15 Ekim 2017 Pazar

Pazar akşamı, mutfak masasında.


Yazmak için mutfağa yerleştim. Henüz balık kokusu çıkmamış sindiği yerlerden. Fırında tavada kızarmış gibi pişen balık tarifi okuyunca, dur bi yapayım dedim. Bayılmadım lezzetine. Yine de ev çocuğunun yediği 7- 8 adet balık-ekmek lokması için okey yani. Oluru var. Her şey evladım için. Aklına gelen her şeyi evladına bağlayan teyzeler gibiyim.

Ev çocuğunu düşünüyorum. Uyurken yanak okşama huyu başladı. Bu gece bana 'senin her şeyini seviyorum anne' dedi. Bu lafı benden çalmış. Sonra ekledi 'hele o öpmeler'.. Bu da benden. Çaktırmadım. Aynı duyguda karşılık verdim. Sanki harika bir ifadesi varmış gibi. İlk kez duymuşum gibi. Bir de geçen akşam 'senin nene olmanı istemiyorum' demişti. 'Neden' dedim. 'Çünkü bacakların ağrır, yürüyemezsin' dedi. Acıklılık ok gibi yüreğime saplandı. Bazen kıllanıyorum. Çocuklar, çocuk taklidi yaparak büyükleri baştan çıkarmayı çaktılar mı acaba? Ayak filan olmasın bu, diyorum. Çünkü sevimli acıklılık bir yandan koyu arabesk, piyes stili gelirken; bir taraftan neden olmasın, böğründen bu laflar çıkıyor demek ki diyorum. Fazla yüz vermeden ve 'ouu cağnım gurban olurum' demeden ona sevgi seli akışı sağlıyorum ama arabesk tonundan uzak, böyle açık iletişim şeklinde karşılık veriyorum. Yanlışlıkla benimle arabesk ilişkisi başlarsa, anne-evlat iletişimimiz 'canım anam gadın anam' eksenine evrilirse, saçma olur gibi hissediyorum. Bunlar sadece çimdik bir his evladım. Çünkü sen ne dersen de, ben ona gurban olurum.

Canım dev sıkkın. Anneannemle ilgili. Yazamayacak kadar da klostrofobik yakınlıkta bir mevzu. Boşveriyorum. Ama yazıyı hangi desende yazdığımı bil istedim.

Ev erkeğinin annesi burda. Yarın dönüyor. Nadiren 3 günlük ziyaret, kayınvalide-gelin tarihinde, ne muazzam bir tempo. Fakat bir akşam daha uzasa bu ziyaret, yatakta kocasına trip atan köylü kezbana bağlarsın. Benim için geçerli değil, öyle düşünme hemen. Ev erkeği çok didişiyor. Benim kayınvalidemin gelini gocam. Ha bir de.. Babaannesine göre, ev çocuğu çok zayıf, sıska ve acınası. Yarı obez olmadan hiçbir çocuğu beğenmeyen bir familya. Yeter ki yisin gari. Koca bir kutu şekerleme getirmiş. Her gün bundan 3 tane yesin olur mu, dedi. Onun hatrına. Pıff. Sağlık konusunda yüzyıllardır konuşuruz, beni tanır-bilir. Yine de her seferinde şansını deniyor. Bok yese gözleri dolacak. Çocuk yiyor diye. Bir gün ona gönderdiğim fotoğrafı için oğluna mesaj yazmış. Bana yazmıyor bak. Bakamadım o çocuğun fotoğrafına, ne halde, gözaltları mor mor, yazık değil mi, neden bakmıyorsunuz ona? yazmış. Fazla sinirlenmedim. Fazla gülmedim de. Sustum. Çay koyup içtim. Çünkü aynı kadın uykuya geç dalan birine 'beyin MR'ı çektirsene' demiş, titizliklerini övdüğü bir sırada kendini kaptırıp 'ay seninki de laf mı ben sebzelerimi domestosla yıkarım' diyebilmiş biridir. O sebeple susup çay koymak en iyisi. Bir de meşhur bir hikayesi vardır, mesela. Kuzeni memelerini duvara vura vura küçültmüş. Kocaman ve sarkıkmış. Ama duvara vurdukça memeler ufalıp sıkılaşmış. Şuan ne yorum yapsam, gelin notlarına dönecek. O yüzden çay.

İçimde hüzünle karışık gerginlik var. Annemin ameliyat olması gerekiyor yakında. O da ertelenecek sanırım, anneannemin durumuna bağlı olarak. Kaygılıyım blog. Merakla olacakla öleceğin çaresi olmadığını anlamaya doğru gidiyorum sanırım.

