4 Kasım 2017 Cumartesi

Var mısığız genşler?


Gecenin şu vakti, eski bloğumu karıştırdım ve acaip eğlendim yahu! Sonra işin tadı nostaljiye kaçtı. Çünkü 2010'lara filan geriledim, okudukça. Tarihteki ilk blog yazımla karşılaşınca, içimi bir heyecan sardı. Argadaşlar, haydin gelin hepimiz kayda alınmış ilk blog yazımızı post'layalım. Herkesin bloğunda zaten apaçık duruyor ilk post, ne gerek var diyorsan- belki apaçık durmayan, bir şekilde uzaklaştırılmış olanlar da vardır. Ya da apaçık dursa da bir hikayesi vardır?

Benim blog camiasına adım attığım ilk yazım aşağıda. 2010'da eylülün bir pazar akşamında oturup yazmışım. Hayatımda hiç blogger tanıdığım / okuduğum / takip ettiğim yokken... Ve beni de kimsecikler okumazken.. Kimselerin beni okumaması aylar sürdü gerçi. Yazıyı bırakıyorum, hem de hiçbir imla düzeltmesi yapmadan.

Bir İstanbul eseri (Başyapıt)


İzmir'den taşınalı -yuvarlak ağız bile değil, kesin olarak- bir sene oluyor. Taşınma gibi başlamasa da zaman ilerledikçe biraz daha eşyalanarak, hatta kendi evime çıkacak kadar ileriye giderek, İstanbullu oldum.
Şimdi bu "İzmir bırakılır mı be" sohbetlerini bilenler bilir. Söz şurdaki meclisten dışarı, bu İzmir'i bırakmanızı, sanki hınzırlık yapmışsınız gibi eleştiren İstanbul yerlileri, aslında samimi değildir kanımca. Çünkü ben bunları izledim, bırakın İzmir'e yerleşmeyi, İzmir'deki akrabasına kısa süreli ziyarete gitmenin bile bedelini ağır öderler/ödetirler. "Yani şimdi bu Kıbrıs Şehitleri bizim İstiklal'in çakması mı oluyo" ile başlayan karşılaştırma listesi kentkart-akbil, barlar sokağı, ulaşım imkanları, metronun gocamanlığı, ünlü görme sayısı, kızların giyim tarzı, konser mekanları, evlerdeki ısıtma sistemleri, kaldırımlar, kaldırımda takılanlara kadar uzar gider. İzmir'e buyur edilen İstanbullu, İstanbul Belediyesi'nden milenyum kıyafetleriyle gönderilmiş, şehirde gözüne çarpan eksiklikleri ajandasına not alan modern kişi olarak buyrolur. Bunlar, anladığım o ki içlerinde iyice büyüyen İstanbul fanatikliğiyle evlerine dönerler. Ve Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, bu kişilerin yüzde 60'ı hayatında en az 3 kişiye Sirkeci'yi övmüş, yüzde 25'i İstanbul'un en iyi balık yapan yerini bulmuş, geri kalanlarda hala Avcılar'dan karşıya geçmeye çalışıyormuş.
Sorulunca, "İzmir'den geldim" desem, "Aaa orayı nasıl bıraktın, valla iş güç olmasa hiç durmam oraya yerleşirim" diyen arkadaşların "ben aslında jazz severim ama fırsat yok. ondan ferhat göçer dinliyorum" dediğini biliyorum ya da ahkam kesiyorum.
İstanbul, burada yaşayan için de yaşamayan içinde bankadan henüz çekilmemiş kredi gibi köşede duruyor. İstanbul vaatler veriyor, göz kırpıyor. İstanbul'dan vazgecmek, kendinden vazgecmeyle eşdeğer birşey gibi görülmüyor mu? Çünkü İstanbul'un bi kenarında durmak bile seni "online" yapıyor.
İstanbullular. Şu anda 70 milyon okuyucu bunları okurken söyliceklerimi sonlandırıyorum. İstanbul sizin olmasın. Bence özgür kalın. Ne demiş fayt cılap, "sahip olduğun şey gün gelir sana sahip olur".

İlk yazımda kullandığım görselim de şu olmuş:



Bu yazıyı yayınladığımda hemen yorumlar gelir ve kısa sürede yazımdaki aşırı müthiş tespitler hakkında halk münazara yapar filan sanmıştım. Hatta bir süre yakınlarımdan bir bloğum olduğunu gizlemiştim bile. Çünkü gizemli yazar olmak sahgdjhgdaj. Maalesef ilk yorumumu aylar sonra spam bir hesaptan alacaktım.

