Sık sık kendime 'aferin gııss' çekiyorum. Hadi bazen, çok nadiren instagram'da başkalarının hayatını izlerken hasetlendiğim oluyor. Ama bak bu da dünya sorunu. Bu anlamda globalim. Kimsenin bu nedenle boğaz enfeksiyonu geçirebileceğini söylemeyin lütfen. En çok nelere hasetlendiğimi düşünüyorum da... Hem akademik başarı hem paranın mına koyma hem de sürekli hayatın merkezinde olabilen profillerde midemde bi burkulma olabiliyor. Acaba yüksek ateşlenmenin sebebi bu olabilir mi?

Ev çocuğuna sorsan hayatımızdaki tek sorun apartmanımızın asansörünün olmaması. O kadar merdiveni çıkmak, onun için büyük gerilim. Ev erkeğinin en büyük problemi ise, gittiğimiz yerde acaba park yeri var mı? Varsa ne kadar var, bize kadar da var mı?

Gördüğünüz gibi, hayatımız oldukça iç anadolu ovası misali. Acaba çok konfordan mı bağışıklığımız zayıflıyor? Bu yazı iyice embesil bir yere gidiyor.

Kreş şuana kadar en ciddi şüpheli. Çocuğu olmayanlar şimdiden hazır olsun. O maskeler de bi işe yaramıyor, haberiniz olsun. Kreşe gönderdiğiniz çocuunuz, sizi yatağa yığan gizli düşmanınız olabilir. Üstelik bu uğurda her ay bir asgari maaş gömmenize rağmen. Bu noktada devlet neden kreşleri ödemiyor, neden eğitim bu denli pahalı tartışması devreye girebilir. Alla korusun yarabbi, şimdi kendi muhabbetimi hiç çekemem.

Etlerimin ağrımadığı, boğazımda kirpinin olmadığı, başıma çivi çakılıyormuş gibi hissetmediğim her gün bayramımdır!

Dövmemde de yazacak: Önce Sağlık Evladım!

Kahve?


Not: Başlıklarım çok kolpa değil mi? Hürriyet galeri haberlerini çok okuyorum, normal.


1 Mayıs 2018 Salı

Siz kendinizi 'çalışan' zannederken, yanlışlıkla 'köle' olmayasınız?


Yaptığım iş, üni'de aldığım eğitim (gazetecilik), tarzıma uygunmuş harbi. Bunu bu sabah, ev erkeğiyle sohbet ederken anladım. Uzun seneler elimde fotoğraf makinesi toplumun ne etli ne sütlü kısmına ait olmadan, sadece görsel toplayarak ve söz konusu olayın haberini / gözlemini yazıp akşam serinliğinde eve akan biri oldum. Muhabirlik gerçekten herhangi bir yere ait olmadan yapılan bir iş. Şimdilerde onun daha dijital halini yapıyorum. Firmaların sosyal medyasına içerik üretiyorum. Aslında temelde benzer davranışları barındıran işler bunlar. Uzaktan gözlem yap ve içerik haline getir. Kaliteli şekilde de sun.

Herhangi bir etkinlik, buluşma, toplantı gibi organizasyonlar olduğunda, uzaktan gözlem yapıp, -olayın kendisiyle ilgili zerre sorumluluk almadan - ortamla ilgili notlarımı aldıktan sonra, evime dönüp gelmek ve içeriğimi oluşturup, kendime bi çay koymak hoşuma gidiyor. Bu tür etkinliklerde sadece bağımsız bir figür oluyorum. İşimi gerçekleştiriyor ve gidiyorum. Gerçek hayatta olmasından hoşlandığım gibi. Kimseye yük olmadan / yük almadan, zoraki sosyalleşmeden, birilerini iyi hissettirmek zorunluluğu olmadan... Gölge kadın gibi. 