Cuma günü toplantı yaptık. Patron şöyle dedi. 'Siz cmrtsi de çalışacakmışsınız gibi düşünün artık' dedi. Maalesef. Düşünemem. Ev çocuğuma bunu yapamam. Beni yakında yine işsiz kabul edebilecek misin blog? Buralarda yine çok gaza gelebilirim işsizlikte. Cmrtsi mevzusu göz dağıysa, eyvallah. Olur öyle şeyler. Seviyorum işi çünkü.

Çok da vakit almıyım hadi. Diyecek ilginç şeylerim yok. Karamsar bulutlarım var. Kahvenin hası sizin olsun. Ben uykulara.

Not: Kendi hastane maceralarım ince ince sürmekte. Ondan da finalde bahsedicem.

8 Ekim 2017 Pazar

Annelikten istifa!


Annelik derken... Toplum edebinde annelikten bahsediyorum. Bırakıyorum ulan, kendi vahşi doğama dönüyorum. Artık benim çöplüğüm, benim kurallarım. Sıkıldım. Cıkss.

şıkır şıkır

Bilmiyorum nasıl da kastım, ne ara 'annelik' bayrağını cemaate karşı açtım. Amaç ne? Fakat çok pis taklaya getirmişim kendimi. Ben kim, toplumun annesi olmak kim. Sınıf annesi gibi, ne o öyle? Toplum annesi şöyle oluyor. Örneğin yanı başınızda aşırı kıl olabileceğiniz anne-çocuk olayları oldu. Ya da baba-çocuk. Şımarık bir çocuğun umarsız davranan annesi mesela. Bu tablodan rahatsız olup, yine de seçkin ve asil bir toplum annesi gibi davranarak, başkasının işine karışmamak- onların özeline saygı duymak. İdeal bir ana olayazmak. Hani şu 'sütün yetiyor mu' diye soran gıcık kaptığımız annelerden değil de tam tersi kimsenin işine karışmayan, aşırı saygılı, empati kurabilen ve her bir çocuğu özel gören, bilmem ne akımını yemiş bitirmiş ve o yaklaşım çerçevesinde çocuk gelişimini destekleyen tür annelerden olmak. Ben bu olamıycam abi. Direkt kendine aşırı özgüveni olan, çok bilmiş türk analığına direksiyonu kırıp, kendimi bulmaya dönüyorum ben.
fazla yavaş ebeveynlik


Bak geçen markette ilk denememi yaptım. Nassıl güzel bir his, anlatamam. Veledin biri, yaş 7-8 aralığında. Annesiyle beraber, bizim bulunduğumuz oyuncak bölümündeler. Ev çocuğu bir boş raf bulmuş, orada açıkta duran arabalarla naif bir şekilde oynuyor. Ben de başında 'son 5 dakika' diye anons yapıyorum. Derken fark ettim. Bu velet yere düşen oyuncakları tekmeliyor, üzerlerine basıyor. Beyaz peluşlar, kutusunda Barbie'ler filan... Annesi de farkında bişey demiyor. Gayet saldım içimdeki bilmişi. 'Yapma lütfen, o oyuncaklar satılık, bize ait değil' dedim.

Normalde cimcirsen demem böyle bi'şey. İdeal ve seçkin davranırım. Bilmem ne görüşüne göre orada bana bir şey demek düşmez, bok gibi içime atmak düşer çünkü.

Sonracıma, yine bu hafta parkta oğluma bana hiiiç sormadan çilekli kekstra uzatan kadını gördüğüm gibi, ortama atıldım. İçimdeki hayvanı saldım. Ev çocuğuna atarlı bir şekilde 'ver hemen onu geri, teşekkür et ve çabuk geri ver' dedim (hemen verdi) Cümle böyleydi evet ama tınısı şu şekilde çıkıyordu: 'Z.çarım lan bana sormadan çocuuma abur cubur verenin ağzına'
mevzuda geçen abur cubur


Aşırı kaba davrandım. Ve bunu da aşırı rahat yaptım. Kadına dönüp 'biz yedirmiyoruz bu tip şeyler' de dedim. Tam bir Sevda Demirel tokat performansındaydım yemin ederim. Tehlike saçıyorum bence. Eskiden olsa, kendi iç organlarımı içeride kıymaya çevirme pahasına kibar olurdum. 'Çok teşekkür ederiz, mmm ben severim valla çilekli kekstra ama bizimkine vermiyorum. Şimdi versem, sonra hep ister, ama çooook sağolun' diye lüzumsuz bir dilencilik yapardım kadına. Sanki ben net reddetsem, kadın travma yaşayacak. Açık açık diyemiyorum, bu boka şeker banmış şeylerden yedirmiyorum çocuğa diye. Sen de yedirme be kadın deli misin diye.