Her neyse benim tarihteki ilk post hikayem bu.
Var mısığız siz de?

2 Kasım 2017 Perşembe

Uykuya yığılmadan önce...

Şuana inanamıyorum.

Bir vakit buldum ve buraya koştum!

Günlerim, hastane - bizim ev ve metronun herhangi bir kabini arasında zıpçıktı gibi geçiyor. Sanki bir haftadır değil de aylardır böyle yaşıyormuşum gibi, hastanede en sevdiğim koridor, güneşi alan favori köşem, oturup kahve içtiğim koltuğum filan var.

Annem dolu dolu 4 gündür orada. Ameliyat dün gerçekleşti. Standartlarına uyan bir operasyondu. Sessiz sakin bitti gitti işte. Annem hastane odasında azimle pırt yapmaya çalışırken, koridorda başkalarının deyimiyle 'maşallah tazı gibi' yürüyüşünü yaparken, hala anacığının acısından kaçıyor. Bir kapılsa, iyileşemeyecek. Hastane ona nasıl dar geliyor, kim bilir. Canım annem, önce annesini, sonra da virüsün teki yüzünden sapasağlam rahmini kaybetti. Normalde annesinin ağzına zıçmak için her yolu deneyen ben, ömrümün geri kalanında annemin ben cepheli mutluluğu için elimden geleni ardıma koymamaya niyetlendim. Bana baktığında içinde güneş açsın istiyorum. Artık dert ettiği hiçbir şeyi kalmasın, sadece kendini kalkındırsın. Çekirdek ailemiz kalbinde yıldız gibi parlasın, birbirimizi saralım, sarmalayalım.

Eve geldim bi koşu. Tarhana pişirdim. Koydum kavanoza, kalanı da evdekiler için tabaklara. Koştum yine hastaneye. Annemin pırtı bizim için şuan oldukça önemli. O sebeple tarhana istedi. Karton bardaklara koyduk içtik. Çok keyifli oldu bu şekilde çorba içmek. Havalı durdu. Tarhanadan beklemezsin. Bu kış bol bol film karşısı bardakta tarhana içmeyi planlıyorum.

Bugün benim de son noktayı koyan bir tetkikim vardı. O da olmasın mı tam annemin yoğun bakımdan çıkarılacağı, o hassas dakikalarda? Tüm hafta beklediğim tek an. Annemin ameliyattan çıkacağı an. Daha annemin ameliyat olacağını öğrendiğim günden beri bu anı beklemişim. Nasıl olmam orada? Hem ya bir ihtiyaç olursa. Yoğun bakımda aklına üşüşmüş olabilir, anacığı mesela. Kötü hissediyor olabilir. Asla ameliyatın kötü geçeceğini düşünmedim bile. Tek düşündüğüm annemin enkaz duygusu. Koştum ürolojiye, açıkladım. Dedim, şimdi napayım ben? Maalesef, anca birkaç ay sonraya yeniden randevu verebiliriz. Ya da gel seni erkenden sokalım tetkike, koş al malzemeleri hemen- dedi. Ayh reçetede kateter filan yazıyor, hani şu alt takımlara sokuşturulan ince çubuklar. Oyfff!! Hemen koştum alayım diye, baktım birincisi kalmamış hastanede ama ikincisi var. Hem de annemin ameliyat olduğu kadın hastalıkları katının bir alt katında. Aldım malzemeyi ancak, bi çılgınlık yapıp yeniden ameliyathanenin önüne gideyim dedim. Şansıma, doktorun yoğun bakımdaki hastaları ziyaret ettiği o alarmlı ana denk düşmüş oldum. Bu, annemin her an oradan çıkacağı anlamına geliyor. Uyanıklık edip ürolojiyi aradım. Uyanıklıktan kastım aslında dürüstlük. Rafet el roman, romantikliğinde durumu izah ettim. Dedim, kapısındayım. Çıkacak şimdi. Kal dedi, tamam. Dedim, ay çok teşekkür ederim. Çat dedi kapattı. Duyduğum en kibar çattı.

Annemi gördüğümde bir güzeldi. Ona aldığım mavi geceliği giydirmişler. Bayıldım tatlılığına. Beni gördüğü ilk an, yüzü titredi, duygulandı. İyiydi, kafamdaki ağırlık uçtu gitti, hafifçik oldum. Sarıldım, öptüm. Odasına yerleşti yeniden nihayet.