Bazen kafam kendi dünyamla tıka basa dolu değilse, etrafı izliyorum. Gittiğim event'lerde 2 tür takım oluyor. Bir, iyi giyimli, mutlaka titri olan ve elinde zarif bir içecek kadehiyle yüksek sesle kahkahalar atan şahıslar... Bir de onlara hizmet edenler.. Genelde bu ikinci takıma alışkınım. Hemen sohbete girebiliriz, ortak bir espiride buluşabiliriz. Diğer takım ise bana genelde puan vermeye çalışır, hissederim. 

Son zamanlarda, yaşımın ilerlemesiyle beraber, zihnimin içerisinde düşünceler farklı bir karışıma dönüştü. Onun ışığıyla olayları izlerken, metaforlar ve yansımalardan besleniyorum (çok havalı) Beynim bana prodüksiyon yapıyor basbaya! İşte geçenlerde, bu tür bir ortamdayken, ne izledim biliyor musun sayın blog? Bir çeşit kölelik ve sahipler seremonisi! Köleler, tüm gün mekana gelen ziyaretçileri memnun edebilmek için çalışmışlar, o gün 7'de bitmesi gereken mesailerini aşmışlar, bunun kendilerine ek mesai ücreti olarak ödenmeyeceğini de öğrenmişler ve yorgun argın- hiç sorgulamadan çalışıyorlardı. Kendi işinin patronu olmayan, SSK'ya bağlı ve uzun çalışma saatleri olan- özel sektöre dahil çoğu vatandaş aslında diğerlerinin kölesi konumunda yaşamaya devam ediyor. 

Bir bireyin köle olduğunu nasıl anlarız?

- Eğer kendi işkolik olmadığı halde ya da daha fazla bir ek gelir sağlamadığı halde çok uzun çalışma saatleri varsa... Haftalık toplam çalışma saatleri, olması gereken süreyi aşıyorsa.
- Bayramlarda, tatillerde çalışıp çalışmayacağı patron / müdür / yöneticinin insafına kalmışsa.
- Herhangi bir sağlık sorunu yaşadığında, iş temposunu aksattığı için antipatik bulunuyorsa. Ya da patronu kendisinin sağlık sorunlarına şüpheyle yaklaşıyorsa.
- Çalışma ortamında, patronun /müdürün / yöneticinin kişisel işleri de yaptırılıyorsa (çay getir, sigara al, ceketini taşı vs.)
- Asgari ücret alıyorsa (bunu stajyerler filan almalı, yetişkin bir birey için komik değil mi?)
- Çalışma ortamında bireylerin sağlığını olumsuz etkileyecek detaylar varsa (temizlenmeyen tuvaletler bile örnek olabilir)
- Kurumun sahibine 'Allah' gibi tapılma beklentisi yerleşmişse.
- Çalışan evli ya da çocuk sahibi olmadığı için daha çok mesai yapıyorsa.
-Mesai saatleri dışında, bireyin özel yaşamında telefonu işle ilgili düzenli olarak çalıyorsa ve birey kendisini sorunları çözmek için çaba harcarken buluyorsa (buna bağlı olarak stres düzeyi yüksekse)
-Kişiye yaptığı işi şevkle, keyifle yapmasını neredeyse engelliyor; onun yerine her bir gün aynı motomotlukla, bir makine gibi çeşitli saçma-akıl almaz kurallar (kişisel ) eşliğinde yaptırır haldeyse. Kişi gelişemiyor, uzmanlaşamıyorsa.

bence bu kişi köledir. Daha ne olacaktı ki? Derisini mi yüzeceklerdi?

Bugün 1 Mayıs. Kimbilir kaç işyerinde bugün yine sinirli bir iş günü yaşanıyor.

Muhabirlik maceralarımın birinde, çalıştığım derginin patronu çekim sırasında ceketini + çantasını taşımamı buyur etmişti. Asıl işimi yapmamı bizzat engelleyecek bu saçma görevi yaptım ve akşamına da istifayı bastım. (benim istifalarım meşhurdur) Yine bilmem kaçıncı kez işsiz kalmıştım ama özgürlüğümü geri almıştım.