Ev çocuğu büyüdükçe, önünden geçtiğim bebek-çocuk mağazalarını da çok boş bulmaya başladım. Eskiden daha çok para verip aldığım ürünlerin ne kadar zottiri olduğunu fark ediyorum. Sırf annelerin vicdanına dokundurmak için yapılan ürün tanıtımları da kolpa geliyor. Artık o 'ona değer ama' repliğiyle kredi kartını uzatan, 'her şeyin en en en iyisi' romantizmiyle yaşayan annelerden biri değilim. Terlik mi alıyoruz, neden 90 TL para veriyoruz abi? 14 TL olanı da iyi. Hatta ikisi aynı!
fiyat?

Bir de ebeveynlik kitaplarını terk ettim ya, epey oldu. Aldıklarımı da yarım bıraktım. İttirsem okuyamıyorum. Tahammülüm de kalmadı. Orada bahsedilen çocuk hiçbir zaman ev çocuğu değil, biz de oradaki ebeveynler değiliz. Temel çocuk bakımı ya da bazı özel durumlara yaklaşımlar hakkında (2 yaş sendromu gibi) yazılanlar hariç, tüm ebeveynlik kitaplarını zararlı bile buluyorum. Kişileri olmadıkları bir şema olmaya davet ediyorlar. Spesifik meseleler hariç uzmanları da okumayı kestim. Bugüne kadar yalnızca kendimi yetersiz hissettirmeye yaradılar. İlham filan almadım. Annelikte herkes neyse o oluyor. Hatta bazen sana da kalmıyor, annen neyse sen o oluyorsun filan. Ve bence her anne çocuğu için yeterince mükemmel zaten. Ne demiş gevur; 'bozuk değilse tamir etme'

sal gızım sal gitsin
Çoğu zaman gördüğüm anneler (bazen de babalar) çocukları üzerinden hayata laf çakmak, mesaj vermek ya da 'var olmak' istiyorlar. Çok yorucu. Salalım gitsin ya. Herkes neyse o olsun. Ben bazen dangoz olmak istiyorum örneğin. Empati kurmak, asil ve seçkin olmak istemiyorum. Anneliği ya da çocuk yetiştirmeyi bir aksiyon gibi görmekten yoruldum sanırım. Böyle içimden geldiği gibi, doğalında, hayatımın bütünüyle uyumlu bir parçası olsun istiyorum.

Oh be. Ve bu halimle içimdeki dangoz bazen oğluma da cevap veriyor; 'hayır şuan oynamak istemiyorum, uzanıp kitap okuycam'

Konfora geel!

***

Bu satırları yazdığımda henüz yeşil çayımı demlememiştim. Ve sabah çok erkendi. Son birkaç yıldır, 3.0'ın üzerindeki tüm depremleri hissedebiliyorum. Hatta ev çocuğu yatakta sağdan sola bile dönse, duyabiliyordum. Tüm bunların nedeni 'diken üstünde yaşamak' olabilir mi? Tabi ki öyle. Özel bir yeteneğim yok.

çok yaratıcı anlatım

Terapideki ilk dakikalarımda 'gevşeme sorunum var' demiştim. Her yerde aslında aynı şeyi söylüyorum. Boyun ağrılarım, rüyalarım, deprem hassasiyetim, alkol aldığımda asla sarhoş olmayışım, sabah erkenden uyanışım. Hepsi 'gevşeyemeyen-diken üstü' Kahve'nin maceralarını özetliyor.

Özetliyordu.

Şimdi dangozu saldım ya nasıl gevşiyorum hagdhd. İyi geldi.

***

Bizim karı koca gerginlikleri de bitti bu arada. Ne zamanki terapide, ev erkeği kendi takıntılarını gördü, birkaç şeyi değiştirdi, bitti bizim kan kusturmalar. Değişen şey neydi?

Hafta içleri kan davalı gibi, haftasonları da 'ağzını öbüyiim aşkom' şeklindeki ilişkimizde anlayamadığımız bir sorun vardı. Ne oluyordu da pazartesi sabahı her şey bombok olabiliyordu. Konu ev erkeğinin sabah uyanış şeklinde gizli çıktı. Bizimki sabahları uyandığı gibi, kasvet yayıyordu etrafa. Hiçbir aksaklık, çocuğun hastalanıvermesi, gecikme gibi sorunları hoş göremiyor, şartlarını esnetemiyordu. O an yanlışlıkla kalp krizi geçirsem filan bana sinirlenirdi, söylene söylene ambulansı çağırırdı, o derece. Ben de sabah ondan gelen agresifliğe karşı bazen agresiflik bazen de kin tutma ve hatta çoğu zaman günlerce süren dırdır şeklinde feedback veriyordum.