Neyse az biraz gecikmeyle tetkike yetiştim. Dünyanın en uyuz işlemi fakat en şahane sonucundan sonra, biraz da mutluluktan ağladım. Haftalardır nörolojik mesane denen ve omurilikle ilişkili görünen sıkıntının, sebebi fiziksel bir olay çıktı. Operasyon kararı alındı. Aralık ayında... Halaylarla çıktım doktorun odasından. Hemen ev erkeğini aradım, ağlamaklı mutluluktan. Pek duygusal tepkiler vermeyince, ben de 'neyse kapıyom' diyip kapadım.. Gıcık bile olmadım. Anneme koştum, biraz da ona mutluluk çıldırması yaptım. Annem önce sevincime katıldı ama sonra deli miyim diye baktı, gördüm. Kimse benim kadar korkmadığı ve gugıllamadığı için sanırım, benim bunca sevinç kudurmama 'kısakes' muamelesi yapmış olabilir asajdakj : ))

Bu hafta her bir gün, sabahtan gece uykuya kavuştuğum ana kadar topuklarıma dek yorgunluk, stres ve beklemeyle geçti. Yorgunluğumdan yorulmayı unuttum, o derece. Fakat olaylar zarif bir şekilde iyi ilerliyor diyebiliriz.

Ve tabi her şeyin aynı anda iyi olması mümkün değil. Bu akşam da ev çocuğu öksürmeli hasta oldu. Gelsin ulan. Sorunların böylesi gelsin.

Kahve?

22 Ekim 2017 Pazar

Pazar akşamı, salon masasında


Bu sefer salondayım. Fırtına gibi ev çocuğunu yıkadım, ödül olarak tivi keyfi hediye ettim, o arada saçını kuruttum, günün son atıştırmalığını tıkıştırdım (fıstık, armut), tivi sonrası bugün 37. kez birlikte yapmayı talep ettiği pazzılına sanki yerlerini hiç ezberlememiş gibi her seferinde alkışlayarak eşlik ettim, uyku vakti geldi ve işte burdayım. Bu arada kısa bir boyun egzersizi ve duş olayına girdim. Volkan'ın stüdyosu da tam evin şaşalı saatlerini buluyor ya, neyse. Şimdi baktım, mayaladığı yoğurt tutmuş, dolaba kaldırdım.

Hayatımda bu derece ruh halimi anlatamayacağım kadar 'kayıktaymışım gibi' bir gün hatırlamıyorum. Bir yandan gün içinde durup zehir gibi acı çekiyorum, bir yandan günlük koşuşturmaların içinde sakinliyorum. Midem bulanıyor, başım dönüyor. İştahım yok ve kokular öğürtüyor. Acı çekiyorum- korkuyorum, ikisini farklı anlarda yaşıyorum.

O cool kadın, meddah ruh, annemin gözdesi, çocukluğumun kökleri, tabiatımın başlangıcı, bilinçaltımın kalesi, damak tadımdan tut temizlik alışkanlıklarıma kadar birçok davranışımın gizli öznesi, oğlumun 'nenesi' ve tüm arkadaşlarıma anlata anlata bitiremediğim, benim için bir çeşit kahraman olan canım anneannem; yani onun asla yıkılmaz sarsılmaz bedeni, bugün çocukları tarafından toprağa verildi. Tüm çocukları; sekizi de ordaydı. Tıpkı istediği gibi memleketi Trabzon'da, biricik köyünde cenazesi yapıldı.

Anneannemin ölümüyle ilgili yazasım, paylaşasım pek yok. İçimde tutmaya ihtiyacım var. Yas tutmak istiyorum. Anlayış göstermek istemiyorum. Canım ne kadar isterse o kadar sürdüreceğim. Yaşlılık, hastalıklar, çok acı çekiyordu-rahatladı gibi telkinler beni ilgilendirmiyor. Kişisel bir konu.

Bu kadar yeterli.

Bu arada blog, ben hiç iyi değilim. Sanırım ömrümde ilk kez anksiyete yaşıyorum. Bu hafta 3 defa oldu. İlki işyerindeydi. Tuvalete kapanıp, ağladım. Sonra kafama saplanan bir düşünce yüzünden ciddi tribe girdim. Aşırı korktum, ellerim soğudu ve aynı anda terledim. Birkaç telefon görüşmesi yapıp, korktuğum şeyin olasılığını sordum.