Bir gün hayat, her ne iş yapıyorsak yapalım, kendimizi köle gibi hissetmeyeceğimiz, şevkli ve canlı, ilham dolu- rahat rahat kendimiz olabileceğimiz- yerlere sapar umarım.

Hepimiz güzel yaşamak ve sadece yaptığımız işi yapmak istiyoruz.



7 Nisan 2018 Cumartesi

Komünizmden Sonra Çalışmayan Diğer Rejim; Mızıkçılık




Günlerden Pazar, evde herkes uyuyor. Ne güzel bir başlangıç, en azından benim için.

Ev çocuğunun ve yaş grubunun davranışlarını seyrediyorum uzun zamandır. Hepsi heyecanlı, anlatırken coşkulu ve hızla agresifleşebilen - mızıklanan canlılar. Bu agresifleşmeyi / mızıkçılığı anlayamıyorum ve dahası tahammül gösteremiyorum. Her şeyi doğru kodlamış olduğumuzu varsayarsak böyle olmaması lazımdı. Bu kadar kolay sinirlenmelerinin sebebini anlamaya çalışıyorum ve cevabı eldeki malzemelerle bulamayacağımı kabul ediyorum. Fakat yine de bir tahminim var. Bence konumuz yaş alışkanlıkları. Bir şeyi isterken önceki gelişim aralığından alıştıkları ses tonunu kullanmaya devam etmeleri. Aslında onu yapmasalar da olur, bunu halledebilirler, ancak sanırım bu davranış oturmuş.

Örnekle anlatırsam;

'Anne ben bi daa çizgi film istiyorum'
'Oğlum az önceki de bi daha istedin diye izlendi. Artık bitti, kapatıyoruz. Hatta al kumandayı sen kapat'
(Boynu yana devrilir, surat kuru üzüm gibi buruşturulur)
'Amaaaa beeeeen (hıçkırıklar hazırlanıyor) bi dahaaaaaa...'
Ve korkunç ağlamalar başlar.

Hadi bu örnek çok aşırı oldu, daha basitine bakalım:

(Çocuk, düğmesini iliklemeye çalışır, ilk ikisini yapar ve üçüncüsünde başarılı olamaz. Ses tonu yassılaşır, hıçkırık playlist'e alınır)

'Anne amaaaaa yaaaaaa anneeeee yapamıyööööm'
(Anne panikle içeri gelir)
'Oğlum, noldu?'
(Çocuk çok rencide olmuş gibi bir ses tonuyla mızıklı bir şekilde sözüne devam eder)
'Düğmemi anne... düğmemi.. anne.. düğme'
'Bi saniye. Bi dur bakayım. Şimdi ses tonunu bir de sakinleştir, ağlamadan söyle bakayım'
(Burada anne çocuğun mızıklanmasını taklit ederek, kendisinin ne kadar komik şekilde derdini anlattığını göstermeye çalışır ve çocuğun hunharca gülmesini de sağlar)
'Anne ben düğmemi iliklemeye çalıştım ama olmadı, yardım eder misin?'
'Tabi ederim canım, ne güzel yapmışsın diğerlerini, bunu da yapabilirsin aslında ama burası baya darmış, ondan olmadı sanırım'

Bu şekilde ev çocuğunun mızıklı anlatımını filtrelemeye, kendisini net ifade etmesini sağlamaya çalışıyoruz. Bunu bir yerden tavsiye almadık, okumadık (tamamen hatalı da olabilir) İnsan olan bu işi böyle yapar diye düşünerek, oturduk çocuğumuzdan bunu rica ettik. Mızıklanmadan kendini ifade ederse daha mutlu olabileceğini, daha anlaşılır olacağını ve her şeyin yolunda gideceğini de söyledik. Çünkü onu kendi haline bıraktığımda, annesine mi çekti nedir, dramacılık-karamsarlık-hemen kendini koyvermecilik gibi davranışlardan destek alıyor. Ve maalesef, bir ebeveyn olarak bu beni geniş geniş sinirlendiriyor.