Şimdi bu nasıl önemli? Acaip önemli. Bu tavır, taşın altından ev erkeğinin 'yüksek standartlar' şemasını çıkardı. Ev erkeği de bununla yüzleşti. Fakat gerçekten yüzleşti. Çalıştı. Kendini hafifletmeye odaklandı, sabah 'her şey mükemmel olmalı, tastamam olmalı' fantezisinden vazgeçti. Aylardır yapamadığı ve karnında vicdan topuna dönüşmüş olan 'sabah sporuna' 'demek ki sabahları yapamıyorum, başka formül bulmalıyım' diye, virgül koydu. Onda bunlar işe yaradı. Bana da bulaştı. Baktım, sabahları normal yetişkinler gibi güne başlıyoruz, hatta geyik çevirip, vedalaşırken öpücük verme olaylarına giriyoruz. Sırf sabahları uyanma şeklini değiştirdiği için, bakış açısına yaptığı katkıdan, ilişkimiz bütünüyle değişti.

Daha nasıl şeyler olacak merak ediyorum. Kendi terapi evrimlerimi de aktaracağım. Önce sidikli maceralarımın sonunu bağlayalım da. Yarın sabah yine hastane gülüyüm. Uykum geldi. Çok yazdım. Şunlara sarılıp yatma mevsimi burda, sıcacık. Hadi eyi ağşanlar.

kışa ön hazırlık battaniyesi





6 Ekim 2017 Cuma

Sidikli Raziye



Adeta falıma baktırır gibi heyecan ve gerilimle beyin cerrahının masasına MR dosyamı koydum. Ufka doğrultup yorumladı; 'Güneş ameliyatlık bir durumun yok'

O an korku bulutumun sönüvermesiyle kaka yapar gibi oturduğum pozisyonu değiştirip, arkama yaslandım. Doktor devam etti; 'Fakat senin bu mesane konusunu iyi bir ürologla görüşmen lazım. Sonra da bana onun değerlendirmesini getirmen gerekiyor. O zaman tekrar bakalım'

Tamam, dedim. Nerdeyse yerleri şöyle bir viledalamaya hazır. Ne dese yapıcam ulu aziz doktorun. S. Bey beni 20 yaşımda diğer doktorların aksine ameliyat olmaktan kurtaran bir profesör. Kendisi bu alanda dünyada tanınan önemli biri. Ondan önce görüştüğüm profesörün anneme dönüp 'Hanfendi kızınızın çok ciddi bir hastalığı var, operasyon ise çok riskli' dediği gün annemle göz göze bile gelememiştik. Biraz kendimize gelince, dur dedik ve alanında en çok tavsiye edilen profesörden randevu aldık. S. Bey ise 'çok sağlıklısın, yardır gitsin' diyip beni dehlemişti o yıllarda. Sanırım yeniden kendisine gitmemin temel nedeni buydu. Fakat bu pirifesörler parayı hiç sorun değilmiş gibi gördükleri için beni yönlendirdiği ürolog 'oha' seviyesinde paralara muayene yaptığından, gittim bugün Ege Uni'de bir doçentten randevu aldım. Konumuz işin uzmanı bir ürologsa, neden olmasın dedim ve görüştüm.

Benim sıkıntı biraz tetkik isteyen bir mevzu. Sidiğimle yaşıyorum. İçimden atamadığım sidiğim var. Yani yaptım sanıyorum ama bir bakıyorlar içeride kalmış büyük miktar. Adı bende saklı yani. Bugün öğleden sonra ürodinamiğim ölçülecek. Ve gereken diğer tetkikler neyse, yapılacak işte. Duyanın 'şıp' diye ilacını yazamadığı, hmm çok çeşitli nedenleri olabilir kesin bir şey diyemem, dediği bir durumdayım. Çok havalı. İşin şakası bir yana, rahatlamak fiilinin hakkını vere vere rahatladım dün. Omurilik ve sinirler konulu korkulu rüyam bitti ya, yeniden bir özgüven geldi üzerime. Son iki günde 1 kilo 300 gr vermişim. Tırsakilik.

Hastanelerde koşmalarım devam ediyor anlayacağın. Şimdi öğle arasında aceleyle yazdım çünkü gerçekten merak edenler olmuş. Bana özelden yazan ve yorum bırakan herkes, size nasıl teşekkür etsem.. Resmen desteğinizi hissettim. Yazıcam herkese tek tek cevap.

Biliyorum ne ciddi ve kasvetli hastalıklar var. Çözümsüz, hatta ameliyat seçeneği bile olmayan. Bu da benim çocukluk travmam işte. Omurilikle ilgili doğuştan gelen deformasyonum. 34'e kadar beni sağlıkla taşıdığı için minnettarım bedenime. Bi 70'e kadar da taşısın diye çok iyi bakıcam ona. Artık tembellik etmiycem.