İkincisi de anneannemle ilgili haberi aldığım günün gecesiydi. Salondaydık ev erkeğiyle. Ev sessizdi. Birden aynı korku geldi ve midem korkunç bulanmaya başladı. Çok aşırı ağlamıştım gündüz, başım da çok ağrıyordu. Kalkıp egzersiz yaparak vücudumu sakinleştirmeye çalıştım, tüm kaslarım gerilmişti.

Üçüncüsü de bugün bir mağazada oldu. Her yer üstüme geldi ve yine aynı düşünce geldi, aynı korku ile. Bu arada 3 olayda da yaşadığım korku aynı. Hastalık anksiyetesi bu. Ev erkeği ve ev çocuğuna haber verip hemen tuvalete koştum. Yüzümü yıkadım, tuvalete girip biraz ağladım, çıktım. Sonra açık havaya çıktık, marketten cevizli pestil almıştık. Onu yerken geçti, rahatladım.

Terapiste sordum, ilaçsa ilaç, terapiyse terapi. Bu konuya odaklanalım, dedi. Benzer durumda bir arkadaşım var. O kullanıyor epeydir ilaç. L ile başlayan bir ilaç, biliyorsundur belki. Onu aradım. Çok memnun ilaçlı tedaviden. Bana kesinlikle öneriyor. Halbuki doktorsitesi'nde okuduklarım içimi kararttı. Kullananlar hep kullanıyor, canımı sıktı. Hala kararsızım.

İçimde bir ses, eğer bende o korktuğum hastalıktan yoksa, bu korkuları bir daha yaşamam diyor. O sebeple önce bende organik bir şekilde o hastalık var mı yok mu onu öğreneyim, gerisi kolay - diyor. Diğer ses ise, kendini kandırma evladım, sen kaygı konusunda boyut atlamışsın, şu sıra gelişmelerle tetiklendi de ortaya çıktı, yarın da başka şeyden tribe girersin, git tedavi ol diyor.

Alternatif yanım ise, boşver ilacı, düzenli spor yap, iyi beslen, korktuğun mevzuda kontrol yaptır ve bol bol yaz, toparlayacaksın diye aklımı çeliyor.

Ev erkeği ise, bu davranışların benim karakterim olmadığını öğrendi öğreneli çok mutlu. Neyse ki aklınla zorun varmış, oh ya, çözeriz biz onu diyor.

Anneannemin gidişi, annesini kaybeden annemin büyük acısına şahit olmam, üzerine bu ay sonu olacağı ciddi ameliyat, benim bitmeyen tetkiklerim... afalladım.

Kayıktayım sanki. Midem bulanıyor blog.

15 Ekim 2017 Pazar

Pazar akşamı, mutfak masasında.


Yazmak için mutfağa yerleştim. Henüz balık kokusu çıkmamış sindiği yerlerden. Fırında tavada kızarmış gibi pişen balık tarifi okuyunca, dur bi yapayım dedim. Bayılmadım lezzetine. Yine de ev çocuğunun yediği 7- 8 adet balık-ekmek lokması için okey yani. Oluru var. Her şey evladım için. Aklına gelen her şeyi evladına bağlayan teyzeler gibiyim.

Ev çocuğunu düşünüyorum. Uyurken yanak okşama huyu başladı. Bu gece bana 'senin her şeyini seviyorum anne' dedi. Bu lafı benden çalmış. Sonra ekledi 'hele o öpmeler'.. Bu da benden. Çaktırmadım. Aynı duyguda karşılık verdim. Sanki harika bir ifadesi varmış gibi. İlk kez duymuşum gibi. Bir de geçen akşam 'senin nene olmanı istemiyorum' demişti. 'Neden' dedim. 'Çünkü bacakların ağrır, yürüyemezsin' dedi. Acıklılık ok gibi yüreğime saplandı. Bazen kıllanıyorum. Çocuklar, çocuk taklidi yaparak büyükleri baştan çıkarmayı çaktılar mı acaba? Ayak filan olmasın bu, diyorum. Çünkü sevimli acıklılık bir yandan koyu arabesk, piyes stili gelirken; bir taraftan neden olmasın, böğründen bu laflar çıkıyor demek ki diyorum. Fazla yüz vermeden ve 'ouu cağnım gurban olurum' demeden ona sevgi seli akışı sağlıyorum ama arabesk tonundan uzak, böyle açık iletişim şeklinde karşılık veriyorum. Yanlışlıkla benimle arabesk ilişkisi başlarsa, anne-evlat iletişimimiz 'canım anam gadın anam' eksenine evrilirse, saçma olur gibi hissediyorum. Bunlar sadece çimdik bir his evladım. Çünkü sen ne dersen de, ben ona gurban olurum.