Bir diğer mevzu da her akşam diş fırçalama + uyku konusunda bizimle yaptığı inatçı çekişme. Bu konuda da aynı netliği ortaya koyduk. Bu rutinler tartışmaya kapalıdır ve eğer bizimle inatlaşırsa, -belki buradan uzmanlar bana kızacak ama- ben de ısrarı kesiyorum, onu kendi haline bırakıyorum. Bu ne demek? Yani kendisiyle ilgilenmiyorum. Seçimini yapacak. Ya bizimle eğlenceli uyku rutinini yapacak ve yatakta masal hakkı kazanacak... ya da 5 dakka daha, 7 dakka daha izin koparmalarında ona eyvallah dememize rağmen, hala sözünü tutmuyorsa, kendi kendine oyalanmaya razı gelecek- ama biz bu arada yatak odamıza çekileceğiz ve günümüzü bitireceğiz (çünkü çok geç oldu, hepimiz yorgunuz). Tabi ki biz gerçekten uyumuyoruz. Sadece onun içeride yalnız kalıp, durum değerlendirmesini yapsın istiyoruz. Bu gibi hallerde çoğunlukla sıkılıyor, pes ediyor, rutinini geri istiyor. Ama nadir de olsa, geçen gece olduğu gibi, kendi kendine oyununa devam ediyor. Ta ki yorgunluktan mahvolana kadar, yani ben onu kucağımda taşıyıp yatağına yatırana kadar. Burada amacımız, bize meydan okumalarına prim vermemek çünkü uyku+diş+giyinme gibi rutinlerimiz hakkında milyonlarca kez konuştuk, bazen oyunlar yaptık ve biz ev erkeğiyle artık çocuğumuzu idare etmek istemiyoruz. Bundan çok sıkıldık. Günü kurtarmak ve o güne özel çözümler bulmakla yol alamıyoruz.

Bunları düşünüyorum işte. Niçin ya niçin. Neden mızıklanma, neden çabucak agresifleşme ve meydan okuma isteği? Çocuğuma zıt giderek, ses yükselterek ya da ona boyun eğerek enerjimi tüketmek istemiyorum. Şeffaf olalım abi. Üçkağıda gerek yok. Benim de duygularım var.

Dışarıda gözlemlediğim bir de agresiflik konusu var. Bizim ev çocuğunda bunu çok yoğun görmüyorum. Ama o yaş grubunda, sanki çocuk değil de büyük adam hiddeti olan çocuklar görüyorum. Bu çocukların evlerinde şiddet, kötü davranış, ilgisiz aileye maruz kaldıklarını da düşünmüyorum şahsen. Bunun kaynağını merak ediyorum. Bir çocuğun boyun damarlarını şişire şişire, yüzü kıpkırmızı kesilinceye kadar sinirlenebilmesinin nedeni ne olabilir ki? Oynuyorsunuz beraber, ortam tatlı, tüm yetişkinler çevrenizde yapıcı, herhangi bir yoksunluğun yok, neden ama neden?

Ev çocuğunun agresifliği de olmuyor değil. Geçen şöyle bir olay yaşadık. Yine günün çizgi film vaktiydi. Bizimki okuldan gelmiş, dinleniyordu. Yemekten önce muz yer misin dedim. Evet dedi. Muzu gömdü, iki dakkada... Ben de yanında oturuyorum. Naptı biliyo musun? Kabuğunu boylu boyunca üzerime serdi. Hemen manevra yaptım, kabuğu aldım 'aaa? bu ne şimdi? kalk meyve tabağına bunu koy bakalım, çöp bu' dedim. Hiç sallamadı beni. Ben de sinirlendim. Mute'a bastım tv'de. Oğlum, kendi çöpünü kalkıp at diye tekrarladım. Mıyıkladı. Okey dedim, sen böyle yapıyorsan ben de tv'yi erkenden kapatıyorum, dedim. Bu kez koltukta kıvranarak ağlamaya başladı. Ben daha da sinirlendim. Tv'yi kapattım, muz kabuğunu koltukta bıraktım ve odadan çıktım.