Önce şu sidikli raziyelikten kurtulalım da.

Herkese sağlık dolu bir haftasonu olsun.
Ben çişli aksiyonlarıma, hastaneye dönüyorum.


4 Ekim 2017 Çarşamba

Korkuyorum Blog



Kısa bir not bırakıp gideceğim blog.

Benim geçmeyen enfeksiyonumun hikayesi bambaşkaymış. Bunu dün öğrendiğimde, kaçacak yeri kalmayan zavallı bir fare gibi hissettim. Ardından, koyu bir çaresizlik geldi. Çaresizlikten sıkılınca, bir yerlerde çıkış noktası aradım ve konuyla ilgili tanıdığım en başarılı profesörün muayenesini aradım. Durumu anlattım. Bana hemen, gel, göreyim dedi. Tablo kötü mü sizce, dedim? Yaani olmayabilir, görmem lazım, dedi. Ağlama canavarı boğazımda yutkundu, 'tamam görüşmek üzere' dedim.

Ve nihayet gecenin inadı bitti, sabah oldu. Bugün öğleden sonra MR çektireceğim. S. Bey değerlendirecek, ona göre yol haritası çizeceğiz. Sırf sağlığa para ödemek istemiyorum, devlet halletsin fantezimden o kadar dayandım. Sonunda bana 1 saatlik işlem 1000 TL'ye patlıyor işte. Muayene + MR bu fiyat düşünebiliyor musun? Alt bilincim o sırada MR işine mi girsem diye hala ekmeğinin peşindeydi gizlice. Renk vermedim kendime.

Konuyu pek yazasım yok, dün akşamdan beri bir şey yemiyorum korkumdan. Midem bulanıyor. Fakat şu kadarını özetleyebilirim. Benim doğuştan gelen bir omurilik (ve ordaki sinirler) sorunum vardı. Fakat sağlıklıydım. Konuyu ben 20 yaşındayken, çok tesadüfen öğrenmiştik. Yine aynı profesöre gitmiştik. Yaş ilerledikçe belki sıkıntılar olabileceğini söylemişti. O yaş hangi yaş, 60'lar filan? Bilemiyorum. Lakin bu omurilik mevzuları geleneksel bir gerilim filmi kıvamında. Başına her haltı getirebilir. Konumuz mühim. İnternetten okuduğum milyon tane kötü deneyim sebebiyle ben yas tutmuştum. Başıma herhangi biri gelebilir diyerek.

Özellikle hamileliğimde aşırı tırsmıştım. Neyse, sağlıkla geçti 34 yılım, teşekkürler.

Fakat idrar yollarımda yaşadığım bu sıkıntıyla ilgili tuhaf bir ayrıntı, hiç beklemediğim bir şekilde gündeme bu meseleyi getirdi. Üzerine gelişen bel, bacak, kalça ve ayak tabanı ağrıları da konuya dair kesin başlığı attı.Yıllardır, acaba nerde ne zaman, ne şekilde, sorun olacak diye bekle dur, çok alakasız (aslında çok alakalı) bir yerden karşına çıksın. Cerrahi yöntemlerle tedaviden tırsıyorum, olabilecek komplikasyonlardan tırsıyorum, evimiz 3. katta- asansör yok, sonrasında günlük yaşamımın nasıl olacağından tırsıyorum. Tırsmalarımın çeşidi çok. Fakat teslim olmayı seçiyorum. Akışına bırakıyorum. Her şey olması gerektiği gibi olsun, diyorum.

Allaam resmen tırsmaktan dötüme kaçtım.

3 Ekim 2017 Salı

Çarşambayı sel almadan yazayım


Dün ev erkeğine bakışlar atıyormuşum. Çapkın çapkın. Terapinin böyle bir geri dönüşü olacak sanıyor galiba. Mihoha. Dün aslında olan, ekmeksiz-şekersiz takıldığım son bir haftadan dolayı kendimi çekici hissediyor olmam. Kendini çekici hissetmenin tiple hiçbir ilgisi olmadığını biliyor muydun? Tamamen hafif bağırsaklar, düzenli kaka yapmak, midede büzüşme. Bir de temiz ol, tamam. Al sana çekici halin. Karbonhidratsız yaşam beni net mutlu ediyor ya nabıcaz? Simiti, hamuru, makarnayı allaaana kadar seviyorum. Ama fücud trip atıyor abi. Bir de meğerse karbonhidrat her yerdeymiş ya, neden söylemiyon? Yeşillerde bile varmış. Sağlıklı karbonhidrat dedikleri tahıl ekmeği değilmiş yani azizim. Bakliyatlar, sebzeler ve hatta yoğurt bile karbonhidrat kaynağı. Ekmeğin her türlüsü glisemik indeks gazcısı. Neyse, ağzımın tadını bilimle bozasım yok.