Canım dev sıkkın. Anneannemle ilgili. Yazamayacak kadar da klostrofobik yakınlıkta bir mevzu. Boşveriyorum. Ama yazıyı hangi desende yazdığımı bil istedim.

Ev erkeğinin annesi burda. Yarın dönüyor. Nadiren 3 günlük ziyaret, kayınvalide-gelin tarihinde, ne muazzam bir tempo. Fakat bir akşam daha uzasa bu ziyaret, yatakta kocasına trip atan köylü kezbana bağlarsın. Benim için geçerli değil, öyle düşünme hemen. Ev erkeği çok didişiyor. Benim kayınvalidemin gelini gocam. Ha bir de.. Babaannesine göre, ev çocuğu çok zayıf, sıska ve acınası. Yarı obez olmadan hiçbir çocuğu beğenmeyen bir familya. Yeter ki yisin gari. Koca bir kutu şekerleme getirmiş. Her gün bundan 3 tane yesin olur mu, dedi. Onun hatrına. Pıff. Sağlık konusunda yüzyıllardır konuşuruz, beni tanır-bilir. Yine de her seferinde şansını deniyor. Bok yese gözleri dolacak. Çocuk yiyor diye. Bir gün ona gönderdiğim fotoğrafı için oğluna mesaj yazmış. Bana yazmıyor bak. Bakamadım o çocuğun fotoğrafına, ne halde, gözaltları mor mor, yazık değil mi, neden bakmıyorsunuz ona? yazmış. Fazla sinirlenmedim. Fazla gülmedim de. Sustum. Çay koyup içtim. Çünkü aynı kadın uykuya geç dalan birine 'beyin MR'ı çektirsene' demiş, titizliklerini övdüğü bir sırada kendini kaptırıp 'ay seninki de laf mı ben sebzelerimi domestosla yıkarım' diyebilmiş biridir. O sebeple susup çay koymak en iyisi. Bir de meşhur bir hikayesi vardır, mesela. Kuzeni memelerini duvara vura vura küçültmüş. Kocaman ve sarkıkmış. Ama duvara vurdukça memeler ufalıp sıkılaşmış. Şuan ne yorum yapsam, gelin notlarına dönecek. O yüzden çay.

İçimde hüzünle karışık gerginlik var. Annemin ameliyat olması gerekiyor yakında. O da ertelenecek sanırım, anneannemin durumuna bağlı olarak. Kaygılıyım blog. Merakla olacakla öleceğin çaresi olmadığını anlamaya doğru gidiyorum sanırım.

Cuma günü toplantı yaptık. Patron şöyle dedi. 'Siz cmrtsi de çalışacakmışsınız gibi düşünün artık' dedi. Maalesef. Düşünemem. Ev çocuğuma bunu yapamam. Beni yakında yine işsiz kabul edebilecek misin blog? Buralarda yine çok gaza gelebilirim işsizlikte. Cmrtsi mevzusu göz dağıysa, eyvallah. Olur öyle şeyler. Seviyorum işi çünkü.

Çok da vakit almıyım hadi. Diyecek ilginç şeylerim yok. Karamsar bulutlarım var. Kahvenin hası sizin olsun. Ben uykulara.

Not: Kendi hastane maceralarım ince ince sürmekte. Ondan da finalde bahsedicem.

8 Ekim 2017 Pazar

Annelikten istifa!


Annelik derken... Toplum edebinde annelikten bahsediyorum. Bırakıyorum ulan, kendi vahşi doğama dönüyorum. Artık benim çöplüğüm, benim kurallarım. Sıkıldım. Cıkss.