Tabi çıldırdı vs. Yaptığım şey doğru mu değil mi bilmiyorum. Ama muz kabuğunu kucağıma bırakacak kadar gevşek bir çocuğu da yetiştiren yine benim. Heralde bugüne kadar her şeyi doğru yapmamışım bu durumda.

Neyse baya ağladı. Sakinleşene kadar bekledim. Bekledik diyim, çünkü ev erkeği de bir şekilde dahil oldu konuya. Sonra gittim yanına, tuttum ellerinden. Anlattım. Kendi çöpünü atmasının zor olmadığını, o sırada tembellik ettiğini ama bu evde herkesin kendi çöpünü kendi atması gerektiğini, kabuğu üzerime koymasının çok saçma olduğunu çünkü kendisinin fiziksel olarak gayet güçlü, büyük bir çocuk olduğunu filan anlattım. Çok sakindim, sarıldım ettim. Sonra bir poşet aldık, sehpadaki tüm çöpleri ona toplattık ve kapının yanına koy dedik. O da yaptı. Ve daha da yapacak, çünkü bu çocuğun her haltını ben ya da babası halletmiycez artık. Bence bu konuda cesur adımlar atmanın zamanı geldi. Yatak da toplayabilir, çöplerini de atabilir, oyuncaklarını da düzenleyebilir.

Bence çocuğun saçma davranışlarına günlük çözümler bulmak, sonradan çocukları gayet mutsuz bireyler yapabilir. Bu konuda acaip netim. Agresifmiş, neyinin agresifliği hacı? Yok mızmızmış, sebep? Bir çocuğa yapılabilecek en büyük jest:

  • Kendini etkili, net ya da anlaşılır ifade etmesine ortam sağlamak
  • Duygularını gözden geçirebilme ve isimlendirebilme yeteneği kazandırmak için teşvik etmek
  • Mümkünse de duygusal dalgalanmalarında-öfke patlamalarında ona yalakalık yapmamak

Nasıl yapılır ben de bilmiyorum. Sadece kendimi takip ediyorum.

6 Nisan 2018 Cuma

Youtube Kanallarında İşlenen Zaman Yönetimi Saçmalığı

her şey muntazam mı?

Youtube'da bu aralar, manken şarkıcı oyuncu kanallarına bakıyorum. İçerikleri nasıl, inceliyorum. Çok trend bir başlık var, zaman yönetimini yapmak konulu. Zamanı verimli kullanmak vs. Hepsi de aynı zamanda spor yapıp, çocuk büyütüp, iş kadını olup, ciltleri ışıl ışıl parıldarken avokado yemenin ipuçlarından bahsediyor. Bence de harika bir mevzu. Düşünsene ya, öyle bir hayat ki sabah uyanıyorsun ve bütün gün boyunca, sadece verimli olmaya odaklanıyorsun. Günün sonunda bunu başarmış olarak, makyajını temizliyorsun. Çocukla aktiviteni de yapmışsın, toplantılarına şık ve hazırlıklı da gitmişsin, sporunu aradan çıkarmış, bir de gece drink almaya kızlarla buluşmuşsun filan. Bir de buna sevgili /eş ile sex yapmayı da ekle... Bu arada halıların da hep temiz, o tezgahın üstünde çay lekeleri yok, oda kenarlarında saç tomarları birikmemiş. (Birikmemiş gibi çek hacı)

Ben balık hafızalı bir insan olduğum için... Sık sık kaliteli zaman yönetimleri hakkında okur, sonra unuturum. Bakayım dedim, bu hatunlar, neler tavsiye etmişler, başarılarının sırrı neymiş. Belki ben de birkaç tüyo alırsam, kafamda spor bandı avokadomu yerken, arkadan eşim belime sarılır ve saçları sarı (gerekirse boyatırız) çocuğumuz da odanın bir köşesinde legolarıyla uslu uslu bireysel etkinlik yapabilir.