Zorlamıyor beni karbonhidratsız yaşam açıkçası. Fakat fikri zorluyor. Hamurun günlük sevincime makyaj etkisi var. Bir sıcaklaştırıyor ortamı. Fakat hayatından dehlediğinde de sonuç belli. Kilosunda değilim çünkü zaten 54 kilo bi insanım. Sonuç sağlıklı hissetmek, hafiflik ve başka hain planlar. Örneğin şu cildimdeki kırmızı rosa başlangıcını ilaçlarla çözebileceğime hiç inanmıyorum. Hatta ilacına zıçmışım, o ne torba torba ilaç yazmalar- kimi yiyonuz doktorlar? İdrar yolu enfeksiyonum ikinci kutu antibiyotiğe rağmen geçmedi. Duyan sanacak, çok renkli sex hayatım var. Ya da pislik içinde yüzen biriyim. İlk acile gittiğimde ordaki doktor 'iççamaşırınıhergündeğiştirecen' demişti mesela suratıma. Yoo ben yalnızca özel günlerde değiştiriyorum zaten. Tipik refleksle 'tabi ki öyle yapıyorum' diyiverdim ama kadın çoktan beni hafızasından silmişti. Devlet kadrolarında çalışan doktorların müthiş bir imha etme hızları var. Her biri etörnılsanşaynofdısıpotlısmaynd.

Bugün başka bir doktora yeniden gidicem. Enfeksiyonun altında yatan başka bir neden var mı, yoklasınlar bence artık. Yoksa konuyu böbreklere taşıycak bu idrar yolu.

Her neyse işte ehmehsiz yaşam diyordum. Genel sağlık halimi, bağışıklığımı kapsıyor yani senin anlayacağın. Zayıfım ama bel çevremde pofuduk oluşumu var örneğin. Lafı uzatmak istemem, herkesin bildiği şeyler. Ev erkeği de kesti. O da memnun. Allahtamamınaerdirsinevladım.

Çapkın bakışlara gelince. Jinsellik dediğimiz meselede, yani libido uzantısında, vallai bağırsaklardaki hafiflik şiddetle etkili. Ödemdir, şişliktir, gazdır hep erotizmin düşmanı evladım.

Pazartesi ikinci terapi için güçlerimizi birleştirdik. Ve benim için büyük, terapi tarihi için kırıntı bir yol kat ettik. Ev erkeğiyle çatışmalarımızın ana bileşkesi, adete G noktası (off hep cinsellik var bu blogda), hit mevzusu sanırım sobelendi. Galiba katili bulduk.

Ev erkeği ile gerilim yaşadığımız anlar ve konular, çoğunlukla ikimizin geçmişte maruz kaldığı ve direnç geliştirdiği bir 'tavıra' dayanıyor. Sıradaki kavga sana gelsin der gibi hep aynı yere gidiyor aslında. Onun mızmız, hasta, şefkat bekleyen kadına tahammül edememesiyle, benim mızmız-hasta-şefkat bekleyen anlarımda ev erkeğinden agresif enerjiyi sezinlememle girdiğim 'yalnızlık tribi' tamamen aynı kaynaktan besleniyor. Anneler... Şimdi çok ayrıntısına giremiyorum, ev çocuğunu uyandırıp güne başlamam lazım. Fakat şu kadar özetleyelim. Onun annesinde şiddetli olarak gördüğü ve bir çocuk olarak bencillik-sevgisizlik-sadece kendi dötünü düşünme olarak tanımladığı bir karakter var. Onun tepkisi o karaktere. Hiçbir tahammülü yok. Bende ise ergenliğe gelene kadar mesafeli, soğuk ve pek temas yapmayan bir annenin üzerimdeki 'yalnızlık' etkisi var. İzin isteyerek kendisini öperdim, sarılırdım mesela. Terapide laf lafı açarken, bir de baktım ki ben evde bazen dilenci gibi sevgi bekleyen çocuk oluyorum, ev erkeğini de annemle özdeşleştiriyorum. O da o anlarda beni devamlı çevresinden (çocuklarından bile) ilgi bekleyen, kendini merkeze koyan ve hastalıkları, çaresizliğiyle rol çalan annesi olarak değerlendirip, benim beklentilerime pas vermiyor.

Benim beklentiler nasıl mesela?