şıkır şıkır

Bilmiyorum nasıl da kastım, ne ara 'annelik' bayrağını cemaate karşı açtım. Amaç ne? Fakat çok pis taklaya getirmişim kendimi. Ben kim, toplumun annesi olmak kim. Sınıf annesi gibi, ne o öyle? Toplum annesi şöyle oluyor. Örneğin yanı başınızda aşırı kıl olabileceğiniz anne-çocuk olayları oldu. Ya da baba-çocuk. Şımarık bir çocuğun umarsız davranan annesi mesela. Bu tablodan rahatsız olup, yine de seçkin ve asil bir toplum annesi gibi davranarak, başkasının işine karışmamak- onların özeline saygı duymak. İdeal bir ana olayazmak. Hani şu 'sütün yetiyor mu' diye soran gıcık kaptığımız annelerden değil de tam tersi kimsenin işine karışmayan, aşırı saygılı, empati kurabilen ve her bir çocuğu özel gören, bilmem ne akımını yemiş bitirmiş ve o yaklaşım çerçevesinde çocuk gelişimini destekleyen tür annelerden olmak. Ben bu olamıycam abi. Direkt kendine aşırı özgüveni olan, çok bilmiş türk analığına direksiyonu kırıp, kendimi bulmaya dönüyorum ben.
fazla yavaş ebeveynlik


Bak geçen markette ilk denememi yaptım. Nassıl güzel bir his, anlatamam. Veledin biri, yaş 7-8 aralığında. Annesiyle beraber, bizim bulunduğumuz oyuncak bölümündeler. Ev çocuğu bir boş raf bulmuş, orada açıkta duran arabalarla naif bir şekilde oynuyor. Ben de başında 'son 5 dakika' diye anons yapıyorum. Derken fark ettim. Bu velet yere düşen oyuncakları tekmeliyor, üzerlerine basıyor. Beyaz peluşlar, kutusunda Barbie'ler filan... Annesi de farkında bişey demiyor. Gayet saldım içimdeki bilmişi. 'Yapma lütfen, o oyuncaklar satılık, bize ait değil' dedim.

Normalde cimcirsen demem böyle bi'şey. İdeal ve seçkin davranırım. Bilmem ne görüşüne göre orada bana bir şey demek düşmez, bok gibi içime atmak düşer çünkü.

Sonracıma, yine bu hafta parkta oğluma bana hiiiç sormadan çilekli kekstra uzatan kadını gördüğüm gibi, ortama atıldım. İçimdeki hayvanı saldım. Ev çocuğuna atarlı bir şekilde 'ver hemen onu geri, teşekkür et ve çabuk geri ver' dedim (hemen verdi) Cümle böyleydi evet ama tınısı şu şekilde çıkıyordu: 'Z.çarım lan bana sormadan çocuuma abur cubur verenin ağzına'
mevzuda geçen abur cubur


Aşırı kaba davrandım. Ve bunu da aşırı rahat yaptım. Kadına dönüp 'biz yedirmiyoruz bu tip şeyler' de dedim. Tam bir Sevda Demirel tokat performansındaydım yemin ederim. Tehlike saçıyorum bence. Eskiden olsa, kendi iç organlarımı içeride kıymaya çevirme pahasına kibar olurdum. 'Çok teşekkür ederiz, mmm ben severim valla çilekli kekstra ama bizimkine vermiyorum. Şimdi versem, sonra hep ister, ama çooook sağolun' diye lüzumsuz bir dilencilik yapardım kadına. Sanki ben net reddetsem, kadın travma yaşayacak. Açık açık diyemiyorum, bu boka şeker banmış şeylerden yedirmiyorum çocuğa diye. Sen de yedirme be kadın deli misin diye.

Ev çocuğu büyüdükçe, önünden geçtiğim bebek-çocuk mağazalarını da çok boş bulmaya başladım. Eskiden daha çok para verip aldığım ürünlerin ne kadar zottiri olduğunu fark ediyorum. Sırf annelerin vicdanına dokundurmak için yapılan ürün tanıtımları da kolpa geliyor. Artık o 'ona değer ama' repliğiyle kredi kartını uzatan, 'her şeyin en en en iyisi' romantizmiyle yaşayan annelerden biri değilim. Terlik mi alıyoruz, neden 90 TL para veriyoruz abi? 14 TL olanı da iyi. Hatta ikisi aynı!
fiyat?