İşte youtuber tayfasının çok acaip önemli zaman yönetimi tavsiyeleri:


bağayım ağdam ne zamanmış, nerdeydi bu app?


'APP Kullanmak'

Bu tayfa günün büyük bölümünü ense kökünü eğecek şekilde geçirdiklerinden (telefon ekranına eğilip bakmak), günlük tüm icraatlarını dijital ajandalara kaydetmek bir yana, ayrıca bir de app kullanmaktalar. Günlük harcamalarını not aldıkları app, su içmeyi hatırlatan app, squat sayısı app, etkinlikler hakkında bilgilendiren app vs. Hani şu filmdeki gibi. İlk 50 öpücük müydü? Kimliğimizi, ne olduğumuzu ve nelerden hoşlandığımızı bize her sabah çeşitli günlük bildirimlerle hatırlatacakları bir yaşam yapısına doğru gidiyormuşuz gibi geliyor. Bu ne mınako? İnsangızı bu denli mi kendiyle arasına dijital perde çeker? Hafızamıza ya da kendi iç sesimize yapacak hiçbir görev vermiyoruz, tıpkı bir makineymişiz gibi, bizi yönlendirmesi için direksiyonu olduğu gibi telefonumuza teslim ediyoruz. En büyük kaygımız şarjımız bitmesin!

katı meyve sıkacaamı kim temizleyecek, onu açıklıyorum!


Sorumluluk Paylaş

Bunu söyleyen çok kişi var. Bende 'dalga mı geçiyor?' etkisi yaratan bu tavsiye aynen şöyle. Diyorlar ki, o gün yapılacak önemli aktiviteleri madde madde yazın. Hepsini aynı anda siz yapamazsınız, multi-tasking doğru bir yöntem değil sonuçta, bu nedenle bu görevleri çevrenize paylaştırın. Bahsettiği şey aile üyeleri değil bu arada. Çalışanlarımızdan bahsediyor. Ya abla hanım, sen bu tavsiyeleri hangi zümre için veriyorsun, gerçekten anlamadım? Mesela ben iş toplantılarımın organizasyonu için birini görevlendirecekmişim. Ya sen bütün gün evde yeşil elma yiyip, yoga yapar gibi görünen birisin, hayatının hangi kısmında şirket sahibi gibi de olabiliyorsun? Bunu olmak için ne yapıyorsun ayrıca? Yaşadığımız ülkede hangimizin gün içinde 3 saat yoga yapıp, ormanda koşup, aynı zamanda çeşitli kalbur üstü iş toplantılarına katılacak ve çocuklarıyla krep yapacak bir yaşam tarzı var? Burada varoş ağzı yapmıyorum cidden, yanlış anlama olmasın. Sadece 'Zamanı Nasıl Verimli Kullanabilirsiniz?' başlıklı bir içeriği üretirken, hangi zümreyi hedef aldığını merak ediyorum. Parantez içinde (Nişantaşı Bebekleri için) filan yazsan mesela? Daha mı daraltsan hedef kitleni?

keçeliyle check atmak çogüzel


Check Atmak

Ünlü tavsiyelerine göre; dijital ajandaların yanı sıra, bir de klasik bir ajandamız mutlaka olmalı. Normal harita metod olmaz ama. Mutlaka şu 90 TL'ye filan satılan, malum markanın ajandalarından olacak. Ve gün içinde bitirilen işlerin yanına check atılacak.

TO DO LIST

1- 'Sosyal medya mecralarım için faydalı içerik üretilecek'

Aslında bu işin ayrıntısı: Hafta sonu kızımla profesyonel fotoğrafçıya çektirdiğimiz 203 görselden birini seç ve görselin altına 'doğal ebeveynlik en güzeli' yazarak, takipçilerime son zamanların trend ebeveynliğini uyguladığımı haber ver.