  • Dertleşirken, akıl duymak yerine sadece paylaşma
  • Moralim bozukken sarılma
  • Çok yorgunken şefkat
  • Ben hastayken şefkat
  • Hayat içerisinde bazen sızlanırken, 'anlıyorum olur bazen, sen elinden geleni yaptın' tarzı bir diyalog

Garip olan, ev erkeği ben ona göre 'aciz' (bu ifadeyi terapide çıkardık) olmadığım zamanlarda bana sevgi, ilgi hizmetkarı bir insan evladı. Yani ilk günden bugüne bana ilgisinde azalma olduğunu hiç görmedim. Bana hiç ayıbı olmayan aşklı meşkli bir delikanlımızdır. Günlük yaşantımızda yapıcı olan daha çok o aslında. Benim sorunum hep kriz ya da panik anları, benim hasta olduğum ya da ne bileyim işte hafif mal olduğum zamanlarda, onun beni pek s.klememesini konu alıyor. Onun da benle sorunu, benim tam da bu nedenden attığım tripler.

E be yavrucum, biz hep analarımıza trip atıyormuşuz meğersene? Şimdi bir zılgıt çekmeyeyim mi, türküler yakmayayım mı?

Bu arada terapiye burun kıvıran ev erkeği, terapinin en çalışkan bireyi oldu. Çünkü fayda göreceğimize çok emin. Bir de tabi ikimizde de yılların ağırlıklarını bırakıp, kısmen de olsa özgürleşme isteği var. Şimdi ilişkiyi bir kenara yavaşça bıraktık ve günlük yaşamda bizi neler sinirlendiriyor / üzüyor ya da her neyse işte, duygularımızda kaşıntılara yol açıyor, bir cerrah misali inceleyerek notlar alıcaz. Cerrah dedim çünkü bunu serinkanlılıkla, içine yorum katmadan yapmamız gerekiyor. Düşünceleri avlıyacağız yani. Terapinin yeni isteği bu.

Malum her birimiz birer düşünce bulutuyuz. Evliliklerimiz de düşüncelerin evliliği. Olduğumuz insan da oranın mahsülü.

Durumlar böyle. Aceleyle yazdım, kesin sonradan yine 'vay şurasını şöyle yazaymışım ya keşke' diyip kendimi şişiricem ama neyse. Her şeyin mükemmel olmasını bekleseydik, hiçbir şey yapamazdık değül müğ? diyerek pornografik bloğumu, kişisel gelişime bağlayabilirim sanırım.

Güzel çarşamba's.



1 Ekim 2017 Pazar

Olmazsa olmaz 'sonbahar' post'u



Bloglara 'sonbahar' postu düşmeye başladı bile. Her sonbaharda olduğu gibi, yine kendimi şaşırtmayarak, havaların serinlemesiyle beraber 'eve dönüş' hissini yaşıyorum. Okul yıllarından üzerime yapışan bu his, 30'lu yaşlarımda bana nefis huzur veriyor. Sanki yuvada güvende olma, içe dönme, elindekileri değerlendirme, aza kanaat etme, aklanma paklanma, lüzumsuzsa söndürme, bozulanı tamir etme tarzı bir bayrama giriyorum. Sıcak içeceklere geçiş yapılıyor. Bitki çayları, mmm enfesto... Çoraplar ihtiyaç oluyor. Sevdiklerinle sarılıp yatma günleri başlıyor. Sevdiğin yoksa, yorgana bürünme coşkusu... Çorba giriyor yeniden hayata. Her şey ucuz ve 'koruma' odaklı sanki. Bir çay demliyorsun, kokusu evi ısıtıyor. Gevşek bunaltıcı yazlık ev, dönüşüyor birden şefkatli barınağa.



Bu yukarıda gördüğün paragraf geçen haftadan :/ Nasıl oluyor da oluyor, hangi arada derede günler bu denli hızla geçebiliyor? Şimdi gel de takvime inan. Zaman tamamen kendi inisiyatifimizde. Senin 'yarım saat' kavramınla, benimki apayrı. Bazen de ev çocuğunun zaman kavramını merak ediyorum bak. Çünkü ona göre fazladan '5 dagga daha' çok müthiş bir zaman. Uykudan önce 5 dagga daha oyun izni aldığında, kafasında ne kadar süre canlanıyor, bilmek isterdim. Safoş oğlum benim. Harika bir şey kazandığını sanıyor. Halbuki ben o 5 daggada senin dezavantajına olan hazırlıkları tamamlıyorum. Uyku ortamının son ayarlarını çekiyorum.

Çalışmak konulu bir sürü havalı yazı yazdım da.. fakat. Çalışırken oğlanla işler biraz çığırından çıktı be.