Bir de ebeveynlik kitaplarını terk ettim ya, epey oldu. Aldıklarımı da yarım bıraktım. İttirsem okuyamıyorum. Tahammülüm de kalmadı. Orada bahsedilen çocuk hiçbir zaman ev çocuğu değil, biz de oradaki ebeveynler değiliz. Temel çocuk bakımı ya da bazı özel durumlara yaklaşımlar hakkında (2 yaş sendromu gibi) yazılanlar hariç, tüm ebeveynlik kitaplarını zararlı bile buluyorum. Kişileri olmadıkları bir şema olmaya davet ediyorlar. Spesifik meseleler hariç uzmanları da okumayı kestim. Bugüne kadar yalnızca kendimi yetersiz hissettirmeye yaradılar. İlham filan almadım. Annelikte herkes neyse o oluyor. Hatta bazen sana da kalmıyor, annen neyse sen o oluyorsun filan. Ve bence her anne çocuğu için yeterince mükemmel zaten. Ne demiş gevur; 'bozuk değilse tamir etme'

sal gızım sal gitsin
Çoğu zaman gördüğüm anneler (bazen de babalar) çocukları üzerinden hayata laf çakmak, mesaj vermek ya da 'var olmak' istiyorlar. Çok yorucu. Salalım gitsin ya. Herkes neyse o olsun. Ben bazen dangoz olmak istiyorum örneğin. Empati kurmak, asil ve seçkin olmak istemiyorum. Anneliği ya da çocuk yetiştirmeyi bir aksiyon gibi görmekten yoruldum sanırım. Böyle içimden geldiği gibi, doğalında, hayatımın bütünüyle uyumlu bir parçası olsun istiyorum.

Oh be. Ve bu halimle içimdeki dangoz bazen oğluma da cevap veriyor; 'hayır şuan oynamak istemiyorum, uzanıp kitap okuycam'

Konfora geel!

***

Bu satırları yazdığımda henüz yeşil çayımı demlememiştim. Ve sabah çok erkendi. Son birkaç yıldır, 3.0'ın üzerindeki tüm depremleri hissedebiliyorum. Hatta ev çocuğu yatakta sağdan sola bile dönse, duyabiliyordum. Tüm bunların nedeni 'diken üstünde yaşamak' olabilir mi? Tabi ki öyle. Özel bir yeteneğim yok.

çok yaratıcı anlatım

Terapideki ilk dakikalarımda 'gevşeme sorunum var' demiştim. Her yerde aslında aynı şeyi söylüyorum. Boyun ağrılarım, rüyalarım, deprem hassasiyetim, alkol aldığımda asla sarhoş olmayışım, sabah erkenden uyanışım. Hepsi 'gevşeyemeyen-diken üstü' Kahve'nin maceralarını özetliyor.

Özetliyordu.

Şimdi dangozu saldım ya nasıl gevşiyorum hagdhd. İyi geldi.

***

Bizim karı koca gerginlikleri de bitti bu arada. Ne zamanki terapide, ev erkeği kendi takıntılarını gördü, birkaç şeyi değiştirdi, bitti bizim kan kusturmalar. Değişen şey neydi?

Hafta içleri kan davalı gibi, haftasonları da 'ağzını öbüyiim aşkom' şeklindeki ilişkimizde anlayamadığımız bir sorun vardı. Ne oluyordu da pazartesi sabahı her şey bombok olabiliyordu. Konu ev erkeğinin sabah uyanış şeklinde gizli çıktı. Bizimki sabahları uyandığı gibi, kasvet yayıyordu etrafa. Hiçbir aksaklık, çocuğun hastalanıvermesi, gecikme gibi sorunları hoş göremiyor, şartlarını esnetemiyordu. O an yanlışlıkla kalp krizi geçirsem filan bana sinirlenirdi, söylene söylene ambulansı çağırırdı, o derece. Ben de sabah ondan gelen agresifliğe karşı bazen agresiflik bazen de kin tutma ve hatta çoğu zaman günlerce süren dırdır şeklinde feedback veriyordum.

Şimdi bu nasıl önemli? Acaip önemli. Bu tavır, taşın altından ev erkeğinin 'yüksek standartlar' şemasını çıkardı. Ev erkeği de bununla yüzleşti. Fakat gerçekten yüzleşti. Çalıştı. Kendini hafifletmeye odaklandı, sabah 'her şey mükemmel olmalı, tastamam olmalı' fantezisinden vazgeçti. Aylardır yapamadığı ve karnında vicdan topuna dönüşmüş olan 'sabah sporuna' 'demek ki sabahları yapamıyorum, başka formül bulmalıyım' diye, virgül koydu. Onda bunlar işe yaradı. Bana da bulaştı. Baktım, sabahları normal yetişkinler gibi güne başlıyoruz, hatta geyik çevirip, vedalaşırken öpücük verme olaylarına giriyoruz. Sırf sabahları uyanma şeklini değiştirdiği için, bakış açısına yaptığı katkıdan, ilişkimiz bütünüyle değişti.