(CHECK) 

minimaliste beyaz koltuk takımını salı pazarında indirimli fiyata aldık

Minimalist Yaşam

Hepimiz geçtik minimalist yaşama çok şükür. Youtube minimalist yaşayanlarla dolu, çöpler de onların kullanmadıkları çantalarla. Minimalist yaşam, toplamda 1 haftada geçilebilecek bir 'kaliteli zaman yönetimi' önerisi olarak sosyal mecralarda ünleneli çok olmadı aslında. Bütün alışveriş manyağı insanlar, bir akşam üzeri kısır yerken 'minimalist olmak!' diye aydınlandı ve o hafta artık moda olmayan ve kullanmak istemedikleri tüm ıvır gıvırlarını eşe dosta dağıttı. Bazısı da çöpe attı. Aslında unutuldu, bizim anlayışımızdaki minimalist yaşam, bayram temizliği ile aynı abi? Biz hepimiz sade yaşam ayağına bayram temizliği yaptık, farkında değil misiniz? Evlerimize beyaz eşyalar aldık, beyaz koltuklarda dökmeden salçalı tost yeme mücadelesine girdik, minimalizm uğruna... Sehpanın üzerine bardak koyup, fotoğrafını çekerek, minimalist hashtag'lerde buluştuk. Hepsi dijital dünyada belgelendi, bir tek mecra hariç. Kendi iç mecramız. Hızla sadeleşmeye giderken, dijital evrenden kopmak, Necla'nın düğün fotoğraflarına bakmadan durabilmek aklımıza gelmedi tabi ki. Sadeleşmek bence de müthiş bir yaşam önerisi. Ancak, sadeleşmek karmaşadan kopmak demek ve biz bunu gerçekten istiyor muyuz? Kafamızdaki karmaşayı susturabiliyor muyuz? O telefonu bırakabiliyor muyuz?

gız Jennifer ten rengin sayesinde kız grubumuz daha havalı oldu,
iyi ki Bornova'ya taşınmışsınız amariga'dan

Kendine Zaman Ayır

Bu öneri ne demek sence? Benim aklıma ilk gelenler; uzun bir duş almak, yayılıp kitap okumak filan... Ancak zaman yönetimi tavsiyesi veren bu tür içeriklerde verilen örnekler şöyle; arkadaşlarınla hafta sonu turlara çık, hiç görmediğin bir ülkeye git, yeni bir proje geliştir, kız grubunla öğle arası iyi bir kahveciye git (öğle mesaisi, trafik çilesi ve yemek tutarında kahve fiyatları?), yüzüne küçük müdahaleler yaptır!

Oldu canım! Kendime zaman ayırmak için bankadan kredi de çekeyim. İçlerinde en masum görüneni, kız grubumla kahveciye gitmek konusu bile benim için ayrı bir ütopya. Hangi kız grubu? Sex and the City ortamı hepimizde varmış gibi? En sık görüştüğüm kız, bizim apartmanda birinci katta yaşayan 82 yaşındaki Sevim teyze. O da zor işitiyor. Zaten kahve ona dokunuyor. İzmir'in farklı yerlerinde çalışan kız arkadaşlarımla organizasyon yapsak, hepimizin aynı yerde ortak bir kahvecide buluşması 45 dakika sürer. Toplu taşımalar malum... Zaten birer kahve içsek, 15 TL filan. Yol parasıyla 20 TL ediyor. E öğle yemeği yemeyecek miyiz? O da 25 TL olsun, en az. Etti, 45 TL... Öğle mesaisi 1 saat, kalan süre 15 dakika. Toplam 15 dakika kızlarla 'nabdın o işi' çenesi çalmak için 45 lira vereyim mi istiyorsun?

-
Kısacası, yine avokado yiyerek, başarılı iş kadını ve fenomen anne olamıyorum. Bu tavsiyeler bende çalışmaz. Siz nabıyonuz zaman yönetimini? Olayınız ne? Nabdın o işi?

Kalbindeki Derdine Derman Olmaya Geldim!

Şimdi her şeyin nedenini anlıyorum. Daha dün Başşaq'a demiştim ki, bloğa yazmıyorum çünkü oraya kurduğum konsept artık beni çekmiyo...