Şimdi anne kişisinde natürel bir şekilde beliren bi 'çalışıyorum, ne yapsam yetemiyorum, bari beraber olduğumuzda bokunu çıkartayım' hormonu salgılanmakta. Başta geçici sandım. Yok ama geçmiyor. Yeni yaşam şeklimiz 'bokunu çıkaran anne ile oğlu' şeklinde. O öpmeler öpmek değil yani. Hepsinin adı var. Güç alma öpücüğü, güne başlama öpücüğü, kaka yapma öpücüğü...  Her gün özel bir nedenle birlikte uyuyoruz ve sıkı sıkıya sarılma şeklinde. Her güne bilmem ne kutlaması. Her gün 'aa bugünü saymayalım, boşver böyle oluversin' tarzı gevşekçe yapılan eylemler. Analıkta bi Carpe Diem'cilik. Her gün son günümmüş gibi. Sanki bugün çocuuma sonsuz sevgi seli akıtmazsam, iltihaplanır gibi. Bir günde zayıflar, sararıp solar gibi. Her gün Almanya'dan dönen dayıgil gibi giriyorum eve. İçeri girişim her seferinde rahmetli Harun Kolçak danslarını aratmayacak şekilde, coşkun. Ev ev değil, sirk filan bişeyler.

Bugün aniden fark ettim. Yavrumla yolda yürüyoruz. Bana bir şeyler anlatıyor. Kendisini dinliyorum ancak anlattığı şeyden ziyade 'elimden tutmuş da yürüyormuş, bak şuna ne tatlı da konuşuyormuş' alt bilinciyle dinliyorum. Kendisiyle iletişimde değilim. Fotoğrafımızla ilgileniyorum. Az vakit geçirmekten midir nedir.

Fakat okulu seviyor. Orda mutlu olduğunu anlıyorum. Yine de tuhaf geliyor işte. Sen minicik çocuk sabah çık, akşamın dibi eve dön. Ne mecburiyetin var? Annenle bu kadar hasret kalmaya ne gerek var? Evde karıştırıp annene arada 'öğretmenim' diyecek kadar, evinden ayrı kalmana hakkaten ihtiyaç var mıydı? İşte bunlar yeni matematik sorularım blog. Bilirsin kafam her zaman yoluna henüz soktuğum şeyleri tekrardan didiklemekle meşguldür. Dramatik açılardan bakmak peşindeyim. Susayım.

Yarın terapi var. Biz hala ilk terapinin ekmeğini yiyoruz. Yani, ortaya çıktı ya, ikimizde de obsesif yanlar olduğu, kendimizi defolu gördük ya, biz sevdik kurcalamayı konuyu. Terapistin tavsiye ettiği kitabı aldık, onu okuyoruz. Yine konu geçmiş zaman. Çocukluk. Of, hep dön dolaş oralara. Bazen tespitler aşırı klişe amariga filmi gibi geliyor. Bazen de kendi gerçeğimle iç içe olmaktan, kendimi bu şekilde ezbere bildiğimden, yanılmış olabileceğimi düşünüyorum. O zaman klişeler gözüme klişe görünmüyor. Bilmiyorum işte. Ama anladığım şu. Sen cinayeti 'şu kişi' işledi diyorsun. Bilim, cinayeti o kişinin işlediğini 'sana neyin düşündürdüğü ve ne hissettiğinle' ilgileniyor. Ortada belki cinayet bile yoktu. Ama sen adına 'cinayet' diyorsun. Bilim de bunu bozmuyor. Sanırım artık çift olarak yaşadığımız sorunlar yerine, bireysel kabızlıklardan heves ediyoruz gitmeye. Çünkü bir de gaza gelemiyoruz. Bu hafta hiç tartışmadık. Hiç gerilim bile yaşamadık. Şuan konu biz değiliz, bireysel mevzularımız. Bu bir değişim değil tabi. Belki olabilecek bir değişimin ilk aşamaları, bilemiyorum.

Terapi bizi nereye götürür bilmiyorum ama içimde umutlu hisler bırakması bile hoşuma gidiyor. Yarın yeni hafta başlıyor. Herkese datlı bir Ekim olsun.

Not: Yorum geldiğinde anında okuyorum. Telefona mail geliyor. Bayılıyorum, heyecandan zıplıyorum yorumlara. Fakat cevap yazamıyorum bu ara hiç. Hatta severek okuduğum bloglara da yorum bırakamıyorum. Bu da bir dönem böyle. Yakında yeniden yetişirim ortamlara.

Bu vesileyle cigsis'e buradan cevap: Rüyamı henüz anlatmadım terapiste. Yorumundan sonra da anlatır mıyım, emin değilim eheheupe : ) Çok teşekkürler bu arada!


Pazar akşamı, mutfak masasında.

Yazmak için mutfağa yerleştim. Henüz balık kokusu çıkmamış sindiği yerlerden. Fırında tavada kızarmış gibi pişen balık tarifi okuyunca, d...