Daha nasıl şeyler olacak merak ediyorum. Kendi terapi evrimlerimi de aktaracağım. Önce sidikli maceralarımın sonunu bağlayalım da. Yarın sabah yine hastane gülüyüm. Uykum geldi. Çok yazdım. Şunlara sarılıp yatma mevsimi burda, sıcacık. Hadi eyi ağşanlar.

kışa ön hazırlık battaniyesi





6 Ekim 2017 Cuma

Sidikli Raziye



Adeta falıma baktırır gibi heyecan ve gerilimle beyin cerrahının masasına MR dosyamı koydum. Ufka doğrultup yorumladı; 'Güneş ameliyatlık bir durumun yok'

O an korku bulutumun sönüvermesiyle kaka yapar gibi oturduğum pozisyonu değiştirip, arkama yaslandım. Doktor devam etti; 'Fakat senin bu mesane konusunu iyi bir ürologla görüşmen lazım. Sonra da bana onun değerlendirmesini getirmen gerekiyor. O zaman tekrar bakalım'

Tamam, dedim. Nerdeyse yerleri şöyle bir viledalamaya hazır. Ne dese yapıcam ulu aziz doktorun. S. Bey beni 20 yaşımda diğer doktorların aksine ameliyat olmaktan kurtaran bir profesör. Kendisi bu alanda dünyada tanınan önemli biri. Ondan önce görüştüğüm profesörün anneme dönüp 'Hanfendi kızınızın çok ciddi bir hastalığı var, operasyon ise çok riskli' dediği gün annemle göz göze bile gelememiştik. Biraz kendimize gelince, dur dedik ve alanında en çok tavsiye edilen profesörden randevu aldık. S. Bey ise 'çok sağlıklısın, yardır gitsin' diyip beni dehlemişti o yıllarda. Sanırım yeniden kendisine gitmemin temel nedeni buydu. Fakat bu pirifesörler parayı hiç sorun değilmiş gibi gördükleri için beni yönlendirdiği ürolog 'oha' seviyesinde paralara muayene yaptığından, gittim bugün Ege Uni'de bir doçentten randevu aldım. Konumuz işin uzmanı bir ürologsa, neden olmasın dedim ve görüştüm.

Benim sıkıntı biraz tetkik isteyen bir mevzu. Sidiğimle yaşıyorum. İçimden atamadığım sidiğim var. Yani yaptım sanıyorum ama bir bakıyorlar içeride kalmış büyük miktar. Adı bende saklı yani. Bugün öğleden sonra ürodinamiğim ölçülecek. Ve gereken diğer tetkikler neyse, yapılacak işte. Duyanın 'şıp' diye ilacını yazamadığı, hmm çok çeşitli nedenleri olabilir kesin bir şey diyemem, dediği bir durumdayım. Çok havalı. İşin şakası bir yana, rahatlamak fiilinin hakkını vere vere rahatladım dün. Omurilik ve sinirler konulu korkulu rüyam bitti ya, yeniden bir özgüven geldi üzerime. Son iki günde 1 kilo 300 gr vermişim. Tırsakilik.

Hastanelerde koşmalarım devam ediyor anlayacağın. Şimdi öğle arasında aceleyle yazdım çünkü gerçekten merak edenler olmuş. Bana özelden yazan ve yorum bırakan herkes, size nasıl teşekkür etsem.. Resmen desteğinizi hissettim. Yazıcam herkese tek tek cevap.

Biliyorum ne ciddi ve kasvetli hastalıklar var. Çözümsüz, hatta ameliyat seçeneği bile olmayan. Bu da benim çocukluk travmam işte. Omurilikle ilgili doğuştan gelen deformasyonum. 34'e kadar beni sağlıkla taşıdığı için minnettarım bedenime. Bi 70'e kadar da taşısın diye çok iyi bakıcam ona. Artık tembellik etmiycem.

Önce şu sidikli raziyelikten kurtulalım da.

Herkese sağlık dolu bir haftasonu olsun.
Ben çişli aksiyonlarıma, hastaneye dönüyorum.


Var mısığız genşler?

Gecenin şu vakti, eski bloğumu karıştırdım ve acaip eğlendim yahu! Sonra işin tadı nostaljiye kaçtı. Çünkü 2010'lara filan geriledim, o...